SARİYAHSİLİ GÖRKEM

23/1/2009

HOLLANDALI TURİS'TEN TÜRKİYE FOTOĞRAFLARI






   http://www.pbase.com/dosseman/root&page=1
17/12/2008

HADİS-İ ŞERİF






























ALINTIDIR
16/12/2008

YAŞAM REHBERİ

GEREKLİNKLER

 

Resmi Gazete
Tckimlik
Hava durumu
Döviz Kurları
İMKB
Telefon Rehberi
Üniversiteler
Türk Internet Siteleri
Emniyet Genel Müd.
Merkez Bankası Kurları
Telefon Faturalarınız
Türkiye'deki Elçilikler
Valilikler
Polis Ajans
Vergi Dilimleri
Otomobil Linkleri
Kaymakamlıklar
Belediyeler
Galeri

ÖSYS Sonuçları
AÖF Sonuçları
KPSS Sonuçları
DGS Sonuçları
ÜDS Sonuçları
TUS Sonuçları
ALS Sonuçları
Ehliyet Sınavı Sonuçları

Siyasi partiler
Bakanliklar
Devlet Kurumlari
Askeri Kurumlar
Sivil toplum kuruluslari
Valilikler
Kaymakamliklar
Belediyeler
Emniyet Müdürlükleri
Üniversiteler
Yararli siteler
Hukuk siteleri
Bankalar

 

BAKANLIKLAR

Adalet Bakanlığı
Bakanlıklar
Bayındırlık ve İskan Bakanlığı
Çalışma ve Sosyal Güvenlik B.
Çevre Bakanlığı
Dışişleri Bakanlığı
Enerji ve Tabii Kaynaklar B.
İçişleri Bakanlığı
Kültür Bakanlığı
Maliye Bakanlığı
Milli Eğitim Bakanlığı
Milli Savunma Bakanlığı
Orman Bakanlığı
Sağlık Bakanlığı
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı
Turizm Bakanlığı
Ulaştırma Bakanlığı

 

HAVAALANLARI

Adnan Menderes Havaalanı İzmir
Antalya Havaalanı (AYT) Antalya
Atatürk Havaalanı (IST) İstanbul
Dalaman Havaalanı (DLM) Muğla
Sabiha Gökçen Havaalanı (SAW) İ
Esenboğa Havaalanı

 

Çocuk siteleri
Oyuncak siteleri

Bedava mp3 indir

Bedava sms siteleri

RADYOLAR

Radyo D
Açık Radyo
TRTFm
Power Fm
Dost
Starfm
Genç Fm
Show Radyo
Rock Fm
Dunya Radyo
Joy FM
Metro FM
İstanbul FM

 

DERGİLER

Chip
Atlas
Arkabahçe
Endüstri & Otomas. Dergisi
Level
Capital
Bilim ve Teknik
Focus
PC World
Nokta
Pc Net
Ekoloji Dergisi
Fotoğraf Dergisi
Düşünen Adam

Araba Dergisi
Turkcemuzik
Yemek Tarifleri
Oyun
Home Fashion
Mobilya Dekorasyon
Çekirdek Sanat
polifonik melodi
Bedava.org
SÖZLÜKLER

Argoca
Babylon
Ekşi Sözlük
Hazar
Lang to Lang
Merriam-Webster
Sanal Çeviri
Sesli Sözlük
Siber Sözlük
sozluk.de
sozluk.net
sozluk.web.tr
Sözcük Ara
Sözlook
Sözlük

ALIŞVERİŞ

Hepsiburada
Koysepete
Weblebi

Cepdükkan
İdeefixe
Kangurum
Yemeksepeti
Kitapyurdu  

 

 Bilgisayar internet
Bilgisayar alisveris
Bedava antivirüs
Duvar kagitlari
Ekran koruyucular
Bedava programlar
Web hosting siteleri
Programlama siteleri
Bilgisayar donanimi
Linux, unix, windows
Arama motorlari, linkler
Webmaster kaynaklar 

 

 Saglik siteleri
Alternatif tedaviler
Saglik ürünleri
Hastaneler
Eczaneler
Saglik siteleri  

Araba, otomobil
insan kaynaklari, is, eleman   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TELEVİZYONLAR

ATV
Kanal D
Show TV
TRT
Star TV
Cine 5
CNN Türk
Haber Türk
NTV
Kral TV
TGRT
Number One
CNBC-e
Kanal 1
TV 5
Number One
Hürriyet-Son Dakika
NTV
TRT
CNN
İmedya
Haber Türk
İHA
BBC
CNBC-E
SKYTURK
AB HaberAjans
HaberE-haber

Gazeteler
Haber siteleri
Radyolar
Televizyonlar
Futbol haberleri
Basketbol siteleri
Spor haberleri

 

PARTİLER

AKP - Adalet ve Kalkınma Partisi
ANAP - Anavatan Partisi
BBP - Büyük   Birlik Partisi
BTP - Bağımsız Türkiye Partisi
CHP - Cumhuriyet Halk Partisi
DP - Demokrat Parti
DSP - Demokratik Sol Parti
DTP - Demokratik Toplum Partisi
GP - Genç Parti
HYP - Halkın Yükseliş Partisi
İP - İşçi Partisi
MHP - Milliyetçi Hareket Partisi
ÖDP - Özgürlük Dayanışma Partisi
SP - Saadet Partisi
SHP-Sosyal Demokrat Halk Partisi
TKP - Türkiye Komünist Partisi

 

Egitim,ögretim siteleri   
Ödev siteleri
Egitim kurslari
Yurt disi egitimi
Burs veren kurumlar
Okullar, dershaneler
Tarih siteleri
Fen bilimleri
Sosyal bilimler
Temel bilimler
Yabanci dil, ingilizce

Sinema, film siteleri
Tiyatro siteleri
Siir siteleri
Edebiyat siteleri
Kültür ve sanat siteleri
Bedava bilgisayar oyunlari
Satranç oyunu

  

GAZETELER

Hürriyet Gazetesi
Sabah Gazetesi
Milliyet Gazetesi
Akşam Gazetesi
Bugün Gazetesi
Radikal Gazetesi
Cumhuriyet Gazetesi
Güneş
Takvim Gazetesi
Vatan Gazetesi
Evrensel Gazetesi
Dünya Gazetesi
Star Gazetesi
Halka ve Olaylara Tercüman
Birgün Gazetesi
Türkiye Gazetesi
Zaman Gazetesi 

AZERBAYCAN

Adalet Merkez Qezeti
Azadlıq
İki Sahil
Hürriyyet
Yeni Mısavat Qezeti
Azernews (İngilizce)
Baku Today (İngilizce)
Zaman Azerbaycan
Futbol+
Olaylar Qezeti
Qutb Jurnali
Azeri Voice

BANKALAR

  Akbank
Albaraka Türk
Bank Asya
Citibank
Denizbank
Finansbank
Fortis
Garanti Bankası
Halkbankası
HSBC
İş Bankası
Kuveyt Türk
Merkez Bankası
Oyak Bank
Şekerbank
Tekstilbank
TEB - Türk Ekonomi Bankası
Vakıfbank
Yapı Kredi
Ziraat Bankası

 

HAVAYOLLARI 
Air France Fransa
Atlas Jet Türkiye
China Airlines Çin
Emirates BAE
Fly Air Türkiye
Gulf Air Birleşik Ar
Lufthansa Almanya
Onur Air Türkiye
Pegasus Air Lines Türk Hava Yolları

US Airways

Komedi, mizah siteleri
En ilginç siteler
Korku, gizemli, paranormal
Dini siteler
Bedava chat, sohbet
Ekart siteleri
Moda, giyim, gelinlik
Elisi, nakis, dantel
Evcil hayvanlar
Antika, koleksiyon
Avcilik, balikçilik
Dagcilik, doga sporlari
Bahçe, bitkiler
Model, maket
Hobi siteleri
Günlükler, hikayeler, anilar
Uydu, anten

GAZETELER

Liberal Haber
İktisadi Dayanışma
Turizmde Bu Sabah

Başar Mevzuat
Sigortaci Gazetesi
Referans Gazetesi
Kazete
Elektronik Resmi Gazete
Belediye Dünyası
Antrak
Sanal Gazete
Gözlem Gazetesi
Turizm Gazetesi
Avukatlar
Bilgisayar Defteri
Mükellef Gazetesi
Mali haber

İMKB
NTV
Haber Türk
Ekovitrin
C N N
Borsa online
The Economist
Finansal Forum
Ekonomik Çözüm
İktisadi Dayanışma
Turkish Daily News
ForeksAnaliz 

YEREL

Aydın Denge
Ataköy
Bolunun Sesi
Bursa Hakimiyet
Çanakkale Boğaz
Çağdaş Kadıköy
Denizli Haber
Fethiye Rehberi
Kocaeli Gazetesi
Güncel Gazetesi
Hatay Gazetesi
Yeni Asır
Zonguldak İnanış
Erzurum Gazetesi
Adıyaman Haber
Çumra Postası
Demokrasi Zemini
Çerkezköy Haber

 

UYDULAR

Anten.de
Atasat Forum
Bizim Uydu
dijitaluydu.info
Flysat
Güncel Keyler
Lyngsat
Odak Uydu

 

YABANCI YAYIN

CNN (ABD)            
New York Times

Usa Today (ABD)
Washington Post
Der Spiegel

Die Welt (Almanya)
Gazetat (Arnavutluk) 
China Online (Çin)

 

Borsa siteleri
Ekonomi siteleri
Firmalar, sirketler
Mobilya, dekorasyon
Çiçekçiler, çiçekçi siteleri
Kitaplar, kitap siteleri
Elektrik-elektronik

Tatil, gezi siteleri
Sehir rehberi
Haritalar, harita siteleri
Beldeler, ilçeler, köyler
Seyahat acenteleri
Oteller, pansiyonlar

Emlak siteleri

Kütüphaneler

 

16/12/2008

İKİ ŞEY



İki şey

* İki şey kalitesiz insanın özelliğidir

1) Şikâyet etmek

2) Dedikodu yapmak

* İki şey çözümsüz görünen problemleri çözer

1) Bakış açısını değiştirmek

2) Kendini, karşısındakinin yerine koymak

* İki şey yanlış yapmanızı engeller

1) Olayları akıl ve kalp süzgecinden geçirmek

2) Hak yememek

*İki şey geri bırakır

1) Kararsızlık

2) Cesaretsizlik

* İki şey çözüm getirir

1) Tebessüm

2) Gerektiği zaman susmayı bilmek

 

 Tanrı'ya yakarış

Aşağıdaki yakarış Hititlere ait bir duvar yazısından alınmıştır (Tarih: MÖ 2000). "Tanrım, aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir. Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telâşlı hızımı dengele. Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin sükûnetini ver. Sinirlerim ve kaslarımdaki gerginliği, hafızamda yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür. Uykunun o büyüleyici gücünü duymama yardımcı ol. Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret; bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı, güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı, güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı, balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi öğret. Her gün bana kaplumbağa ve tavşanın masalını anlat. Anlat ve hatırlat ki, yarışı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini, hayatta hızı arttırmaktan çok daha önemli şeylerin olduğunu bileyim. Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla. Bakıp göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olması, yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır. Ve hepsinden önemlisi Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için CESARET, değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için SABIR, ikisi arasındaki farkı bilmem için AKIL ve beni aşkın körlüğünden ve yalanlarından koruyacak DOSTLAR ver..."

 

ALINTIDIR




















22/8/2008

PİRİNÇ TANESİ



----- Ben beş yaşında idim

Babaannem rahmetli, pirinç ayıklıyordu. Bir tane yere
 düştü. Babaannem eğildi, aramaya
 başladı. Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya
 çalışıyor. Çocukluk iste,'aman babaanne dedim. Bir
 pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya, yorulmaya
 değer mi?' Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı,
 öfkeyle doğruldu.  'Sen oturduğun yerden ahkâm
 kesiyorsun, ' dedi. 'Hiç pirinç üretilirken gördün
 mü?
 İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç
 tanesinde  kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği,
 çilesi var biliyor musun?'
 Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.
 
*Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.
 Alain'in proposlarini okuyorum. Birden irkildim.
 Babaannemi hatırladım. Alain, bir  insan yerde bir
 iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa karşı
 ihanet etmiş olur diyordu. İlave ediyordu. Bir
 iğnenin
 üretiminde binlerce insanin alın teri, göz nuru, el
 emeği vardır diyordu.
 
*On dokuz yıl evveldi.**
 Stockholm'e gitmiştim. Bir otele indim. Geceydi.
 Sabahleyin, traş olmak için lavaboya
 gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm.
 Lütfen diyordu, traştan sonra jiletinizi çöpe
 atmayın.
  Yanda bir kutu var,oraya bırakın. Bir tek jiletle
 dahi olsa, İsveç çelik sanayisine yardımcı
 olun.Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan
 beri çelik eşya
 denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşya
 üzerinde'
 İsveç çeliğinden yapılmıştır' diye yazardı. İste o
 ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe
 gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor,gelen
 turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu. *
 
*İsviçre'de zaman zaman, belli periyotlarda,
 radyolar,
 televizyonlar, bir haberi duyurur.
 Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek. Siz
 lütfen
 hazırlığınızı yapın.**
 Okumadığınız,ilgilenmediğ iniz, kullanmadığınız ne
 kadar kitap,dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj,kutu
 varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi olsa,
 kapının önüne koyun.
 İsviçre'nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç
 ziyanına engel olun. *
 
*Japonlar son derece sade, basit,yalın mütevazı
 yasayan insanlardır. Evlerini mobilya ile eşya ile
 dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş ,
 hayatın manasını anlayamamış , zavallı kimselerdir.
 Böyleleri ile, zavallı, evini mezat salonuna
 çevirmiş
 diye eğlenirler.
 Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne
 kadar acıdır. Vaktiyle Japon ekonomisi bir
 darboğazdan geçiyor.  İç borçlar,dış borçlar
 gırtlağı
 aşıyor. Zamanın başbakanı meclisi
 toplar. Kürsüye çıkar. Durumu olanca açıklığı ve
 tehlikeleri ile anlatır ve su andan itibaren der,
 Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış
 borçları
 son kuruşuna kadar ödenmeden, pirinçten başka bir
 şey
 yemeyeceğim. Su üstümdeki elbiseden başka elbise
 giymeyeceğim. Dediklerini yapar, en üstten en alta
 bir
 israftan kaçınma kampanyası açılır. Japonya bütün
 borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün
 kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını
 söylemeye
 gerek  yok. Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını
 gördüm. Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazı,
 ne kadar gösterişten uzak...
 
*Gerekmediği halde elektriği yakmakla,   Suyu
 kapamadan bos yere akıtmakta, Gece çamurlu
 ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, Yemek
 yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla   biz de
zalimler sınıfına geçmiyor muyuz?
 
*Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle
 örülmüştür. Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki,
 İlkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.
 
Bir mıh bir nalı kurtarır. Bir nal bir atı,bir at
 bir  komutanı, bir komutan bir orduyu,
 
bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu..
 
Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zengin
 olalım,  ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak
 zorundayız. Bunda parayı da, maddiyatı da aşan 
büyük  bir edep ve incelik vardır.
 
*Sanırım ' forward ' edilmesi gereken bir mesaj
 varsa  o da budur... *

BİZ NİÇİN YAPMAYALIM?

ALINTIDIR
20/7/2008

ÇANAKKALE (YENİ MECMUANIN FEVKELADE SAYISINDAN ALINTILAR ) 13

İKİNCİ SAFHA

Paşa yine aynı odada yine aynı elbiseyle oturmuş, önündeki mufassal haritadan son Alman taarruzunu takib etmekle meşguldü. Ben girince, taarruzî istikametlerini, tahmin ettiği neticeleri mesleğine aşık bir asker vuzuh ve samimiyetiyle anlattı ve sonra “Bugün ikinci safhadan bahsedecektik, öyle değil mi efendim?” dedi.

Bu ikinci safha, harbin ikinci safhası değil, kumandanın o havalide derûhde ettiği vazifelerden ikincisidir. Bu zamanda, Paşa, umum Arıburnu cebhesine ait mütalaalarda bulunmak salahiyetini kendinde bulamıyor. Ancak sağ cenahda ... inci fırkanın başında bulunduğu sırada cereyan eden en mühim hadise hakkında, yani 6 Mayısda vuku bulan umum Hücûm hakkında biraz malumat verdi. Bu umum Hücûmda onun fırkası, karşısındaki düşman mevzilerine girmeye muvaffak olmuş.

-7 Mayıs, dedi (Ve kahvesinden bir yudum alarak, evrakını okuduktan sonra) günü şöyle hülasa edebiliriz. Düşmanın Arıburnu’na kuvvetler çıkardığı görüldü. Bu kuvvetlerden tabur kadarı Arıburnu cebhesinin sağ cenah şimalinde bulunan Çataltepe’ye doğru gidiyordu. İcra edilen keşif ve tarassuda nazaran da düşmanın yine bu civarda “Balıkçı Damları” şimal-i şarkisindeki sırtlarda 100 metrelik küçük bir cebhe üzerindetahkimatı ve askeri görüldü. Benim tahmin edip şimal grubu kumandanlığına arz ettiğim gibi bu civardaki tahkimat evvela mikyasta kanlı muhârebeleri intac etti. Sonra da Anafartalar harekat-ı umûmîyesinin mebdeini teşkil etti. 8, 9, 10 Mayıs günlerinde bizim fırkanın cebhesinde mühim hadiseler olmamıştır. Onbirinci günü bir mütareke akd ettik. Defn-i emvat ile uğraşıldı. 12, 13, 14 Mayıs günleri de hatta Onbeşte de iş’ara değer bir şey yok...

-Bu durgunluk neden hasıl oluyor efendim?

-Çünkü düşman yorgundur. Çok zayiat verdi. Mühim miktarda kırıldı. Ve benim telakkiyatıma göre artık Arıburnu’nda netice-i kat’iye almaktan sarf-ı nazar ediyor. Ben bu durgunluğu ona haml ediyorum. Mayısın on altıncı günü benim sol cenahımda bulunan fırka, ki o da bizimdir, ihzar olunan birtakım lağımları iştial ettiriyor. Onların iştial etmesiyle beraber düşmana bir baskın Hücûmu icra ediyor, 17 Mayıs’ta işte demin bahsettiğimiz Çatal Tepesi, Halid ve Rıza Tepesi denilen yerde kanlı bir muhârebe oluyor.

-O tepeye niçin Halid ve Rıza Tepesi denmiş?

-Orada Rıza Efendi ve Halid Efendi isminde gayet kahramanca bir Hücûm icra eden iki zabit şehid olduğu için!.. Bu muhârebeden sonra bir aralık benim Arıburnu’na karşı muhafazasını derûhde ettiğim cebheye ilaveten Anafartalar mıntıkası dahilindeki Azmak’a kadar olan parça da taht-ı mesuliyetime verildi. Fakat daha sonra bütün Anafartalar mıntıkası doğrudan doğruya Esad Paşa Hazretlerine merbut olmak üzere Almanyalı Vilmer Bey taht-ı kumanda ve mesuliyetine tevdi edildi. On sekizde hep o muhârebeyle geçiyor. 22 inci günü verilen malumata göre düşman cenub grubunda, yani Seddülbahir civarında Kirte mıntıkasına şiddetle taarruz etmekteydi. Binaenaleyh cebhemizde de ciddi veyahut nümayiş tarzında bir düşman taarruzuna intizar etmek ihtiyata muvafıkdı. Hakikatte o gün öğleden evvel bütün fırka cebhesi düşmanın top, tüfek, mitralyözleriyle şiddetli ateş altına alındı. Düşman taarruzu vaki oldu. Gerçi umum cebhede düşman adem-i muvaffakiyete düçar edildi. Fakat Bomba Sırtı’nda iki siperimizi zabt ve işgal etti. 23 Mayıs gününü bu siperleri istirdad ile geçirdik. Düşman geceden işgale muvaffak olduğu bu siperlerdeki kuvvetini sabaha kadar teksif etmiş ve aleyhimize isti’mâl edecek bir hale getirmişti. Fakat ittihaz olunan tedbirler sayesinde ve bilhassa 27 inci ve 57 inci alayların kumandanlarının, zabitlerinin ve efradının kahramanlıkları sayesinde o siperler içinde bulunan düşman kâmilen itlaf edildi. Bombalarla parça parça berhava oldular. Siperler elimize geçtiği zaman içerileri düşman cesedleriyle ağız ağıza doluydu. O müdhiş bir şeydi. İngilizlerden bir ferd bile kurtulmamıştır. Bu muhârebe cereyan ettiği sırada Kemal Yeri’ni teşrif etmiş bulunan Talat Paşa Hazretleriyle İsmail Canbulat ve Doktor Nazım Beyler o gün İngilizlerden iğtinam ettiğimiz maddi muhârebe hatıralarına da mâlikdirler. Kiminde kurşun parçalamış bir İngiliz altını, kiminde ufak tefek nişanlar, dürbün parçaları filan vardır.

-O gün zât-ı âliniz de Kemal Yeri’nde mi bulunuyordunuz?

-Hayır, ben muhârebe mahallindeydim. Kendileriyle telefonla görüştük. Düşmanın yalnız bu ufak muhârebedeki zayiatı 3000 den fazla tahmin olunmuştu. 24 Mayıs günü bir şey olmadı. 25 de düşman yine fırka cebhesine taarruz etti. Hatta ufak bir siperimize de girdi. Fakat neticede kâmilen telef edildi. Yine dışarı atıldılar, mahvoldular. 26 ile 27 de yine bir şey yok. 28 de öyle. 29 da düşman 31, 32, 34 numara verdiğimiz siperlere taarruz etti. Fakat çok zayiat vererek kovuldu. Bomba Sırtı’nda Boyun noktasına mücavir olarak 14 Nisan günü taarruzundan sonra vücûda getirilen bu siperler Arıburnu cebhesinde 7-8 metreden 10 ilâ 12 metreye kadar düşmana yakın olan siperlerdir. Bu kurbiyet, sonra bu siperler üzerindeki hadiseler, diyebiliriz ki kendilerine bir mevki-i mahsus ve bir şöhret-i tarihiye temin etmiştir. Bu siperlerin karşısında bulunan düşman siperleri, gerileri Korku Deresi’ne inen bir yarın kenarında inşa edilmiş olmak itibarıyla bir mahiyet-i mahsusayı haizdi. Mezkur siperlerdeki düşman daima ürkek bir haldeydi. Bunun işte numaralarını söylediğimiz siperlerimize karşı faaliyetleri, tecavüzleri hemen hiçbir gece eksik olmazdı. Üstünden bombalar atılmakla tahtüzzemin lağımlar infilakıyla bu siperlerimiz adeta bir cehenneme çevrilmekteydi. Tabii karşımızdaki düşman siperleri de hemen aynı haldeydi. Düşmanın bombalarından vukua gelecek telefatı tenkis edebilmek maksadıyla bu siperler üzerine kalaslar örttürmüştük. Onlar bu kalaslara ikide bir “mayi-i muharrik şişeleri” atıyorlar, siperlerde yangın tevlid ediyorlardı. Kesif alevler ve dumanlar o siperlerin üstünden hiç ayrılmazdı. Tabii biz oralarda pek çok telefat vermekteydik. Fakat buna rağmen şeci, mütevekkil askerlerimiz bütün bu yangın, lağım, bomba infilaklarına göğüs geriyorlar, şayan-ı gıbta  bir metin-i azimle yerlerini muhafaza ediyorlar, düşmana mukabelelerde bulunuyorlardı. 30, 31 denve 1 Hazirandan 16 Hazirana kadar mühim hadiseler yok.

Fakat Mustafa Kemal Paşa 16 Haziranda fırkasının sağ cenahında cidden kanlı bir muhârebe, bir gece muhârebesi yapmış. Ve o günden itibaren 24 Temmuza kadarfırka cebhesinde mühim hadise olmamış. Yalnız 29 Haziranda yine düşman bir kısım cebhemize taarruz etmiş ve tard edilmiş. 24 Temmuz günü, fırkasının cebhesine topçu ateşi başlamış. Bu ateş evvelce mutad dahilindeki derecede imiş. Ancak öğleden sonra şiddetini peyderpey artırmış. Düşman ... inci fırka cebhesine ve Mustafa Kemal Paşa’nın fırkasının sol cenahında bir taarruz hazırlığı ima eder sûrette, şiddetli topçu ateşi isti’mâl etmekteymiş. Filhakika, hemen arkasından Kanlısır taarruza geçmiş ve bu teşebbüsünde suhuletle muvaffak olmuş. Muhârebe bütün cebhe üzerinde, hem de pek şiddetli olmak şartıyla gece de devam ediyormuş. Paşa’nın cebhesinin gerisinde, Anafarta mıntıkası dahilinde bulunan Ağıldere civarında sürekli piyade ateşleri işitiliyormuş. Düşman gece yarısından yarım saat sonra Paşa’nın fırkasına taarruz eder ve tekmil siperlerimizde, hatta gerilerimizdeki havalilere vesaitinin azamî derecesini isti’mâl eder. Yağlı paçavralar, tahtüzzemin lağım infilakları, muhtelif nevide bombalar, Karadeniz topçuları fırkanın cebhesini mütemadiyen sarsmaktaymış. Saat 01.10’da Mustafa Kemal Paşa kıtalarının nazar-ı dikkatini şu sûretle celb etmiş:

“Vaziyet-i umûmîye pek mühimdir. Kumandanlardan, zabitlerden her vakitkinden ziyade fevkalade intibah ve mesai-yi fedakârane isterim.”

Sonra saat 3.30 –i evvelde diğer bir emirle düşmanın bütün teşebbüslerini kıracak teyakkuz ve tedabir lüzumunu tekrar etmiş.

25 Temmuz günü saat 4 –i evvelden itibaren düşman topçusu azami faaliyetle ateş ediyormuş. Siperlerimizle rah-ı mesturlarımızsa ehemmiyetli bir sûrette yıkılmaya devam ediyormuş. Saat 4.45 evvelde düşman fırka cebhesine Hücûma kalkmış fakat bütün Hücûmları askerimizin metaneti sayesinde az bir zaman içinde kâmilen mahv edilmiş. Düşmanlarımız dehşetli zayiata uğramışlar. Hatta bazı siperlerimize girmeye muvaffak olan kısımları da orada siperler içinde itlaf edilivermişler.

Aynı günde saat beşe doğru düşman sağ cenahımız aleyhine ikinci bir Hücûm tevcih etmişse de bu da püskürtülmüş. Düşman Hücûmlarını pek musırrane bir sûrette icra etmekteymiş. Paşa gülümseyerek dedi ki: “Hatta zabitlerinin sopalarla efradı sıkıştırarak müteaddid defalar siperlerden çıkarmaya çalıştığı görülüyordu.”

-Peki Paşa Hazretleri, düşmanın fırkanız istikametinde bu derece uğraşmaktaki maksadı neydi?

-Vallahi diyemeyiz ki düşmanın ... inci fırka cebhesine yaptığı bu Hücûmlardan maksadı bir nümayişden yahud da bu cihetteki kuvvetlerimizi tesbit etmekten veyahut da Ağıldere cihetinden sevk ve istihdamdan men etmekten ibarettir!... Bence düşmanın asıl maksadı harekat-ı umûmîyesinde hedef-i kat’i ittihaz ettiği Kocaçimen silsilesine , aynı zamanda ... inci fırkayı da geri atmak sûretiyle vasıl olmaktan ibaretti. Fırka cebhesinin vaziyet,i umûmîyeye nazaran haiz olduğu ehemmiyet ve Arıburnu-Kocaçimen istikametini sedd etmesi itibarıyla haiz olduğu ehemmiyet benim tahminimi muhık gösterebilir. Düşman fırkaya yaptığı Hücûmlarda üç dört livadan aşağı kuvvet tahsis etmemişti. İlk Hücûmda verdiği azim zayiata rağmen Hücûmu tecdid etmesi fırka cebhesinde takib ettiği gayenin ciddiyetine gayet açık bir delildir. Düşmanın fırka cebhesinde adem-i muvaffakiyete uğramasının sebebi, sahra obüs bataryalarıyla iki harb gemisinden icra edilen  14, 15 saatlik mütemadi bir bombardıman altında kıtalarımızın metanetlerini, mevkilerini muhafaza etmelerinden ileri gelmiştir. Buna günlerden beri tahkim ve tarsîn edilen siperlerimizin bahş eylediği istifadeyi de unutmayın.

Burada mühim bir satır başına geçeceğiz.

-Buyrun efendim.

-Fırka cebhesine tevcih olunan Hücûmlar, size izah ettiğim gibi, gerçi tard edilmişti. Fakat fırka için, bütün Arıburnu vaziyeti için daha büyük bir tehlike başgöstermiş oluyordu.

-Bu tehlike neydi?

-Bu tehlike Ağıldere mıntıkasından Şahinsırt’la Conk Bayırı’na ilerlemekte olan düşmandı. Bu tehdidkar hareket tekmil Arıburnu cebhesinin sukûtunu intac edebilecek bir mahiyetteydi. Bu istikamete karşı fırka kendi vüs’ ve salahiyeti dâiresinde icab eden tedbirleri almıştır. Fakat asıl tedabirle, yani umûmî nokta-i nazardan icraat ve tertibatla şimal grubu kumandanlığı ciddi bir sûrette iştigal etmekteydi. Paşa bu esnada çıngırağı çaldı. Kapının önünde mahmuz şıkırtısına yeniden kahveler söyledi. Birer sigara daha yaktık.

-Filhakika, dedi, mühimce kuvvetlerin zevalden sonra Conk Bayırı cebhesine tevcih edildiği öğrenilmişti. 26 Temmuz günü düşman pek erkenden tasviri mümkün olmayan bir şiddetle ilerledi. Gerek Arıburnu cebhesindeki obüs ve sahra toplarıyla gerekse denizdeki harb gemileriyle Conk Bayırı’nı ateş altına aldı. Bu sırada bazı raporlar aldım ki Conk Bayırı vaziyetini pek şayan-ı memnuniyet olarak tasvir etmiyordu. Bu raporlardan başka erkân-ı harbiye reisi ve yaveri bizzat Conk Bayırı ve Şahinsırt civarına gönderdim. Vaziyeti tedkik ettirdim. Vaziyette vehamet muhakkaktı. Düşman Kocaçimen’i ve Şahinsırt’ı işgal etmişti. Kendim de bizzat bulunduğum fırka tarassud mahallinden Conk Bayırı’ndaki Hücûm dalgalarını görüyordum. O istikametten gelen düşman mermileriyle karargâhımdaki zabitlerden yaralananlar vardı. Düşmanı diğer taraftan Suvla limanından da onun cenubundaki sahillerden de asker ihrac etmişti. Bir taraftan da ediyordu. Bugüne kadar Anafartalar mıntıkası şimal grubu kumandanlığına merbuttu. Ve şimal grubu kumandanlığı tarafından idare edilmekteydi. O gün emir ve kumanda da bir değişiklik icra edildi. Saros grubu kumandanı Miralay Feyzi Bey’in Conk Bayırı ve Kocaçimen’deki kıtaatı da taht-ı kumandasına alarak Anafartalar grubu namıyla bir grup teşkil olunduğu tamimen tebliğ edilmişti. Conk Bayırı’ndaki büyük tehlikeyi yakından görüyor ve çok müteessir oluyordum. Onun için şimal grubu kumandanlığına şu tarzda maruzatta bulundum:

“Conk Bayırı’ndaki vaziyetin henüz şayan-ı dikkat ve nazik olduğu anlaşılıyor. Bu hususta ordu kumandanının nazar-ı dikkatlerini ciddi sûrette celbe delalet buyurmanızı selamet-i memleket namına istirham ederim.” Bu anda umum büyük kumandanlarda bir asabiyet mevcuddu. Ordu kumandanı Liman Paşa Hazretleri tarafından Kazım Bey telefonda benimle görüştü. Mütalaatımı sordu. Vaziyetin nezaketini söyledim. Dedim ki: “Daha bir an mevcuddur. Bu ânı da zıyâ’a uğratacak olursak bir felaket-i umûmîye karşısında kalmaklığımız pek muhtemeldir.” Vaziyetin umûmîleşmiş olduğunu, Anafartalar’a çıkmış ve çıkmakta olan düşman kuvvetlerini nazar-ı dikkate almak, ona göre umûmî tedbirler ittihaz etmek lazım geldiğini, sevk ve idareyi tevhid ve temin için bütün kuvvetlerin bir kumanda altında, bilavasıta bir kumanda altında bulunmasından başka çare kalmadığını söyledim. 26-27 gecesi saat 9.50 sonra da idi ki şimal grubu kumandanı, ordu kumandanı Liman von Sanders Paşa Hazretleri tarafından Anafartalar Grubu kumandanlığına  tayin edildiğime dâir olan emri tebliğ etti. Aynı emirde, hemen hareket ederek 27 Temmuzda icrası emredilmiş olan taarruzu icra etmekliğim de mevcuddu. Bu emir üzerine ... inci alay kumandanı Şefik Bey’i ... inci fırka kumandanlığına tevkil ettim. Yanıma fırka sertabibi Hüseyin Bey’i aldım.

-Niçin?

-Hastaydım çünkü... Yaverim Kazım Efendi o gün şehid olmuştu. Rasim Efendi isminde diğer bir süvari zabiti de aldım. Dört aydır o yerde, yane ateş hattından üç yüz metre geride ecsad taaffünatıyla bozulmuş bir hava teneffüs etmekteydim. O gece oradan saat onbirde, zindan gibi zifiri karanlıklar içinde oradan çıkınca ilk defa temiz bir hava karşısında bulundum. Fakat bu güzel havayı zulmet ve mübhemiyet içinde teneffüs etmek nasib oluyordu.

Hiç ardı arası kesilmeyen Hücûmların karşısında azmine ufak bir sarsıntı bile gelmeksizin bu adamın uykusuz, havasız yerlerde burnuna kan ve barut kokuları, leş ve cesed kokuları çarpa çarpa, kulağında muhtelif çatırtılar, gümbürtüler yer ede ede nasıl çalıştığına şaşıyordum. Dedim ki:

-Paşa Hazretleri, benim anladığıma göre siz henüz ne düşmanın derece-i kuvvetini, ne de başına yeni tayin edildiğiniz bizim kuvvetlerimizi bilmiyorsunuz. Fazla olarak da, dediğiniz gibi, bir zulmet ve mübhemiyet içinde mechullere doğru gidiyorsunuz.Bu kadar ağır bir mesuliyeti nasıl bir düşünce ile kabul ediyorsunuz?

Cidden böyle. Çünkü ben bu harekette tarife sığmaz, alelade, hatta fevkalade kelimelerle anlatmaya çalıştığımız rûhi haletlerin pek üstünde olan bir şey görüyordum!

-Vakıa böyle bir mesuliyeti derûhde etmek, takdir buyurduğunuz gibi, basit bir keyfiyet değildir. Fakat ben, vatanım mahv olduktan sonra yaşamamaya karar verdiğim için kemal-i iftiharla bu mesuliyeti derûhde ettim. Ve hemen saatlerce mesafe uzakta bulunan Çamlıtekke karargâhına hayvanla hareket ettim. İşte bu sûretle benim Arıburnu’yla olan kumanda münasebetim nihayete ermiş oluyor.

Bu ifdelerin rûhunuza verdiği temiz ve ulvî tesiri anlamak için o mert, pervasız sesi kulaklarınız benim gibi duymalıdır. Gözleriniz onun mavi gözlerindeki kuvvelti parıltıyı görmeli, azimkar asker çehresindeki manayı okumalıdır. İçinde, dram sahnelerindeki kahramanlarına müelliflerinin iâre ettiği büyük gürültülü kelimeler olmayan, o kuvvetli cümleler! Ben onları günlerce hatırımda ve kulaklarımda sakladım. Bu genç adama karşı bir meclûbiyet hissettim.

Bu memuriyetinden ayrılırken orada bulunan silah arkadaşlarına karşı ne türlü hisler perverde ettiğini sordum. Zira mukadderatımızla sıkı sıkıya alakadar olan bu muhârebeler esnasında bütün ordunun, küçük neferden, büyük kumandanına kadar vazifesini ne sûretle telakki, ne sûretle ifa ettiğini bilmek istiyordum.

İşte Mustafa Kemal Paşa’nın cevapları:

İngilizler Arıburnu ihracında, bu cebhelerdeki muhârebelerde kumandanlarının, askerlerinin gösterdikleri cesareti, metaneti, cengaverane meziyetleri fevkalade bir lisan-ı takdirle yad ve i’lâ etmektedirler. Fakat düşünün ki bütün muhârebe vesaitiyle mükemmel sûrette mücehhez olarak büyük bir inad ve azimle  Arıburnu sahillerine ayak basan düşmanımız yine o sahil kenarlarında kalmaya mecbur olmuştur. Binaenaleyh zabitlerimiz, askerlerimiz hissiyat-ı vatanperverane ve diniyeleriyle şecâat-i mahsusa-i millîyeleri bu derece kuvvetli bir düşmana karşı Darülhilafe ve saltanat kapılarını muhafaza etmekle cidden şayan-ı iftihar bir mevki kazanmışlardır. Kumanda ettiğim bilumum kıtaların zabitanını ve efradını birer birer takdir ederim. Bu ulvi maksad uğrunda canlarını kahramancasına feda eden mukaddes şehidlerimizi derin ve ebedî bir hürmetle yad ederim.

 

 

ÜÇÜNCÜ SAFHA

 

ANAFARTALAR

-Cidden sizi yorduk. Bu hikayeler uzadıkça uzadı. Vak’alar o kadar çok, o kadar mühimdir ki bilmem hangisini anlatsak!

-Efendim ben yorulmam. Bilhassa böyle milletin hayatıyla alakadar olan bir meseleyi dinleyip bütün kârilere de nakledebilmek benim için büyük ve samimi bir zevktir.

-Peki. O halde kahvelerimizi içer içmez başlarız.

-Gece karanlığında yerinizden çıkıyor ve yeni memuriyetinize gidiyordunuz.

-Evet. Zulmet-i leylden dolayı yol bulmakta birçok sıkıntı çektikten sonra 27 Temmuz saat 1,30 evvelde Gümbürdek Bayırı’nın cenubunda bulunan grup karargâhına vardım. Taarruz fecir ile başlayacaktı. Vaktim pek azdı. Herkesin malumatından istifade etmek için tekmil erkân-ı harbiye heyetini yanıma çağırdım. Benim bu anda anladığıma göre düşmanın Kireçtepe, Kükürtlü Pınar, Sülecek, Mestantepe hattında –ki düşman mikdarı mat’iyetle malum değil- mühim fakat yine mikdarı gayr-i muayyen diğer kuvvetlerinin de Kocaçimen eteklerinde ve Conk Bayırı’nda bulunduğu ve mütemadiyen Kemikliler’e ihracata devam ettiği anlaşılıyordu. Ben de kuvvetlerimi ona göre tertib ettim. Fakat henüz telefon irtibatı yoktu. Kumandanlara lazım gelen emirleri birer zabitlere fırkalara yolladım. Bu zabitler aynı zamanda haber ve irtibat zabiti olacaklar, bana bizzat doğrudan doğruya rapor vereceklerdi.

“İşte o zabitlerden biri de budur” diye yaverini gösterdi.

Yaveri, tıknaz, esmer, az bıyıklı, hem sert ve hem muti bakışlı genç bir yüzbaşıydı. O anda tedkik edilen evrakı tasnifle meşgul oluyordu.

Paşa devam etti:

-Telefon tesisi, umur-i sıhhiye ve iaşe için de icab eden emirleri verdim. Kendim de taarruzu bizzat idare etmek için saat 4.30 evvelde Çamlıtekke şimalindeki tepelerde bulunan tarassud mahalline gittim. ... inci fırkanın taarruzî harekatına başlamış olduğunu gördüm. ... inci fırka kıtalarının kaffesini göremiyordum.

27 Temmuz 5.50 evvelde ... inci fırka, taarruzunun ilerlediğini ve tertibatını raporla bildiriyordu. ... inci fırkadan da taarruza başlandığına dair malumat alındı. Taarruz her iki fırkada muvaffakiyetle devam etti. Artık o günkü muharebenin muhtelif safhalarda sevk ve idaresi için verilmiş emirlerle alınmış raporlardan ve sair teferruat-ı icraiyeden sarf-ı nazar edelim de neticeyi söyleyelim. Suvla şarkında bulunan düşmanın bir kolordusu ve Büyük Anafarta istikametinde de bir fırka kadar kuvveti mağlub edilmiş ve kamilen gayr-i müsaid bir vaziyete atılmıştır. Ben mağlub düşmanın bu derece faikiyetini gördükten sonra kazanılan muvaffakiyetle iktifa ettim. Taarruzu durdurdum. Elde edilen siperlerin tahkim olunmasını, orada yerleşilmesini emrettim.

-Bu kadar faik olduğunu söylediğiniz bir kuvvet böyle bir gün içinde neden mağlub oldu?

Paşa masasının üzerinde duran kitabı alarak:

-Bunun cevabını en iyi Hamilton’un kendi raporunda okuyabilirsiniz! Benim o gün gördüğüm sebeb şudur: Düşman muhtelif kollarla toplu nizamda olarak ilerliyordu. Bu yürüyüş kolları önlerinde henüz ne hiçbir mevcudiyete, ne de hiçbir faaliyete tesadüf etmeyeceklerini zannediyorlardı. Onun için önlerinde hafif avcı hattı bulundurmakla iktifa etmişlerdi. Bu taraftan kuvvetli ve fedakar avcılarımızın hakim sırtlardan inerek mezkur düşman kollarının başlarına atılmaları, bir taraftan da topçularımızın isabetli şarapnellerinin yanaşık düşman kolları üzerine tesir etmesi düşmanda inzibatı da, kuvve-i maneviyeyi de, kumandayı da ihlal etti. Baş taraftan tard edilen hafif avcı hatları, bu sebeble geriden takviye olunamadı. Düşman da kamilen gözünü geriye çevirmek ve kaçmak tarikini tercih etti. Filhakika düşman kolordusunda kumandanların müessir olmadığını Hamilton da bilahare itiraf etmiştir. Fakat benim istiğrab ettiğim cihet Hamilton’un bizzat kendisi de oraya geldiği halde emrini yine infaz edememiş olmasıdır. Her halde Hamilton da dahil olduğu halde İngiliz kumandanları beyninde çok müzakere, çok tereddüd olması ve bilhassa mesuliyet korkusu bize kendilerini mağlub etmek fırsatını bahş etmiştir. Filhakika mesuliyetten korkan kumandanların hiçbir vakit de icab eden kararları veremediklerini, bunun neticesinde ise acı felaketler husule geldiğini bizzat ben de muhtelif zamanlarda görmüşümdür. O gün ihraz olunan muvaffakiyet pek ziyade şayan-ı memnuniyetti. Fakat vaziyet-i umumiyenin ıslah ve temini ve binnetice payitahtın tamamen, emniyetli bir surette muhafazası nokta-i nazarından beni henüz tatmin etmiyordu. Çünkü düşman üç gündür Arıburnu ile Azmak arasında başkaca mühim kuvvetlerle icra ettiği mütevali ve fedakârâne hücumlar sayesinde Conk Bayırı ve Şahintepe’de mevcud tehdidkar vaziyete sahib bulunuyordu. Filhakika Hamilton bütün Kocaçimen silsilesine malik olmak nokta-i nazarından Conk Bayırı’nın zabtını muvaffakiyetine beraet-i istihlal addediyor, bu mevzi’i mihver-i harekat addediyordu.

Conk Bayırı ve Şahintepe’nin muhafazası için benim kumandayı deruhde ettiğimden evvel orada muharebe eden askerlerimizin pek büyük kahramanlık ve fedakarlık gösterdiğini kemal-i takdir ile yad ederim. Ancak şunu da ilave etmeye lüzum görüyorum ki: Bu kıtalar artık pek ziyade zayıflamış ve yorulmuş bulunuyordu. Fakat yeniden iki piyade alayının taht-ı emrime gireceğine dair olan malumat beni vakit geçirmeksizin yeni icraatta bulunabileceğime dair ikna etmiş oluyordu. 27 Temmuz günü öğleden sonra saat üçte Conk Bayırı ve Kocaçimen mıntıkasında bulunan ... inci ve ... inci fırka kumandanlıklarına telefonla dedim ki: “Bu gece Conk Bayırı’nda kendilerinden büyük faaliyet taleb edeceğim iki piyade alayı için orada bulunan kıtaat vasıtasıyla hiç olmazsa sıcak bir çorba hazırlatmaya imkan bulmanız çok muvafık olur”.

O günkü muharebeyi idare ettiğim mahalli terk edip Çamlıtekke’deki karargahıma gelirken yolda Liman Paşa Hazretlerinin yaverleri müşârünileyh tarafından beni tebrik etmek üzere geliyordu. Müşârünileyhin de karargahıma gelmiş bulunduğunu haber verdi. Ve Conk Bayırı’ndan düşmana icrasını tasmim ettiğim taarruzun yakında ihzarı ve idaresi için bizzat hemen oraya hareket etmek üzere kendisinden ayrıldım.Müşârünileyh beni bizzat ateşin içine girmekten sıyanet etmeyi düşündü. Fakat başka türlü, yapılacak hareketin neticesinden emin olamayacağımı takdir ederek muvafakat etti. Erkân-ı harbiyemle birlikte Çamlıtekke’den Kocaçimen istikametine teveccüh ettik. Düşmanın bir tayyaresi semtürre’simize geldi ve bizi takibe başladı. Artık zaruri olarak bütün refakatim heyeti sağa sola açılmak mecburiyetinde kalmış, bunun neticesinde yollarını şaşırarak ve karanlığa kalarakertesi güne kadar bana mülâki olamamışlardır. Ben, benden ayrılmayan süvari ihtiyat zabitlerinden Zeki Efendiyle tuttuğum yolu takibe devam etmeyi zaruri gördüm. Kocaçimen üzerinden Conk Bayırı’na gitmek istedim. Fakat bu yol İngilizler tarafından tutulmuş olduğu için ateşe maruz kaldım. Daha cenubdan dolaşarak Conk Sırtının şark yamaçlarında bulunan ... inci fırka karargahına vasıl oldum. Kıtaların ahval-i dahiliyelerini tedkik ettikten sonra bana hazırladıkları çadıra çekildim. Zaten gece de hulul etmişti. Lazım gelen emirleri verdim. Taze kuvvetlere intizar ediyordum. Bu kuvvetlerse yukarıda bahsettiğim iki alaydı. Bunlardan birisi pek geç vasıl olabilmiş, diğeri de ertesi gün ancak muvaffakiyet istihsalinden sonra gelebilmiştir. Bu sebeblerle kumandanlar ve erkân-ı harbleri kuvvete nazar-ı dikkatimi celb ettiler. Vakıa hakları vardı. Fakat ben muvaffakiyeti çok kuvvete malik olmaktan ziyade elimizde bulunan kuvvete azim ve şiddet vermekte ve onları benim tasvir ettiğim gibi kullanabilmekte görüyordum. Geçirilecek zaman bizden ziyade düşmana faidebahş olacaktı. Onun için bütün mütalaata rağmen suret-i kat’iyede taarruz edecektim. Hazırlanmaları bitince bana bildirmelerini kıtalara emrettim.

-Peki, bu az kuvvetle ne türlü bir hücum tertib edecektiniz?

-Gayet basit!.. Conk Bayırı’ndaki ve Şahintepe’deki düşman karşısında duran kuvvet ... inci fırkaya aittir. Yeni gelecek alaylar bu hattın gerisinde ve hemen yakınında toplu saf-ı harb nizamında ahz-i mevki edeceklerdi. Hareket fecir ile beraber başlayacaklardı. Hiçbir kuvvetin, top ve bomba patlamaksızın süngü ile düşman üzerine atılmak.

-Demek ki o gece bizimkiler, deliklerinden baş çıkaracak farelerin üzerine hemen atılmaya hazırlanan kediler sinsiliğiyle pençelerini içeri alıp sezdirmeksizin pusu kuracaklardı. Ve İngilizler o sabah güneşin parıltısıyla uyanmayacaklar, süngülerimizin pırıltısıyla kamaşıp düşeceklerdi. Fakat zât-ı âliniz, anladığıma göre, kaç gündür uykusuz kalıyorsunuz? Hiçbir yorgunluk duymuyor muydunuz?

-Tabii duyuyordum. Ve bu muharebe yorgunluğunu hiç olmazsa telafi ederek ertesi gün hücum anında zinde bulunabilmek için çadırımda yalnız kaldım. Fakat buna imkan var mıydı? Birçok sebeblerle birçak zevat yanıma gelmek mecburiyetinde kalıyordu. Aynı zamanda bütün grup cebhesinin muhtelif kısımlarından heyecanlı raporlar alıyordum. Mesela: Düşmanın Ece Limanı önünde  nümayiş için dolaştırmakta olduğu boş gemileri görmesi üzerine İngilizlerin mezkur limana asker çıkarmakta olduğunu bildiren raporlar gibi ... Geceyi işte bu tarzda geçirmiş bulunuyorus.

Mustafa Kemal Paşa’nın tasavvur ettiği hücum 28 Temmuz günü takriben saat 4.30 evvelde başlıyor. Hücumu seyr etmek üzere Paşa da asker ve kumandanlara mülâki oluyor. Fecir başlamış, ortalık aydınlanmaya yüz tutmuş. Fakat Paşa hücum anının gecikmekte olduğunu görüyormuş. Halbuki bu teehhür biraz daha uzayacak olursa ortalık tamamen açılacak, bizim kesif bir yığın halinde bulunan hücum kıtalarımızı düşman görecek, karadan ve denizden namütenahi topların bombardımanına maruz kalacak, belki de bu bir felaket olacaktı. Müdhiş, heyecanlı bir buhran ânı değil mi? Paşa, derhal oradaki kumandanlarla beraber hücum saflarının önüne geçmiş. Askere düşmanın kaçmaya hazırlandığını, fakat buna müsaade etmeyeceğimizi söylemiş. “Bunun için benim ileriden kırbaç sallayarak vereceğim işaret üzerine hemen hepiniz düşmana atılacaksınız.” Demiş. Beş on adım ileri yürüdükten sonra işaretini verince zabitan ve efradın tereddüdsüz bir arslan savletiyle düşmana saldırdıklarını görmüş. Bu hücumun karşısında düşmanın kamilen ezildiğini, hiç silah kullanmak fırsatına vakit bulamamış olduğunu anlamış.

-Ortalık açıldıktan sonraydı ki, diyor, düşman hakikaten Conk Bayırı’nı cehenneme çevirmişti. Denizden, karadan büyük çaplı topların muhtelif cinste mermileri Conk Bayırı semasında bitmez tükenmez yıldırımlar vücuda getiriyordu.

Buraya kadar muhaveremizi, sakin bir vaziyetle dinleyen Yüzbaşı Cevad Bey, Paşa’nın yaveri, kalın, sertliği hoşa giden bir sesle:

-Bu şarapnel misketlerinden bir tanesi de Paşa’nın göğsünü okşamıştır! Dedi.

“Nasıl?” dedim.

Paşa tesbihiyle oynuyordu. Cevad Bey, parlak çizmelerindeki mahmuzlar şıkırtı yaparak, göğsünün sol tarafındaki nişan kurdelaları sırası ve ipek kordonu kabararak anlattı:

-Bulunduğumuz yer tamamen muhacimlerin arasıydı, dedi. Paşa da ilerleyen efradımızı seyr ederken göğsüne bir şeyin gayet kuvvetli çarptığını duymuştur.

-Evet, sağ tarafta ceketimde bir kurşun yeri gördüm. Yanımda bulunan bir süvari zabiti “Efendim, vuruldunuz” dedi. Ben böyle bir söz şuyû bulursa, askerimizin kuvve-i maneviyesi üzerinde yapacağı tesiri düşündüm. Elimla zabitin ağzını kapadım. “Sus” dedim.

-Bir şarapnel misketi göğsünün sağ tarafına tam saatin bulunduğu cebe isabet etmiştir. Saat parça parça oldu. Fakat o darbe ile Paşa’nın göğsünde hafif bir lekeden başka ileri geçmemiştir.

-O saat sizin için tarihî bir saattir. Onu görebilir miyim efendim?

-O saatin enkazını bu muharebeden sonra Liman Paşa Hazretleri hatıra olarak aldılar. Bana da kendilerinin aile-i asalet armasını hâvi bulunan saatlerini verdiler.

O saati istedim. Cevad Bey gösterdi. Omega markalı siyah okside bir saat arkasında bir tac ve “L. Z.” Markaları. Paşa’nın kırılan saati de Mekteb-i Harbiye’den beri sakladığı Omega markalı kuvvetlice bir talebe saatiymiş. Cevad Bey zenit markalı bir bilezik saati de gösterdi ki onu Mustafa Kemal Paşa’ya o kurşun değdiği esnada yanında bulunan genç mülazım vermiş.

Askerinin bu kadar yanında giden, onlara ön ayak olan bir kumandana en zorlu düşmanların bile dayanamayacağına aklım eriyordu.

-Peki, siz bu yaranızla uğraştığınız esnada askerlerimiz ne yapıyordu? Hücuma devam ediyor muydu?

-Tabii. O kahramanlar, başlarında fedakar zabitleri olduğu halde gayr-i kabil-i tevkif savletleriyle ilk düşman hattını yere kadar boğdular. Bundan başka önlerine tesadüf eden, imdada gelen bütün düşman kıtalarını perişan ettiler. Hatta bizim münferid aksâmımız boş buldukları istikametlerden denize kadar gitmişlerdir. Bence maksad hücumun ilk safhasındaki muvaffakiyetle tamamen hasıl olmuştur. Karşıda bulunan İngilizleri kamilen imha etmeye kalkışacak kadar şeraiti müsaid tasavvur etmiyordum. Onun için verdiğim emirle taarruzu kestim.

Conk Bayırı’nda ve Şahintepe’de düşmana binlerce maktül, binlerce mecruh verdirdik. Birçok esliha aldık. O cebhede bulunan makineli tüfeklerini iğtinam ettik. Bir çok da esir alındı. Bu hücumumuz Sir Hamilton’u bazı mübalağı tasvirlere sevk etmiş. Bunu sonra, rapordan okuduğum zaman anladım. (Raporu açıp orada bir sahife arayarak) Bakınız, müşârünileyh diyor ki askerlerini mevcud bilhassa toplarımızla topa tutturmuşuz, bu doğru değildir. Ben bu hücumdan evvel top değil, tabanca bile attırmadım. Çünkü, attırsaydım, o zaman baskın tarzında yapmak istediğim hücum muvaffak olamazdı. Zaten onun askerleriyle benim askerlerim değil, bizzat benim ve kumandanlarımın onlarla arasındaki mesafe ancak 15, 20 hatveydi. Bu kadar yakın mesafede düşman hattına topçu endahtına imkan olamayacağı erbabınca malumdur. Bahusus gece vakti... Bir de Hamilton iki taburunun boğazlanıp hak-i helake serildiğinden bahs ediyor. Bu doğrudur. Fakat bizim 28 Temmuz’da Conk Bayırı’ndan yaptığımız hücumla mağlub ettiğimiz İngiliz kuvveti Arıburnu ve Damakcılık Bayırı arasındaki mıntıkada bulunan tekmil kuvvetleridir. Bu meydan-ı harbde şan ve şeref kazandıklarından bahs ettiği General Kayley, bütün erkân-ı harbiyesiyle beraber maktül düşen General Boldevin, tehlikeli surette yaralanan General Kopernelere kumanda ediyorlardı, yalnız iki tabura mı?

Galib askerin yalancı mağlub askere karşı esirgeyemediği tezyif tebessümü Paşa’da pek vazıhtı.

-Mamafih, dedi, Sir Hamilton’un askerimizin hücumunu tasvirdeki maharetini pek takdir ederim. Doğrudur! Onun kullandığı tabirleri istimal ederek diyebiliriz ki bu muharebede askerlerimiz İngilizler için o gün afet oldular. Önlerinde durmaya yeltenenleri hak-i helake serdiler. Conk Bayırı Tepesinin zirvesini tamamen tarayıp temizledikten sonra, yine Hamilton’un tabiriyle söylüyorum, kovanından çıkan arı sürüleri gibi güç halle yakalarını muhakkak bir ölümden sıyırabilen öteki kollar üzerine saldırdılar. “İngilizler için bu derece nevmidane ve hunrizane olan muharebenin tafsilatı asla ve asla sahaif-i evrak üzerine konamaz. Türkler birbiri ardınca meydan-ı kârüzare atıldılar. Ve ismullahı zikrederek hakikaten pek gazanferane ve şirane muharebe ettiler” diyor. Bu hücumlara karşı duran İngiliz efradı, oldukları yerde telef edildiler.

Ha, bir şey daha söylemeli: Hamilton askerlerimizin mareke meydanında yorulmuş olduklarını, tükenmiş oldukları zihabında bulunuyor. Aldanmıştır zavallı. Bizim askerimiz hücum için verdiğim emirde olduğu gibi, tayin ettiğim hatta durmalarına dair olan emrimi de aynı itaat ve gayretle tatbik etmekten başka bir şey yapmamışlardır. Bu muharebenin daha fazla tafsilatını yine Hamilton’un raporunda okumak mümkündür. Onun için biz bu kadarla iktifa edebiliriz. Yalnız şunu diyeyim ki 28 Temmuz’da vuku bulmuş olan Conk Bayırı muharebesi Anafartalar muvaffakiyetinin en şanlı safhasıdır.

Yaver Cevad Bey, bu muharebelerde askerimizin gayet şiddet ve gayretle hareket ettiklerine dair izahat verdi. Misaller getirdi. Onlardan biri de şu ki, kuvve-i maneviyesi yerinde olan, mâfevklerinin fedakarlığına tamamen inanan askerde kuvvetli ruhu göstermek itibarıyla mühim buldum. Sıhhiye efradımız bir yerde istirahat ediyorlar ve yemek yiyorlarmış. Tam o esnada bir obüs ta pek yakınlarına düşmüş. Askerler bir müddet toz duman arasında kalmışlar. Sonra sis sıyrılır sıyrılmaz görmüşler ki o askerler arkası üstü yatmış, kahkahayla gülüyorlar, kendilerine zararı dokunmamış olan bu obüsle alay ediyorlar.

Paşa dedi ki: 29, 30, 31 Temmuz, 1 ve 2 Ağustosta büyük mikyasda hadisat yoktur. Onlar da sizi alakadar etmez.

3 Ağustos muharebesi (Kireçtepe):

Kireçtepe Anafartalar muharebe cebhesinin sağ cenahında pek mühim bir mevzidir. Düşman 2 Ağustos günü akşam saat 6.30 sonra da bir liva kadar kuvvetiyle grubun sağ cenahına taarruz ve Kireçtepe’nin bazı aksâmını zabt etmişti. Fakat aynı gece kıtalarımız tarafından yapılan mukabil taarruzla Kireçtepe mevzii istirdad edildi. Düşman 3 Ağustos günü daha faik kuvvetlerle tekrar Kireçtepe’ye taarruz etti. Düşmanın pek ciddi olduğu anlaşılan bu taarruza karşı yakından ve bizzat ittihaz-ı tedabir etmek üzere mezkur cebhe gerisindeTurşun köyündeki frrka karargahına gittim. Kireçtepe muharebe meydanına kafi mikdarda kuvvetlerin serian toplanması lüzumu tezahür etmişti. Onun için istifadesi mümkün olan cüz-i tamları celb etmek suretiyle öğleye kadar 12 tabur cem’in muvaffak oldum. Celb olunan kuvvetler mütemadiyen muharebe hattına yürüyorlardı. En nihayet, erkân-ı harbiyemden icab edenlerle beraber bizzat ben de  muharebe hattına yaklaşmak lüzumunu hissettim. Bulunduğum yerden muharebe hattına giden tek bir yol vardı. Bu yol mütemadiyen sahil yakınından geçiyor, düşmanın sahile yaklaşmış olan iki torpidosu tarafından mütemadiyen ateş altında bulunduruluyordu. Bu sebeble ileri hareket eden tekmil kıtaatın durmuş olduğunu gördüm. Hayvandan indim. Kolun başına ve mecbur tevakkuf olunan noktaya geldim. Filhakika oradan ileri geçmek mevtle kat’i olarak temas etmek demekti. Halbuki bugün bu kıtaların ileri geçmesi lazımdı. Evvela ben yalnız olarak koşar adımla geçtim. Arkamdan ve birbirinden fasıla ile erkân-ı harbiye reisim ve yaverlerim geçtiler. Ondan sonra tevakkuf eden kıtaat kumandanlarına “Geçeceksiniz” dedim. Ve parça parça koşmak suretiyle arzu edilen kıtalar geçirildi. Bu muharebenin neticesinde düşman hareketi akim bırakıldı. Evvelkinden daha hakim bir vaziyet alındı.

Yaver Cevad Bey o gün arkadaşlarına o tehlike içinde hizmet gören bir askeri anlattı: Bu kimsenin geçirdiği ateş içinden kemal-i itidal ve tevekkülle  yürüyerek ilerideki arkadaşlarına bu fedakarlıkla yiyecek ve kuvvet taşıyan o genci Paşa, yaverinin göğsündeki nişanla hemen orada taltif etmiş.

Paşa dedi ki: 4 Ağustos’tan 6 Ağustosa geçeceğim. Hatta isterseniz 8 Ağustosa geçeceğim. O gün, yani 8 Ağustosta, sabahtan itibaren düşmanın bir taraftan diğer tarafa asker sevk etmekte ve gemilerden bazı kıtalar çıkarmakta olduğu görülüyordu. Bununla beraber cebhede sükunet vardı. Öğleden evvel Küçük Anafartalar garbında bulunan kıtalar nezdine gittim. Tertibatta bazı tadilat yaptım. Karargaha avdetimde vaziyeti daha meşkuk görüyordum. Onun için ihtiyatta bulundurduğum fırkalara derhal silah başı etmelerini telefonla emrettim. Bu esnadaydı ki Gittikçe mütezayid top sesleriyle beraber düşmanın taarruza geçtiği anlaşıldı. Bu taarruz Küçük Anafartalar köyünün suret-i umumiyede garbında bulunan fırkalarımıza Yusufçuk Tepesi, İsmailoğlu Tepesi ve Azmak ile Kayacık Ağılı arasındaki  sahaya idi. Taarruz olunan cebheye sevk olunabilecek kuvvetler Turşun köyü şimal-i garbisindeki ... inci fırka ile Sivli Köyü civarında bulunan ... inci fırka ve ... fırkanın ihtiyat kuvvetleriydi; ... fırka evvela tahrik olundu. ... fırkayı Solicek ve İsmailoğlu Tepesi mıntıkalarında takviye etmesini, diğer bir fırkanın Küçük Anafartalar üzerine yürümesini, diğer fırkalara, düşmanın topçularıyla taarruz etmekte olduğu istikametleri ateş altına almalarını, hülasa bütün cebhede icab eden tedbirlerin alınmasını emrettim. Ancak, düşmanın hücum ettiği cebheye gönderdiğim ihtiyat kuvvetleri muvasalat edebilmek için  zaman geçecekti. O zamanı kazanmak lazım geliyordu. Elimde bir süvari livası da vardı. Bu süvari kıtasının mevcudiyeti bende şöyle bir hatıra uyandırdı: Fransızlar Seddülbahir cebhesinde piyadelerinin hücum hatları önünde bir süvari kıtasını, yayılmış olduğu halde bizim hattımıza saldırmışlardı. Bu Fransız süvarinin ateş karşısında bîmuhâba ölüme koşmaları hoşuma gitmişti. Bu hareketi cidden şövalveresek (şövalyece?) bulmuştum. Piyadenin önünde bir perde yapıyorlar ve ortası yok işte, ölüme kucak açıyorlar. Arkalarındaki piyadeyi korumak için kendilerini feda ediyorlardı. Bu ne tasvir edilecek cesaret ve fedakarlık levhasıdır.

Binaenaleyh derhal ben süvari alayı kumandanı beyi yanıma çağırdım. İsmailoğlu Tepesi’ne taarruz eden düşmanı aynı tarzda bir hareketle tevakkuf etmesini kendisine emrettim. Pek kıymetli bir süvari kumandanı olan bu arkadaşımız bütün cesaret-i necibanesini bu münasebetle izhar etti. Bana arzu ettiğim zamanı kazandırdı. Düşmanın deniz ve kara topçuları İsmailoğlu Tepesi ile Azmak Deresinin şimal ve cenubundaki mevzilerimizi şiddetle bombardıman ediyordu. Henüz natamam olan siperlerimiz barınılmaz bir hale geliyordu. Bilhassa Yusufç

20/7/2008

ÇANAKKALE (YENİ MECMUANIN FEVKELADE SAYISINDAN ALINTILAR ) 12

MUSTAFA KEMAL PAŞA

Birinci Safha

-Hayır efendim, düşünüyorum, size ne söyleyebilirim! Çünkü bakın, bütün bu yığınlarla evrak hep o günlerin hatıralarını ihtiva ediyor. Buyrun bir sigara... bir şey yaparız.

Büyük kutuda bulunan Bafra maden sigaralarından bir tanesini aldım. Paşa küçük bir sigara masasının üstünde duran çıngırağı bir iki defa çevirdi. Derhal kapının önünde bir şık nefer, mahmuzlarını birbirine vurarak kumandanın emrine muntazır olduğunu vaziyetiyle anlattı.

-Çocuğum bize iki kahve; sobanın da ateşine bakın biraz.

Bu defterleri kurcalayacak olursak içinden çıkamayız. İsterseniz sizinle bir hülasa yaparız; bu ancak böyle olur.

Hakikatte, defterler o kadar çoktu ki onların arasında insan kendini Çanakkale tarih-i harbini yazmak için bir mahzen olarak dalmış sanabilirdi.

Dedim:

-Paşa Hazretleri. Şübhesiz ki Çanakkale harbi bu memleketin çocuklarındaki fedakârlığı, halife ve saltanat toprağını yabancıya vermemek için bir saadete koşar gibi ölüme atıldığını göstermek itibarıyla tarihimizde unutulmaz bir kahramanlık merhalesi vücûda getirmiştir. Bu hamâset günleri artık silinmemek üzere tarihimizde lehimize iki üç sahife daha ilave etti. Sir Hâmilton bile, Türkçeye tercüme edilmiş raporunda okudum, bizim fedakârlığımızdaki, bizim cesaretimizdeki ulviyeti kendi aleyhlerine kayediyor. Bütün Fransız gazeteleri, Çanakkale’de döğüşmüş zabitlerin, kumandanların, oraya uğramış muharrirlerin ve gazetecilerin hatıralarını, makalelerini yazdılar. Halbuki şimdiye kadar biz henüz bir şey yapmadık. Yeni Mecmua’nın son kıymettar tşebbüsü bana o gaza yerlerini görmüş olanlarla konuşmak fırsatını verdi. Bu hususta tabii zât-ı âlîlerini ihmal edemeyecektim. O muhârebelerin her gününe büyük bir faaliyetle iştirak ettiniz. Vaziyeti tamamıyla biliyorsunuz. Kim bilir ne kadar çok hatıralarınız vardır. İşte müsaade buyurursanız eğer, bugün zât-ı âlînizden onları dinlemek için geldim.

Paşa bu sözleri ciddi bir tebessümle telakki ediyordu.

Cumba tavanlarına ve pencere kenarlarına varıncaya kadar kanapeler, koltukları bile halılar, seccadeler ve kilimler altında koyulaşmış bu çok gölgeli geniş odada Mustafa Kemal Paşa’nın siması Rambranvâri bir tablo mevzuunu andırıyordu. Genç bir simada bu kadar engin bir mana gördüğümü hatırlamıyorum. Işıklarla gölgelerin dalgaları arasında sebat, tevekkül, tevazu, vekar, mülayemet, huşunet, safvet, zeka bütün bu zıd şeylerin toplandığı sarışın ve gayet sevimli bir yüz.

Çekmekte olduğu doksan dokuzlu Necef tesbihi masanın üzerine bırakarak fesini çıkardı. Çünkü o gün laciverd bir sevap giyinmişti.

“O halde derhal başlarız” dedi ve kimi yerde kimi yazıhanenin üzerinde, kimi köşede buz camlı koyu renk dolapta, kimi İngilizlerden zabt olunma koca bir makineli tüfek önünde, koyu renkli çini sobanın üzerinde bulunan defterlerden, müsvedde ve tebyizlerden süzülen Çanakkale hikayesinin hülasasını, bu sabırlı ve temkinli kumandan üç gün ve her mülakat on iki saatten aşağı sürmemek şartıyla, üç gün dinledim.

Başlamazdan evvel dedi ki:

-Tabii, esrâr-ı askeriyeye temas eden noktaları size söylemeyeceğim. Bunlar ne sizi alakadar eder, ne de okuyanlara bir fayda temin eder. Bunlar sanat adamları içindir ki tarih ilerde hepsinden bahsedecektir.

-Elbette Paşam. Maksadım, o günlerin vak’alarını bizzat zât-ı âlînizden öğrenmektir. Waskerliğe temas eden noktaları ben de anlamam.

Ve bunun üzerine Paşa izaha başladı.

Evvela, Sofya sefareti ataşemiliterliğinden buraya çağırtılmış ve Tekfurdağı’nda.. inci fırkayı teşkile memur edilmiş. Ve bu kuvvetle”Eçe” limanı, Seddülbahir ve Morto limanı arasındaki sahilin muhafazasına memur olmuş. Esasen Balkan Harbinden beri bu araziyi iyice tanırmış.

Dedi ki:

-Benim kanaatime göre düşman ihrac teşebbüsünde bulunursa, iki noktadan teşebbüs ederdi: Biri Seddülbahir, diğeri Kabatepe civarı. Ve benim nokta-i nazarıma göre düşmanı karaya çıkartmadan bu sahil parçalarını doğrudan doğruya müdafaa etmek mümkündü. Binaenaleyh alaylarımı, böyle sahilden müdafaa edecek sûrette yerleştirdim. Bu vaziyet takriben Şubat 1330...

Mustafa Kemal Paşa, kendisinin Maydos mıntıkası kumandanlığı esnasında cereyan eden mühim vak’aları şu sûretle hülasa etti:

-Düşman bir defa Seddülbahir’e ve Kumkale’ye asker çıkarmak teşebbüsünde bulunuyor. O zaman, hep ağızlarda işitip okuduğumuz bir Mehmet Çavuş çıkıyor, toprağımıza ayak basan düşmanı tekrar denize atıyor.

-Düşman bu karaya asker ihrac etmek teşebbüsünü neden denedi?

-Bu hareket bir keşif olarak kabul edilebilir. Bir de malum olan 5 Mart vardır.

-Ki asıl bizi alakadar eden de odur, Paşa Hazretleri.

-Fakat bu tamamen bahrî bir harekettir. Sahil müdafaası Cevad paşa hazretlerinin taht-ı emrinde bulunuyordu. Benim hareketle alakam dolayısıyladır. Yalnız 5 Mart gününün sabahı Cevad Paşa Hazretleri... bulunan karargâhıma gelmişti. Kendisine Seddülbahir sahil mıntıkasındaki tertibatı göstermek üzere beraber “Kirte”ye gittik. Oraya vardığımız zaman düşman donanmasının Kirte ve Alçıtepe istikametlerinde açtığı ateşin altında kaldık.

-O vakit ne yaptınız efendim?

-Bunun üzerine bendeniz..

-Estağfirullah...

-Mezkur mıntıkanın muhafazasına memur alay kumandanına icab eden talimat-ı şifahiyemi verdim ve Cevad Paşa ile birlikte, vazife başında bulunabilmek için... döndük. Düşmanın mağlubiyetiyle neticelenen bu 5 Mart muhârebe-i bahriyesinde kara mıntıkasının muhafazası benim uhdemdeydi. O gün, düşmanın bazı gemileriyle sahili ateş altında bulundurmuş olmasından başka zikre şayan hiçbir hadise vuku bulmamıştır. O gün sahil bataryalarımızda bulunan askerler, zabitler ve kumandanlar cidden şayan-ı takdir bir fedakârlıkla, hani cesaretin, tevekkülün hadd,i a’zamîsiyle sonuna kadar toplarını kullanmışlar, vazifelerini ifa etmişlerdir. Düşünün ki birçok çökmeler, infilakler, yangınlar, zayiat arasında, daimî ateş karşısında, muhrib endahtları altında bunlar hiç titremeden vazifelerini yapmışlardır.

Ve düşmanın mağlubiyetiyle kapanan bu hadise-i bahriyeden sonra Mustafa Kemal Paşa, İngilizlerin, Fransızların Boğazı yalnız donanmalarıyla zorlayarak bir maksad elde etmekten ümidi kestiklerine hükm ediyor ve mutlak tekrar sahile adam çıkarmak teşebbüsünde bulunacaklarına ihtimal veriyor. Bunun için maiyetindeki kıtalara “teyakkuz”da bulunmalarını emrediyor. Kuvvetinin artırılması için lazım gelen yerlere resmî müracaatlarda bulunuyor. Kuvvetini artırıyor. Ve o mıntıka kumandanlığına Halil Sami Bey isminde diğer bir zat tayin olunuyor. O zaman kaymakam rütbesinde bulunan Mustafa Kemal Bey de kumanda ettiği fırkayla icabında Gelibolu civarına, icabında  Anadolu cihetine harekete müheyya bulunmak üzere “İhtiyat-ı umûmî” olarak terk ediliyor. Rumeli sahili mıntıkası muhafazasına yalnız o miralay beyin fırkası tahsis ediliyor. Bu sıralarda, yani Mart içinde Mustafa Kemal Bey’in fırkasından bir alay Çanakkale’ye geçiriliyor, fakat yine iade olunuyor. Mustafa Kemal Bey de bütün fırkasını Bigalı köyü civarında bulundurmayı muvafık görüyor. Fırkası Beşinci Ordunun ihtiyat-ı umûmîsi olarak “Bigalı Köyü” ve bunun cenub-i şarkisindeki Maltepe, Mersintepe civarında bulunan konaklarla ordugahlarına yerleşiyor. Kumandan aldığı emir mûcibince icabında Bolayır’a hareket etmeye, Çanakkale cihetine vapurla geçmeye müheyya bir halde bulunuyor. Emre intizaren bütün kıtalarını talim ve tertib ile işgal ettiriyor.

-İşte o günlerden birinde Oniki Nisan sabahı idi ki Arıburnu’nda bir hadise cereyan etmekte olduğu işitilen gemi toplarının sesinden anlaşılmıştı. Bütün fırka kıtaatının harekete hazırlık derecesi tezyîd edildi. Bir taraftan ... mıntıkası kumandanlığından malumata intizar etmekte idim, diğer taraftan da ya kolordunun veya ordunun emrine ... yalnız fırkanın süvari bölüğüne istihsal-i malumat için Kocaçimen istikametine hareket etmesini emir verdim. Bu sıradaydı ki Üçüncü Kolordu kumandanı Esad Paşa Hazretleriyle Gelibolu’dan telefonla görüşülmüştür. Müşârünileyhe de henüz cereyan-ı ahval hakkında vazıh malumat edinememiş olduğunu bildirmiştir. Öğlenden evvel saat altı buçuktaydı.  Halil Sami Bey’den vürud eden bir raporda düşmanın Arıburnu sırtlarına çıktığı anlaşılıyor ve buna karşı benden bir taburun mezkur düşmana karşı sevki isteniyordu. Gerek bu rapordan, gerek Maltepe’de icra ettirdiğim hususi tarassudat  neticesinden bende hasıl olan kanaat-ı kat’iye, öteden beri imal-i fikr ettiğim gibi düşmanın Kabatepe civarında mühim kuvvetle karaya çıkmaya teşebbüsünü, demek ki vuku buluyordu. Binaenaleyh bu işin içinden bir taburla çıkmak mümkün olamayacağını, her halde evvelce tahmin ettiğim gibi bütün fırkamla düşmana incizabın gayr-i kabil-i ictinab olduğunu takdir ediyordum. Artık hiçbirşeye intizar etmeyerek karargâhımın bulunduğu Bigalı köyünde ikamet eden ... birinci Piyade alayıyla cebel bataryasının derhal harekete geçmek üzere amade bulundurulmalarını, kumandanlarının da emir almak üzere yanıma gelmelerini bildirdim.

Yapraklarını muttasıl ağır ağır çevirmekle meşgul olduğu defterinin sahifesine, dudaklarında yanan sigara dumanları arasından bakarak:

-Altı maddelik bir emir not ettirdim, dedi. Bu emr-i maiyet cüz’-i tam kumandanlığına da tebliğ olunacaktı. Bundan başka Üçüncü Kolordu kumandanlığına da telefonla arz edilmek üzere bir rapor yazdırdım. Vaziyeti ve teşebbüsü anlattım.

Büyük bir hareketin inkişaf etmekte olduğunu, memlekete Çanakkale Harbinde unutulmaz hizmetler eden muhakemesi süratli, kararları kat’î genç bir kumandanın yüzünde bütün kıt’alarıyla tehlikeye atılmaya müheyya vaziyetini karşımda, bu anda sakin sakin kağıtlarını çeviren, içinden bana verebileceği  notları mülahazayla seçen kumandanın yüzünde ve sözlerinde sezer gibi oluyordum. Türkiye’nin mukadderatını tayin edecek boğuşmaya doğru gittiğimizi heyecanla duyurdum.

-Evet efendim.

-Bundan sonra kıtalarını yürüyüşe müheyya olarak ictima ettirmiş bulunduran Elliyedinci Alay, meşhur bir alaydır bu. Çünkü hepsi şehid olmuştur. Kumandanları ve sertabib ve bir yaverimle bir emir zabitim beraber olduğu halde ictima mahalline gittim. Basit bir tertible Bigalı Deresi boyunca giden yol üzerinde bizzat yürüyüşe geçirerek Kocaçimen Tepesine tevcih ettim. Yolda giderken kumandanlara olsun, sertabibe olsun şifahen izahat-ı lazıme veriyordum. Takib ettiğimiz dereden bizi Kocaçimen’e isal edecek muayyen bir yol olmadıktan boşka Kocaçimen’e varmak için atlamaya mecbur olduğumuz saha da pek ziyade fundalık, sa’bülmürûr, kayalıklı derelerle mâli idi. Bir yol bulup kıtayı sevke delalet etmesi için topçu taburu kumandanını tavzif ettim.

-zât-ı âliniz neyle gidiyorsunuz efendim?

-Ben? Atla!.. Bu kumandanlar da atların üzerinde tabii. Biz hepimiz kıtanın başında gidiyoruz. Onlar yaya gidiyorlar. Bu zat kayboldu. Ondan sonra batarya kumandanını memur ettim. Bu da başını alıp Kocaçimen tepesine kadar gitmiş. Delaletinden istifade edilemedi.

-Yani müşkilât. Muhârebenin kurşunlardan, güllelerden evvelki sıkıntıları!

-Evet. Bizzat yol bulmak ve müfrezeyi oradan sevk etmek sûretiyle Kocaçimen tepesine muvasalat edildi. Şimdi Kocaçimen tepesini tasavvur buyurun. Kocaçimen, şibh-i cezirenin en yüksek tepesidir. Fakat Arıburnu noktası zaviye-i meyyite içinde kaldığından buradan görülmüyor. Şimdi şu haritadan bakalım.

Sir Hâmilton’un raporunda bulunan haritalardan birine baktık. Bu vaziyeti pek etraflı anlatamıyordu. Paşa çıngırağı yine çaldı. İki dakika sonra kapının yanında bir mahmuz şıkırtısı.. Asker. Paşanın askeri ceketindeki cepten haritayı alması için emir telakki etti. Beş on dakika sonra girdi. Bulamamış. Paşa gülümseyerek müsaade istedi. Bizzat kendi gitti. Ben yalnız kaldığım müddetçe odayı seyrettim. Duvarlarda hep asker resimleri, Balkan Muhârebesinin, Trablus Muhârebesinin, Hareket Ordusu yürüyüşünün, Mekteb-i Harbiye talebeliğinin hatıraları asılıydı. Bir kelebek şeklinde açılmış şal örtünün altında Paşanın genç Kazak zabitlerini hatırlatan kalpaklı ve haşin bakışlı bir ağrandismanı vardı. Yazıhanesi üzerinde bir gümüş çerkes kamasının yanı başında Balzak’ın “Kolonel Şaber”i, Mopassan (Maupassant)’ın “Bol dö Süif”i, Lavdanın Servir’i duruyordu. Şübhe yok ki Paşa, sükunetli dakikalarının boşluğunu edebiyatla dolduruyor.Zira harb sahasında da kalın paltolarla, kaba çizmelerin içinde uykusuz beş altı gece geçiren bu adam salonlarda pek maharetle vals edermiş; tanıyanlar Mustafa Kemal Paşa’yı yalnız gözü yılmaz bir kumandan diye değil, aynı zamanda salonlarda pek lezzetle aranan nazik, terbiyeli ve zeki bir kavalye diye anıyorlar.

Büyük bir aynanın yanıbaşında asılı duran bir fotoğrafı dikkatimi celb etmişti. Ona bakıyordum. Yeniçeri kılığında Mustafa Kemal Paşa tam o esnada kendisi, elinde haritalar içeri girdi. Ve ona baktığımı görünce gülümsedi. Kalın ve azimkar sesiyle:

-Evet, Sofya’da bir bal kostüme hatırası, dedi.

Yine şal örtülü masanın başına geçtik ve 12 Nisan muhârebesine avdet ettik. Paşa:

-Binaenaleyh, diye başladı, anlıyorsunuz ki orada denizde bulunan gemilerden ve zırhlılardan başka hiçbir şey görmedim. Düşmanın karaya çıkmış piyadesinin henüz oradan uzak olduğunu anladım. Efrad o müşkil araziyi bilatevakkuf kat’ etmek yüzünden yorulmuş ve yürüyüş umku pek ziyade derinleşmişti. Alay ve batarya kumandanına efradı tamamen toplayıp küçük bir istirahat vermelerini söyledim. Denizden mestur olarak 10 dakika kadar tevakkuf edecekler, sonra beni takib edeceklerdi. Ben de, orada bir Abdal Geçiti vardır. O Abdal Geçiti’nden Conk Bayırı’na gidecektim. Yanımda yaverim, emir zabitim ve sertabib ile oralarda tekrar bulduğumuz fırka cebel topçu taburu kumandanı olduğu halde evvela atlı olarak yürümeye teşebbüs ettik. Fakat arazi müsaid değildi. Hayvanları bıraktık. Şimdi burada tesadüf ettiğimiz sahne en enteresan bir sahnedir. Ve vak’anın en mühim ânı bence budur.

Burada muhatabım tekrar bir sigara yaktı. Ve birkaç yaprak daha çevirdikten sonra haritasını alıp şöyle izah etti:

-bu esnada Conk Bayırı’nın cenubundaki 261 rakımlı tepeden Conk Bayırı’na doğru ... ıncı ayaldı ki bu alay ... fırkanın bir alayıdır, sahilin tarassud ve teminine memuren oralarda bulunan bir müfreze efradının Conk Bayırı’na doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm. Size şu muhavereyi aynen okuyacağım. Bizzat bu efradın önüne çıkarak: (Okumaya başladı)

-Niçin kaçıyorsunuz? Dedim.

-Efendim, düşman, dediler.

-Nerede?

-İşte, diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler. (defteri bıraktı). Filhakika düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve kemal-i serbestiyle ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün. (Gülümsedi) Ben kuvvetlerimi bırakmışım efrad on dakika istirahat etsin diye. Düşman da bu tepeye gelmiş. Demek ki düşman bana benim askerlerimden dahayakın. Ve düşman benim bulunduğum yere gelse, kuvvetlerim pek fena bir vaziyete düçar olacaktı. O zaman, artık bu, bilmiyorum, bir muhakeme-i mantıkiye midir, yoksa sevk-i tabiiyle midir, bilmiyorum, kaçan efrada “Düşmandan kaçılmaz” dedim.

“Cephanemiz kalmadı” dediler.

“Cephaneniz yoksa, süngünüz var” dedim. Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conk Bayırı’na doğru ilerlemekte olan piyade alayıyla cebel bataryasının yetişebilen efradının “marş marş”la benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir zabitini geriye saldırdım. Bu efrad süngü takıp yere yatınca düşman efradı da yere yattı. Kazandığım an bu kazandır.

Bir koca muhârebenin ufacık bir lahzaya bağlı olduğunu, hatta bir memleket hayatının fena kullanılmış bir an yüzünden tehlikeye düştüğünü, o dakikayı görür gibi canlanmış bir ifade ile duymak insanın tüylerini ürpertiyordu.

Mustafa Kemal Paşa dedi ki:

-Kolun başında bulunan bir bölük yetişti. Bu bölüğe cephanesiz bölüğü takviye ederek ateş açmasını emrettim. Yanıma gelmiş olan alay, tabur kumandanı Yüzbaşı Ata Efendi bütün taburuyla bu bölüğü takviye ederek 261 rakımlı tepe üzerinden düşmana taarruz etmesini emrettim. Cebel bataryasına Su Yatağında mevzi aldırarak düşman piyadesi üzerine ateş açtırdım. Dereye saptığından biraz geciken diğer bir taburu, kumandanı üzerinden açılarak taarruza iştirak etti. Bundan sonraydı ki alay kumandanına bütün alayı ile benim tevcih ettiğim istikametlerde düşmana taarruz etmesini emrettim.

-Zât-ı âliniz o esnada nerede bulunuyordunuz?

-Ben de bataryanın yanındaydım.

-O bizim ilk alay saat kaç sularında taarruza başladı?

-...ıncı alayın taarruza başlaması, durun size söyleyeyim, (Defterine baktı ve) öğleden evvel saat on raddelerindeydi. O esnada ... ıncı fırkaya mensub süvari zabitanından Mülazım-ı evvel Mehmed Salih Efendi yanıma geldi ve ... ... ıncı alayın Kocadere garbındaki sırtlardan (Kemal Yeri) üzerinden düşmanla muhârebeye başladığını haber verdi. O zabitle mezkur alay kumandanına, düşmanın sol cenahına taarruz etmekte olduğumu, ... ıncı alayın da karşısındaki düşmana taarruz etmesini, henüz Bigalı civarında bulunan Ondokuzuncu fırka kısm-ı küllîsini Kocadere istikametine celb edeceğimi, bu emri kendisine isal eden süvari mülazımı Salih Efendi’yi tekrar nezdime iade etmekle beraber benimle daima irtibatı muhafaza etmesini, muhârebeyi “Conk Bayırı”ndan idare edeceğimi emrettim, bildirdim. Bigalı’da bulunan fırka erkân-ı harbine de emir atlısıyla bir emir gönderdim. Dedim ki: İzzeddin Bey: Alay ... Maltepe’ye takarrüb etmesin. Sıhhiye bölüğü Kocatepe’ye gelsin. (Hepsi) Alay ... Kocadere şarkına takarrüb etsin. Ve bu raporu üçüncü kolordu kumandanına veriniz.

-O raporu, askerî bir mahzur görmüyorsanız, istinsah edebilir miyim efendim? Çünkü harb meydanında hemen o müdhiş vak’alar cereyan etmekte iken şiddet ve heyecanla yazılmış canlı ve kıymetli bir harb tarihi vesikası olurdu.

-Hay hay, bunu verebilirim, yazınız.

-Buyrun efendim.

 

ÜÇÜNCÜ ORDU KUMANDANLIĞI’NA

Arıburnu şimalindeki sırtlar

12 Nisan, Saat 10, dakika 24 evvel.

Düşmanın karaya çıkmış bulunan piyadesi Arıburnu ile Tabatepe arasında bir buçuk kilometre kadar bir cebhedeki sırtları işgal etmiştir... inci alay düşmanı şark cebhesinde sekiz yüz metre mesafede işgal ediyor. Düşmanın tamamen sol cenahında altı yüz metre mesafeden taarruza başladım. Yalnız piyadeden ibaret olan düşmanı bir alay tahmin ediyorum. Muhârebe devam ediyor. Bir saat kadar ateş muhârebesinden sonra düşmanın 261 rakımlı tepeye kadar ilerlemiş olan kıtaatın ric’ate başladığı görüldü. İşte raporun size verebileceğim kadar kısmı bu. Yine hikayemize devam edelim, olmaz mı?

... inci alay, verdiğim emir üzerine şiddetle takib ediyordu. ... ıncı alay kumandanından emrimin alınıp alınmadığına dâir ber haber gelmedi. Bununla beraber gerek bizzat, gerek yanımdaki zabitlerden tarassud için ileri gönderdiklerimin netice-i tarassudumuzdan bu alayın da taarruz etmekte ve ilerlemekte olduğunu anladım.

-Peki, Paşa Hazretleri. Böyle bu kadar şiddetle Hücûm eden düşmanı bu kadar süratli bir sûrette ric’ate mecbur eden âmiller nedir? Değil mi?

-Evet, bu suali sormakta hakkınız var. Arz edeyim. Şimdi saat on birbuçuk. Ondan sonra taayyün eden vaziyet bence şuydu: Düşmanın karaya çıkmış olan kuvveti sekiz taburdan fazlaydı. Şimdi bu sekiz taburluk kuvvet kendisiyle gayr-i mütenasib, gayet geniş bir cebhe üzerinde 261’e kadar şimalen ve Kemal Yeri’nin bulunduğu sırtların garb yamaçlarına kadar şarken ilerleyebilmişti. Fakat bu uzun cebhe hattı, ziyade manialı bir takım derelerle kesik bulunuyor da bu sebeble düşman kendi cebhesinin hemen her noktasında zayıftı. Conk Bayırı şimalinde mevzi alan ... ıncı fırkanın seri cebel bataryası Arıburnu ihrac noktasını ateş altına aldığı için düşmanın henüz ihrac etmeye devam ettiği kıtaatın ihracı hem müşkilâta hem de teehhüre uğradı... inci alayın Conk Bayırı ve Su Yatağı hattından 26 istikametinde ve dar cebhe ile kesif olarak düşmanın pek nazik ve mühim olan sol cenahına yüklenmesi, iki taburdan ibaret olan ... inci alayın da Merkeztepe istikamet-i umûmîsinde geniş cebhe ile düşmana atılması düşmanı ric’ate mecbur etmiştir. Fakat bence bu tabiye vaziyetinden daha mühim olan bir âmil vardı ki o da herkesi öldürmek ve ölmek için düşmana atılmıştı. Bu öyle alelade bir taarruz değil, herkesin muvaffak olmak veya ölmek azmiyle harekete teşne olduğu taarruzdur. Hatta ben, kumandanlara şifahen verdiğim emirlerde şunu ilave etmiştir:

--Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar kaim olabilir.

Bu sözler paşanın göğsünden o kadar azimle çıkıyordu ki muhakkak kumandan o günü hayalinde tekrar yaşıyordu. Çünkü ben de heyecanlanıyordum. Muhârebe vasıtaları ne kadar ilerlerse ilerlesin, her şeyin fevkinde yine rûh azminin, bir gaye uğruna fedakârlık etmenin bulunduğuna inanıyordum.

-Şimdi bu böyle. Efendim? Fakat akşama kadar daha çok zaman vardı. Bu sıralardaydı ki ... fırka kumandanından haber getiren bir zabit düşmanın Kumtepe’ye kuvvet ihracına başladığını ve orada kuvvetimiz bulunmadığını ... inci fırkaca bu cihetin nazar-ı dikkate alınmasını, ... inci fırka kumandanının tekmil kuvvetleriyle Kirte’ye gittiğini bildiriyordu.  Kumtepe, Kilidülbahr’e en yakın ve pek müessir bir noktadır. Burasını müsamaha etmek bütün maksadları zıyâ’a uğratabilir. Binaenaleyh derhal hatırıma gelen şey, Arıburnu’nda muhârebeye iştirak eden kuvvetleri taarruza devam ettirmek ve fırka kısm-ı küllîsiyle bizzat Kumtepe’ye yetişmek oldu. Buna dâir icab eden emirler verildi. Fakat bizzat fırka kısm-ı küllîsine mülâki olmayı tercih ettiğim için hemen hareket ettim.

Kumandan hemen hareket ediyor ve Kocadere’de ... inci alaya, ondan sonra da ... inci alaya mülâki oluyor. Öğleden sonra saat bir raddelerinde Maltepe’ye yaklaştığı sırada bazı seslerin kendi ismini çağırmakta olduğunu işitiyor. Seslerin geldiği tarafa yaklaşıyor. Bakıyor ki kolordu kumandanı Esad Paşa ve maiyeti erkân-ı harbiyesi, müşârünileyhe gelmiş olan son raporu okuyor. Ve görüyor ki bu rapor aynı zamanda kendisine de aittir ve biraz evvel gelip düşmanın Kumtepe’ye çıktığını haber veren zabit bu raporun mealini söylemiştir. Halbuki okuduğu tahrirî rapora nazaran düşmanın Kumtepe’ye çıktığı doğru değildir.

-Bakınız bu raporun şifahen tebliğinde bir “Kumtepe’ye asker çıktı” cümlesinin ilavesi  bütün taktik kararlarını değiştirebiliyor ve hem pek mühim sûrette değiştirebiliyor. İş bu sûretle anlaşıldıktan sonra kolordu kumandanı Paşa Hazretleri kararımı sordular.

Mustafa Kemal Paşa da tekmil kuvvetle Arıburnu’ndaki düşmana taarruza devam edeceğini arz ediyor. Kolordu kumandanı paşa kabul ediyorlar ve Mustafa Kemal Paşa derhal yanından ayrılıyor, muhârebe meydanına geliyor. ... inci alayı ... inci alayın solundan düşman sağ cenahı aleyhine taarruza geçiriyor. İhtiyatlarını, sahra bataryasını lazım gelen yerlere yerleştiriyor. Kendi de sağ cenaha gidip oradan muhârebeyi idare ediyor. Bizimkiler o kadar ilerlemişler ki düşman ric’ate devam ediyor. Hatta kısmen sandallara binmekle bile iştigal ediyormuş. Fakat akşam olmuş. Gecenin hululüne kadar muhtelif emirlerle Hücûma sevk edilmiş olan cüz-i tamkumandanları, fırka kumandanının ısrarı üzerine ta ki düşman tamamıyla tard edilsin diye savletlerine devam etmişler ve pek de muvaffakiyetli Hücûmlarda bulunmuşlarsa da düşmanı kâmilen sürememişler.  Gece de pek ilerleyince muhârebe kesilmiş. Bu ân-ı sükunet fırsatında düşman karaya yeniden asker çıkarmakta devama başlamış.

-Demek ki, dide Paşa, 12-13 gecesi vaziyet hakkında hiçbir taraftan sahih malumat alamıyorum. Gece karanlığından dolayı manzara-i harbi gözümden kaybediyorum. Ve vaziyeti etrafıyla anlayabilmek için sabaha kadar cebheyi bizzat dolaşıyor, oradan telefon merkezi yapılmasını emrettiğim Kocadere’ye geliyorum. Orada vakıf olduğum yeni vaziyete göre sağ cenahtaki ihtiyat kuvvetlerini alıp merkeze vusul cenaha yaklaştırıyorum. Ve kendim de bilahare Kemal Yeri ünvanını alan merkezden muhârebeyi idare ediyorum.

-Muhârebenin yalnız bir gününü dinlemek içime halecanlar, coşkunluklar, her adımda bir fışkıran binlerce beklenmedik zorlukların ağırlığı doluyordu. Sordum ki:

-Arıburnu vekayii yalnız bundan mı ibarettir?

Paşa bütün rûhumda dehşetler uyandıran o boğuşma sahnelerini, o kan ve barut kokan manzaraları keşf etmiş, tecrübeli bir adam temkiniyle gülümsedi.

-Ne o, yoruldunuz mu? Daha bu, vak’anın başlangıcıdır. Benim Arıburnu’nda 12 Nisan dahil gününden 4 Mayıs dahil gününe kadar 23 günlük Arı Burnu Kuvvetleri kumandanlığım ve ondan sonra da bütün cebhenin sağ cenahında tekrar yalnız ... ıncı fırka kumandanlığım vardır. Bu müddet zarfında birçok vekayi-i harbiye cereyan etmiştir. Biz yalnız en mühim günleri işaret edebiliriz.

Ve önünde duran sigara paketini uzattı. Bir sigara daha yaktık. İkimizin de küllüğü dolmuştu. Paşa çıngırağı da çaldı. Arkamdaki mahmuz şıkırtısına “Çocuk, bize iki iki kahve daha yapın. Sonra da şu sobanın ateşi sönmesin” dedi.

-Paşüstüne Paşam.

Ve biz yine başladık.

Düşman 13 Nisanda yani geceden beri ihracına devam ettiği kuvvetlerle yeniden birinci hattını takviye ediyor ve evvela sağ cenahımıza, sonra da sol cenahla merkezde bulunan kıtaatımıza fâik kuvvetlerle taarruza geçiyor. Fakat kıtaatımız fâik düşman kuvvetinin süngü Hücûmundan kendini korumak şartıyla arada bir mesafe  muhafaza etmek üzere mağlubiyetten sıyanet ediliyor. İşte bu sûretle 23 Nisan günü mağlub olmadan kazanılıyor.

Paşa dedi ki:

-Bu, askerimizin en mühim sûrette fedakârlık, kahramanlık demeyim, çünkü Türklerin bundan daha kahraman oldukları, daha fazla fedakârlık gösterdikleri günleri hatırlıyorum, her halde benim için askerimizin sebat ve metaneti zabitlerimizin olsun, kumandanlarımızın olsun cesareti, azmi sayesinde kazanılmış mühim bir gündür. Diyebilirim ki benim en nâmüsaid vaziyetim 13 Nisan günü idi. Çünkü beş İngiliz livasına karşı duran kuvvetim dünkü yani 12 Nisan günkü şanâver şedid savlet ve taarruzlarla mühim zayiata uğrayan ... inci alaydan ikişer taburlu olan ... ve ... inci alaylarla, gayr-i kabil-i istifade bulunan ... inci alaydan ibaretti. Hakikaten 12 Nisan muhârebesiyle Arıburnu cebhesi muvaffakiyatının temelini kuran, İngilizlerin bu cebhede azmini kırıp planını mahveden bu kuvvetti. 14 Nisan günü daha iki alay kuvvetin taht-ı emrime gireceği anlaşıldı. Bunun üzerine düşmana tekrar taarruza karar verdim. 13-14 Nisan gecesini Kocadere köyünde geçirmiştim.Kat’i kararımı fecre yakın bir zamanda verdim. O zamanda ki düşman Kabatepe istikametinden Kocadere köyünü donanmasıyla ateş altına almıştı. İşte icab eden taarruz emri bu ateş altında yazılmıştır. Bu emir atlılarıyla cüz-i tam kumandanlarına gönderildi. Sonra ben de bizzat Kemalyeri’ne gittim. Saat yedi ile sekiz arasında sol cenah ve cebhede taarruza başlandı. Bundan sonra idi, sağ cenahda da kıtalarımızın taarruz hareketlerini görüyordum. Taarruz bütün cebhe üzerinde muvaffakiyetle devam ediyordu. Düşman Kanlısırt’ta firar sûretinde ric’ate başlamıştı. Kırmızısırt’ta da düşman ric’ate başladı. Saat 10’dan sonra idi, sağ cenahımız da düşmanı tazyike başladı. Ric’ate mecbur etti ve takibe koyuldu. Zeval sıralarında idi ki düşmanın Kanlısırt’ta ric’at eden aksâmından baki kalmış olanlar, Kırmızısırt’ta da en son ric’at ettikleri Avcı Hendekli mevziinde düşman efradı tüfeklerini bırakarak hemen heyet-i kâmilesiyle siperlerinin önüne çıkmış, şapka, beyaz mendil, bayrak sallayarak teslim olmak istiyorlardı. Bütün bu manzaraları Kemalyeri’nden ben ve bütün maiyetim dürbünsüz olarak seyr ediyorduk. Bu aralık fırka erkân-ı harbi İzzeddin Bey’den aldığım raporlardan, gerekse bizzat müşanedelerimden anlıyordum ki düşmanın Arıburnu şarkındaki sırtlarda hiçbir eser faaliyeti kalmamıştır. Sağ cenahımız karşısında düşman efradı sahile iltica etmiştir. Yalnız ric’at noktasına uzak kalan düşmanın Kanlısırt’la Kırmızısırt’taki vaziyetlerinden dolayı Merkeztepe’de kalmış olan aksâmı da sağ cenahımızın Kömürkapı Deresi ve Bomba sırtlarına kadar ilerleyerek bilhassa Yükseksırt’ta aldıkları hakim vaziyetten dolayı çekilemiyorlar. İster istemez sebat gösteriyorlardı.

Düşmanın esal sebatı Yükseksırt’ın garbında ve Haintepe’de görülüyordu. En nihayet gece hulul edince kıtaatın fevkalade yorgun olduğu da anlaşılması üzerine kazanılan muvaffakiyetle iktifa olundu. Muhârebe tevkif edildi, tutulan, kazanılan hatlarda tahkimat icra etmeleri emri verildi.

15 Nisan günü görülen vaziyet şu:

Düşmanın sağ cenahımız karşısında Yükseksırt’ın sahile müteveccih kısmında, Kömürkapı Deresi içinde yamaçlara tutunmuş bir halde, buna mukabil bizim kıtalarımız, Cesarettepe’deki düşman tepenin hatt-ı balasında, bunun karşısındaki kıtalarımız da Edırni Sırtı’nda Kırmızı Sırt ve Kanlısırt’taymış. Hatt-ı bala tekrar düşman tarafından elde edilmiş ve buna mukabil kıtalarımız mezkur hatt,ı balanın şarkında ve karşısında mevki tutmuş. Düşman gündüz de ihraca devam ediyormuş. Karaya çıkarılan düşman kuvvetleri ileriye sevk edilerek hatlar takviye ediliyor, hatlar takviye edildikçe umûmî vaziyetini tashih edebilmek için cebhenin bazı noktalarında faaliyette bulunuyormuş. Bu faaliyetler sırasında Kanlısırt cihetinden sol cenahımızı sabahdan beri tazyik etmekteymiş. Bu taarruzu tevkif edilmiş. O gün düşmanın dokuz nakliye gemisinden karaya dökülen askerinden başka sekiz nakliye gemisinin daha ufuktan kıyılara doğru yaklaşıp büyümekte olduğu görülüyormuş. Bizim birinci hattımız düşmanın iki yüz üç yüz metre karşısında bulunuyormuş. Bu sûretle gittikçe tekasüf eden düşmanın karşısında beklemektense kat’i neticeyi kazanmaya kifayet edecek kadar kuvvet celb için Mustafa Kemal Paşa mâfevk kumandanlara maruzatta bulunmuş. İstediği kuvvetleri alınca cebhesi genişlediğinden muhtelif kumandanlarla daimi münasebatta bulunmak zorlaşmış. Onun için cebhesini muhtelif mıntıka kumandanlıklarına ayırmış.

16 Nisan: Düşman sağ cenahımıza taarruz teşebbüsünde bulunmuşsa da durdurulmuş.

17 Nisan’da sağ cenahtaki siperlerimize düşman taarruz etmiş. Fakat kıtalarımızın mukabil süngü Hücûmlarıyla geri püskürtülmüş. Fakat tamamıyla yerleşen düşmanın yeniden mühim bir Hücûma kalkışacağını muhtemel gören Mustafa Kemal Paşa taze kuvvetlerle düşmandan evvel düşmana vurmayı kararlaştırmış. O zaman mıntıka kumandanlarını Kemal Yeri’ne nezdine celb edip şifahi talimatta bulunmuş.

O gün maiyetinde bulunan erkâna karşı söylediği sözlerden bazı kısımlarını bize vermesini kumandandan rica ettim. Ve şunları ladım: Taarruz emri vermeden evvel Mustafa Kemal Paşa rûhlara hitab etmekten pek kuvvetli neticeler bekliyor. Onun için diyor ki:

“Düşmanın altı günden beri iki defa taarruz ederek sarstığımız ve arazinin menaatından dolayı neticeye kadar şiddetli takib edememek yüzünden barınabilen aksâmı himayesinde çıkarmakta olduğu ve fakat şimdiye kadar mahvettiğimiz kuvvetlerinin iki fırkadan fazla olduğu anlaşılmıştır. Seddülbahir’de Kumkale cihetinde de hal hemen aynı olmuştur. Karşımızda bulunan düşmanı bire kadar hepimiz ölerek behemehal denize dökmek lazım olduğu kanaat-i vicdaniyesindeyim. Vaziyetimiz düşmana nazaran zayıf değildir. Düşmanın kuvve-i maneviyesi tamamen mahvolmuştur. Mütemadiyen siper yapmakla kendisine bir melce aramaktadır. Siperleri civarına birkaç mermi düşmekle derhal kaçtığını kendi gözlerinizle gördünüz. Düşmanı büsbütün kaçırmak için daha çok teemmüle lüzum yoktur. İçimizde ve kumanda ettiğimiz askerlerde Balkan hicaletinin ikinci bir safhasını görmekten ise burada ölmeyi tercih etmeyenlerin bulunacağını kat’iyen kabul etmem. Şayed böyleleri olduğunu hissederseniz, derhal onları kendi ellerimizle kurşuna dizelim. Şimdiye kadar ihraz ettiğimiz muvaffakiyeti tamamlamak için taht-ı emrime verilen taze kuvvetler hatt-ı harbe vasıl olmaktadır.”

Ve rûhları bu hitabla dolan kumandanlara, edecekleri taarruz hakkında lazım gelen emirleri veriyor ve tertibatı da kolordu kumandanlığına arz ediyor. Kararı oraca da tasvib görüyor. Bunun üzerine 18 Nisan taarruzu vuku buluyor ki onun neticesinde husule gelen vaziyet, Paşa’ya nazaran o günden sonraki hareketlerin hiç birisiyle “kabil-i tebeddül olmayan vaziyet”tir.

Şöyle ki: Saat beş-i evvelden itibaren bir taraftan topçularımızın ateş açmasıyla, diğer taraftan müteâkiben yeni gelmiş olan ... alayının Boyun ve Merkeztepe’ye doğru ilerlemeye koyulmasıyla bütün cebhe üzerinde topçu ve piyade muhârebesi başlamış oluyor. Düşmanın karada yalnız bataryası varmış. Kıtalarımızla düşman hatları arasında mesafe pek azaldığı için düşman bataryaları piyademiz üzerine hiçbir tesir yapamıyormuş.

Yalnız düşmanın harb gemileri, bilhassa Kabatepe cihetinden muhârebe hatlarımızın gerilerini şiddetli ve devamlı ateşler altında bulundurmaktan bir an hâli kalmıyormuş.

Paşa’dan kendisine bu muhârebeyi nereden idare ettiğini sordum: “Ben bu muhârebeyi Kemal Yeri’nden idare ediyorum” dedi. Çünkü o yerden bütün düşman mevzilerini, sağ cenahdaki bazı kısımlar müstesna olmak üzere bütün düşman mevzilerini, sonra da hemen bütün kıtalarımızın hareketlerini göz altında bulundurabilmesi mümkünmüş.

Paşa dedi ki:

-Düşmanın şiddetli piyade ve mitralyöz ateşleri karşısında ... inci alayın taarruzu betaetle ilerlemekteydi. Yalnız cebelden ibaret olan topçumuz düşman siperleri üzerine endaht ederek piyademizin ilerlemesini himaye hususunda pek ziyade, ama fevkalade ziyade çalışmaktaydı. Sol cenah kuvvetlerimizin taarruzu da görülmeye başladı. Saat 6.45-i evvelde ... inci alayın gerisinde bulundurulan ... inci alayın kısm-ı küllisi Merkeztepe istikametinde ... inci alaya takrib edilmişti. Sol cenah kuvvetlerimizin daha ciddi taarruz etmesini, sağ cenah kuvvetlerimizin de taarruzla ... inci alaya muavenette bulunmasını emretti. Fakat saat 10.30 –i evvele kadar devam eden safhada düşmana pek müessir olamamakta bulunduğumuzu görüyordum.”

Bunun üzerine tertibatta birçok teferruata müdaheleye lüzum görmüş. Bu babdaki emirlerinin kumandanlara vü

20/7/2008

ÇANAKKALE (YENİ MECMUANIN FEVKELADE SAYISINDAN ALINTILAR ) 11

ÇANAKKALE DESTANI

 

24-25 Mayıs 1331 gecesi Arıburnunda merkez cebhesinde şehid düşen Ömer Oğlu Mustafa Boyabad tarafından tertib olunub merhumun üzerinde bulunan destandır.

1

Üç yüz otuz. Sözüm Hakk’ın kelamı.

Padişahın geldi büyük selamı.

Enver Bey’in düşman kırmak meramı.

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

                                  2

Eûzü besmele çektim çıkarken

Köye baktım şöyle yüksek bir yerden

Karargâha koştum üç günde erken

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

                                  3

Kumandan emrini verdi bir gece

Anadollulardan layıktır nice

Yiğitler şehâdet şerbetini içe

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

                                  4

Rumeli toprağı yoğrulmuş kanla

On alınır ancak verilen canla

Herkesi yüreği çarpıyor şanla.

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

                                  5

Kurşunlar atıldı düşmana karşı

Şehidler buldular göklerde arşı

Gaziler döktüler hep sevinç yaşı

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

                                  6

Düşmanın gür sesli büyük topları

Delik deşik etti toprağı, yarı

Korkak Firenklerin yokmuş hiç arı

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

                                  7

İngilizler Firenke dostmuş diyorlar

Bir kötü kötüye elbet uyar

Onlara bu meydan gelecek pek dar

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

                                  8

Çanakkale’yi siz sandınız boştur

Davulun sesi de uzaktan hoştur

Saptığınız bu yol bir dik yokuştur

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

                                  9

Arıburnu! Hani topların nerde

Gazilik arzusu var hangi serde

Şehidlik göktedir gazilik yerde

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

                                  10

Ben yorgun değilim içim bir tufan

Müslümandan var mı savaştan kaçan

Türkten dünyaya al bayrak açan

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

                                  11

Arıburnu haydi toplar gürlesin

Ey düşman kaçma tavşan mı nesin

Bir Hücûmda hemen kesildi sesin.

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

                                  12

Zırhlıların gitti deniz dibine

İlk Hücûmdan sonra ya bu kaçış ne

Kaç durma girerse fırsat eline

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

                                  13

Çanakkale’yi hiç verir mi Türkler

İstanbulumuzu alacak bir er

Var mıdır dünyada, nerde o asker

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

                                  14

Boyabatlı Ömer Oğlu Mustafa

Yazdı bu destanı girerken safa

Muradı gitmektir arşı tavafa

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

 

YÜZBAŞI EMİN ÂLÎ BEY’LE MÜLAKAT

Buzlu camlardan yapılma bir bölmenin tahtalarına rabtiyelerle tutturulmuş, cidden nefis, kabartma bir Çanakkale haritasının karşısındayız. Onu Almanlar yapmış. Ömrümde ilk defa olarak bu kadar canlı bir harita görüyorum.

Tarihimizde misilsiz bir şeref sahifesi hazırlayan o gaza topraklarını ta payitahta kadar bir tayyareden seyrediyorum hülyası içindeyim. Buna, yanımdaki zabitin mülahazaları da eklenince hayalim büsbütün genişliyor. İsmini bazı makalelerin altında okuduğumuz bu adam, ince, kıvrık ve siyah bıyıklı, zayıf fakat kırmızı simalı, koyu mavi gözlü bir genç. Kaşlarının üstüne doğru inik kalpağının kenarlarında kıvırcıklaşan uzunca siyah saçları var. Düzgün söylemeye, uzun ve hararetle anlatmaya dikkat eden edebiyat meraklısı bir zabit. Göğsünün sağ tarafında kırmızı harb yıldızı, kalbinin üstünde dör beş madalya kurdelası, izahatına devam ettikçe yükselip iniyor.

Evvela İngilizlerin desiseleriyle Kumkale tarafına atılan Fransız kıtalarının sergüzeştini dinliyorum. Ve çektikleri zahmeti gözlerimle görüyorum. Çünkü harita Kumkale tarafını şöyle gösteriyor: Arızalı, tabii bir toprak sedden, bir toprak duvardan sonra açık bir elin parmak aralıkları gibi sularla sazlıklar ve bataklıklarla dolu!

Emin Âlî Bey diyor ki:

-İşte bu havalide kuvvet alamadıkları için Fransızlar bizden dehşetli bir darbe yiyorlar ve darbe altında kahrolup denize dökülüyorlar.

Şimdi Hücûmun ikinci safhasına geçiyoruz:

Seddülbahir ciheti. Burası haritadan anlaşıldığına göre Anadolu tarafındaki tabyalarımızdan açılacak şiddetli müdafaa ateşlerine karşı hemen hemen tamamıyla mestur ve nisbeten en az tehlikeli bir mıntıka. Tabii oraya hâlisüddem İngiliz çıkarılmış.

Yine Emin Âlî Bey diyor ki:  Seddülbahir’den çıkan İngilizler kirte istikametinde ilerleyerek Alçıtepe mevkiini tutmak istiyorlardı. Fakat şiddetli müdafaalarımızdan dolayı  arzularına muvaffak olamıyorlardı. Sonra kıtalarımızın karşısında kıtalarıyla teşkil ettikleri duvarı yarıp kırarak bizim sağ cenahımıza yüklenmek teşebbüsünde bulundular. O da muvaffakiyetle neticelenmedi.

Sonra Arıburnu cebhesine geçtik. En sarp ve en dik arazi o idi ki İngilizler ancak Avustralyalılara orasını terk etmişler.

Arıburnu’ndaki düşmanlar Koceçimen Tepesini tutmak isterlermiş. Fakat bizim orada bulunan kuvvetlerimiz de bunlara fevkalade bir azimle mani olurmuş. Binaenaleyh düşman hattı ancak sahilde barinabilmiş.

Nihayet Çanakkale muhârebelerinin Anafartalar vekayiine geçtik. Oraya İngilizler ve Avustralyalılar beraber Hücûm etmişler. Lakin bizim mukabil taarruzlarımıza dayanamayarak Küçük Kemikli Gölü yahut Tuzla Gölü, Anafarta Limanı etrafındaki Küçük Kemikli  ve Büyük Kemikli burunlarının arasında bulunan açık sahaya düşmüşler.

İşte denizleri, derinliklerin nisbetine göre en açık maviden en koyu maviye kadar değişen sahillere adalar etrafındaki taşlıklar ve tepelikler akseden, yeşil dağları gayet uçukırmak suyu maviliklerine yahut sarı sarı yollarla canlanan bu güzel harita önündeki muhatabımdan şu hülasaları topladıktan sonra duvar kenarındaki koltuğa oturdum. Gayet yüksek tavanlı küçük ve loş odaya koskoca bir demir soba haddinden fazla sıcaklık dolduruyordu. Emin Âlî Bey yandan açma pencereyi araladı. Yazıhanesinin üstündeki paketten bir sigara aldı. Bir de bana uzattı ve gezine gezine dedi ki:

-Çanakkale muhârebelerinin deniz kısmına ve bu kısmın safahatına vesaikle temas ediyorum. Bu itibarla denize ait bütün malumatım yalnız görerek değil, bilerektir. Şimdi ister misiniz denizi hülasa edeyim?

-Lütfen efendim; teşekkür ederim!

-Estağfirullah... Şimdi efendim, İngiliz ve Fransız filoları Boğaz önünde Temmuz ayından itibaren tahaşşüd etmeye, aynı zamanda Boğazı tarassud ve abluka altına almaya başladılar. Herkesçe malum olan birçok safhalar geçtikten sonra evvela medhal istihkamlarını, sonra da dahilî istihkamları düşürmeye çalıştılar. Medhal istihkamlarımız dünyanın en kuvvetli, en kudretli bu iki filosuna, yani Fransız ve İngiliz filolarına karşı, öyle değil mi efendim, vazifelerini ifa ettikten başka uzun bir silsile-i müdafaa açmak sûretiyle de tetvic ettiler. Bundan tamamıyla emin olun, her türlü düşman tefavvukuna rağmen medhal bataryalarımızın gösterdiği sabır, gösterdiği sebat, kendileri için ebedî bir şerefe vesile olmuştur. Dahil hatlarımızı teşkil eden istihkamlara gelince, bunlar medhalin kendilerine tevdi ettiği vazifeyi daha yüksek bir şeref ve rûhla ikmal etmişlerdir. Türk tarihinde şayan-ı dikkat bir dönüm noktası teşkil eden Beş Mart’ı memlekete ibda ve ihda etmişler, Çanakkale’de yeni bir safha-i muharebat açmışlardır.

17 Mart 1915’de Bozcaada’ya gelen Hâmilton 18 Mart’ta uğradıkları hüsranı, hezimeti  nazar-ı intibahına alarak berrî ve bahrî bütün kuvvetlerin kendi kumandasına tevdi’ini, sonra daharekat-ı bahriyenin kara muhârebeleriyle tevhidini muvafık görmüş, bunu Londra’ya da bildirmişti. İşte malum, kara muhârebeleri 12 Nisan’da başlıyor. Ve bu uzun müsaraa devri tahliye saatine kadar hep Türk silahına şerefbahş eden bir şekilde devam etti!

-Bu kara muhârebeleri esnasında size nerelerde bulunuyordunuz efendim?

-Bendeniz...

-Estağfirullah..

-Kara muhârebeleri esnasında kavgaların en çok inkişaf ettiği ve gayet garib safhalar arz ettiği Arıburnu ve Seddülbahir cebhelerinde bulundum. Buralarda gördüğüm her şey, Türk ordusunun başında sevk ve idare eden hakim bir kumanda heyeti bulundukça, askerlerimizin atalarından levrus bütün harb ve fedakârlık seciyelerini onlar gibi yaratacaklarına dâir parlak parlak menakıbdır. Evet, size onlardan birkaçını arz edeyim.

-Büyük bir hazla dinlerim efendim. Lutf edin...

-Mesela Arıburnu’nda yapılan gayet şiddetli bir Hücûmdan üç gece sonra Kanlısırt’ta en ileri mevzie gitmiştim.

-Kanlı sırt ismini o yere neden vermişler. Harbden evvel mi, sonra mı?

-Harb esnasında.. ne evvel, ne sonra. Kanlısırt Avusturalyalıların bizden en çok dayak yediği bir sırttır. İleri mevziinde, takım kumandın bizimle düşman siperleri arasında bulunan sahadaki çukurlardan birinde inilti halinde boğuk bir sesin işitilmekte olduğunu söyledi. Açıkgöz, çevik iki keşşaf nefer göndermesini söyledim. Ve bu merakla hadiseyi takib ettim.

Emin Âlî Bey sigarasını tablaya bastırdı. Durdu. Ellerini yazıhanesine dayadı.

-Keşif kolu, dedi, daha hazırlanmamıştı bile. Anadolu lehcesiyle “Amanın arkadaşlar, düşman bombalarıyla geliyor” diyen bir feryad işittik. Pek heyecanlı bir şeydir beyefendi, la... hemen bir tenvir tabancasıyla aydınlattığımız o saha üzerinde gördük ki kuvvetli bir Avustralya taarruz kolu ilerlemekte... Neyse, şiddetli bir ateşle bunları siperlerine koyuverdik. Ama harfiyyen böyle olmuştur. Fakat bize semalardan gelen tatlı bir hitabeymiş gibi bu düşmanı haber veren o mechul askeri bulmak istedik. Gönderdiğimiz keşif kolu bize şu adamı getirdi.

Muhatabım, kırmızı kenarlı küçük bir siyah defterin lastiğini çıkardıktan sonra:

-Künyesini veriyorum. Vereyim değil mi efendim?

-Evet, evet kaydedeyim.

Ve okudu:

-Alay 47 kumandanı şehid Tevfik Bey’in boru neferi, Antalya’nın Kağnıcılar köyünden Sarı İbrahim oğlu Mehmet.. İşte bu Mehmet’i, son nefeslerini verirken getirdiler.. Bu nefer, üç gün evvel yapılan büyük Hücûmda düşman siperlerinin önünde yaralanmış ve gece karanlıklarının içinde sürüne sürüne ancak üç günde bizim sipere yaklaşabilmiş. Düşünün, müteaddid yaralardan sonra, birçok tehlikeler arasında gece karanlıklarında siperlerine kadar sürünen bu kahraman çocuk, hayatının son deminde kendine değil, fakat siperdeki arkadaşlarına unutulmaz büyük bir fedakârlık göstermiş, bize düşmanın baskınını bildirmişti. İşte beyefendi, Çanakkale muhârebelerine hakim olan sır, burada bu ölmeyen, bu büyük rûhtadır.

Çanakkale muhârebelerini yapan ordudan size dört örnek vermek isterim. Şimdi bir nefer tipi vermiştim. Bir de zabit tipi vereyim. Yine Kanlısırt’ta beş taksim altı Mayıs  Hücûmunu yapan cüz-i tamlardan... birinin (Yine defterini açıp okudu) Altıncı alayın ikinci kumandanı Yüzbaşı Hasan Fehmi Bey Hücûmun en şiddetli anında iki yerinden yaralanmıştı. Neferleri kendisini pek severdi. Bir kısmı etrafını aldı. Şehid Hasan Fehmi Bey (defterinde tekrar birkaç sahife açtı) Diyarbakırlıdır efendim. Okuyacaklarım da harfi harfine kendi ifadesidir. Etrafına alan askerlere “Çocuklar, benimle uğraşacak zaman değil; düşmana yumruğunuzu vuracak zamandır. Kuvvetli bir Hücûm yapın ki bölüğümün muvaffakiyetini göreyim. Ta ki gözüm açık gitmesin” demiş ve Hücûmunu kızıştırmak için kalkarken yeni bir mermiyle kalbinden vurulmuştu.

Yalnız Arıburnu’na münhasır kalmasın. Biraz da size Seddülbahir cebhesinden bahsedeyim ister misiniz?

-Tabii efendim, minnettar olurum.

-Burada Fransızlar 8 Haziranda, beş altı günden beri kesif ve şiddetli topçu ateşleriyle hazırladıkları kuvvetli bir Hücûmu baskın şeklinde yaptılar. Hedefleri, kerevizdere’yi aşıp da Alçıtepe’yi solundan tehdid etmekti. Bu Hücûmda infilak kuvveti gayet müdhiş bir obüsün duman ve toz bulutları içerisinde kaldık. Bulutlar sıyrılınca yanımda Altıncı Alayın Altıncı mülazım-ı evveli Ulvi Bey vardı. Yere düşmüştü. Yanına gittim. Baktım, bir obüs parçası ayağını almış, götürmüş. Dün yanımda gördüğünüz yüzbaşı yok mu?

-Evet, evet hatırlıyorum.

-İşte o. Bakınız bu kadar sakin bir adam. Hiç halinden ummadınız mı? O vakit doktorlar bir deriyle köküne bağlı olan bu ayağı kesmek istediler. Bilir misiniz ne yaptı?.. “Ama ayağımı kesmeyin. Sonra bölüğümün başına gidemem!”

Şimdi bir de erkân-ı harb zabiti vereyim Bey.. İkinci fırkanın erkân-ı harbi, şehid yüzbaşı Kemal Bey, maruf sima, değil mi efendim?

-hani tayyareleriyle Mısır’a uçan zabit!

-Evet, evet ta kendisi.. Yüksek rûhlu adam.. Bütün fırka cebheyi işgal etmiş, müdafaaya sarılmıştı. İki alayın birleştiği bir vadinin başında ufak bir gedik açan Fransızlar, iki alayı birbirinden ayırmaya çalışırken, bilir misiniz, Kemal Bey ne yaptı? Yaptığı şey, belki vazifesinin haricindeydi.. Şübhesiz böyle.. Fakat sönmeyen bir cidal ateşiyle eline geçirdiği bir makineli tüfeği vadinin altına koydu. Ve Fransızları ipe dizer gibi yere dizdi.. Bunlar ordunun muvazzaf zabitleri. Hiç unutmam.. Bir aralık Kumkale’ye gitmiştik. Yanımda bir ihtiyat zabit vekili vardı. “Efendim, kumkale’den birkaç motorbotla, geceleyin karanlıkta İngilizlerin sağ cenahına kaçarak bir baskın yapamaz mıyız?” dedi. Gelibolu’ya geçen Süleyman Paşa’yı, o dakikada nasıl hatırladım, bilseniz!...

İşte Bey, şu dört beş numune size gösteriyor ki Çanakkale baştan başa bir destandır, baştan başa bir aveng-i menakıb, baştan başa bir tarihtir. Temenni ederiz ki memleketimizin mütefekkirleri, ictimâiyyunu, bizdeki bu seciyevî lemaları parlatsın...

Bunun üzerine, nezaketli yüzbaşıyı kıymetli işinden daha fazla uzaklaştırmayı muvafık görmedim. Temennisine iştirak ederek yanından ayrıldım.

ALINTIDIR

20/7/2008

ÇANAKKALE (YENİ MECMUANIN FEVKELADE SAYISINDAN ALINTILAR ) 10

ÇANAKKALE’YE DAİR

Askerlerimizin ne âlî, ne bedî’ teşkilatı var. Asker olanlara malumdur ki akşamları alay kumandanları tarafından emr ü nehy ihtiva eder “divan” namıyla bir emr-i yevmî neşr olunur. Bunlara ahlaka ve askerliğin şecâat gibi, hubb-i vatan gibi, mertlik gibi, kahramanlık gibi, hubb-i vatan gibi mehasinine ait şeyler de derc edilir.

Kilidbahir’de, Dördüncü Alay Kumandanlığında bulunduğumuz kırk iki aylık müddet ârâmımızda yazdığımız bin seksen bu kadar divandan Yeni Mecmua’nın bu nüsha-i mahsusası mevzu’uyla münasebet alan bir tanesini aynen takdim eyliyorum.

Bu divan, nam-ı diğerle emr-i yevmî, İtalyanların üç yirmi sekiz senesi Nisanının beşine müsadif olan Perşembe günü icra eyledikleri bombardımanın ferdasında yazılmıştı.

 

Divan

Numara:...                                İçkale,  Dâire

                                                                  6 Nisan 328

 

Beş vakitte eda-yı salat ile zât-ı ecell ve a’lâya hamd ü sena ve nebî-i kerîm olan habib-i Hüda’ya salât ve tehâyâ ve padişah-ı dîn,i islama kemal-i ihlas ile dua tavsiye olunur. Şa’şaa-i şevketi bütün cihanı tutmuş olan Osmanlı saltanatının, tesis-i bina-yı azameti uğrunda müessisin-i muhteremesi olan padişahlarımızın masruf olan himmet-i celadeti şöyle bir mevki-i müstesna-yı infiradda bırakıldığı halde, yürekleri nur-i iman ve adaletle  dolmuş, elleri seyf-i sârim-i hamâsetle donanmış üç beş ashab-ı necdetin de hizmet-i meşkureleri görülmüştü. Padişahlarımızın, onların peyrevan-ı hamiyeti olan hanedan-ı saltanat efradının bir fikr-i dûrbîn ile tayin eyledikleri meslek-i müstakimde ibraz-ı kemal ile o vakte kadar dünya yüzünde misli görülmemiş bir nevi meslek-i askeriyeyi Yeniçeri Ocağı namıyla –tabir mazur görülsün- bayağı ibda’ettiler. Sultan Orhanı’ın biraderi Alaaddin Paşa gibi bir hakîm-i sâhibdehâ’nın delalet-i marifetiyle  727 tarihinde vücûda getirilen bu Osmanlı askeri iki yüz elli senelik tekemmülat içinde cihanın yegane askeri olduklarını akıllara hayret verecek fütuhat-ı azime ile isbat eylediler. Bu füyûzat-ı muzafferiyat şahzade-i civanmerd Alaaddin paşa’nın keramet-i irfanına atf olunur.

Dünyanın en maruf serdarları arasında bile ancak bir iki misline tesadüf olunabilen Monte Kokoli gibi bir dahiye-i harb bile telifatının bir çoğunda bu yeniçeri askerinin meddah-ı kahramanîsi olmuştur.

Dünyada daimî orduların fevaid-i azimesini en evvel keşf ile askerlikte pek büyük bir inkılab-ı kemal gösteren Osmanlılar tertib eyledikleri böyle bir kuvve-i satvetin vaz’-ı nizâmatında da bir kudret-i harika izhar eylediler. Şahzade Alaaddin Paşa gibi âlînazarın dest-i maharetinden çıkmış olan bu vasıta-i kâhire-i harb, pek az zamanda şecâat-ı fıtriyesini kuvve-i şebabıyla mezc ederek en büyük kahramanlara sermaye-i mübahat olacak bir meziyet,i askeriyeyi haiz olduğunu Maltepe vak’asında isbat eden Şahzade Süleyman Paşa’nın dest,i celadetine düşmüştü.

758 tarihinde ise henüz tertib ve techiz edilmiş olan bu askerden güzide seksen kadar kahraman, içlerinde Ece Bey, Fazıl Bey, Timurtaş Bey, Aksungur Bey, İnce Balaban Bey gibi birkaç sahib-i irfan ve sinan da bulunduğu halde Şahzade Süleyman Paşa gibi bir mücahid-i âlîhimmetin keramet-i zekası olan bir iki sala tevdi-i nefs ile Anadolu’dan bugün muhafazasına memur olduğumuz bu kıt’a-i pake geldiler. O merdan-ı zaferşiârın derya üzerindeki bu serir-i revan-ı celadetini uzaktan temaşa edenler, sefine-i Nuh gibi bir vasıta-i necat ile Allah’ın şeriatı, beşerin saadeti bir taraftan diğer tarafa nakl olunuyor zannederlerdi.

İşte bugün düşmanın topuna, tüfeğine karşı sinelerimizle müdafaasına memur olduğumuzbu mukaddes yerleri teşkiline muvaffak oldukları o kuvve-i şekime ile zabt ederek bir tuhfe-i celadet olmak üzere bizlere terk ettiler. Meşhed,i mübareklerine çekildiler. Hâlâ meşhudumuz olan bu azim, azim kaleler.. ve müessir marifet, bu mebani-i medeniyet, o zaman ashab-ı himmetin ibkâ-yı nâmına delalet eder birer abide-i kemalat ve celadettir. O vakitler civarımızda şedaid-i ahkamını icra eden birtakım ahval-i zalimaneyi, Osmanlı askerleri seyf-i şecâatleri ile izaleye kudretyab oldular.

Bu mübarek topraklarda saadet-i beşeriyenin husulüne hizmet eylediler.

Karıyı koca ile, valideyi evlad ile göğüslerinden birbirine mıhlayarak Neronlara karşı yeni yeni şeytanpesendâne birer numune-i vahşet gösteren zalemeyi zûr-i bâzû-yi adl ile ortadan kaldırmaya hep askerlerimiz muvaffak olmuştu.

Osmanlıların bu himmet-i adilanesini gören mazlumîn ahali fev fevc onların cenah-ı re’fet ve emanetine dahil oluyorlardı. Acaba dünyada saadet ve adalete meftun olmayacak bir ferd tasavvuruna imkan var mıdır?  Varsa şeytanî bir fıtrata mâlikiyetle mesâib-i alemden zevk alacak kadar denîyüttab’ olanlardır.

Osmanlılar zuhurlarıyla beraber bulundukları mahallerde bir asr-ı saadet vücûda getirdiler. İnsaniyetin icabat-ı tabiiyyesi, düşmanlara muavenet olduğundan müessislerimiz mağlub olan bir fırkaya civanmerdane imdad ile isbat-ı fazilet eylediler. Ertuğrulzade odasında asılı olan Furkan-ı Mecid’i tebcilen sabahlara kadar dest ber sine-i tazim oldu.

Hükümet ve saltanatları adl ve şeriate bu kadar muvafık olan bir devletin muhatarat-ı bekası hatırımıza bile gelemez. Neş’etinde bu kadar azamet ve ulviyet mevcud olan bir hükümetin hamisi hafız-ı hakikattir. O dilaveran-ı eslafın yerlerinde şimdi bizler bulunuyoruz. Maksadımız satvet-i askeriyenin teâlisine, terakkisine delalet eyleyecek ne türlü vesait varsa ona tevessül ile eslafın hayrülhalefi olduğumuzu isbat eylemektir.

*

Dün, sekiz zırhlı, beş torpidodan ibaret olan düşman sefain-i harbiyesi Orhaniye, Ertuğrul, Kumkale, Seddülbahir istihkamlarını zevali saat on bir buçukta iki buçuğa kadar bombardıman etti. Beş yüz bu kadar mermi attı. Bu kalelerde bir asker şehid, bir at mord oldu. İstihkamat-ı mezkure düşmanın attığı mermiyatın ancak on altıda birini attı. Gemilerinde hasarat-ı azime îka eyledi. Askerlerimizin metanet-i kahramanisi her türlü sitayişin fevkindedir. O gün alayımız zabitan ve efradının da gözlerindeki şevk-i zafer, neşve-i galibiyet görülecek şeylerdendi.

İşte hissediyoruz ki düşman payitahtımızın bâb-ı şevketini zorlayıp kırmak istiyor.

Biz o bâb-ı âhenîni kırdırmayacağız.

İstihkamlarımızdan daha metin olan göğüslerimizi düşmanlarımıza karşı tutacağız. Her nefer için topunun, her zabit için bölüğünün başı bir mezar-ı şehâdet ve ihtiram olmadıkça, düşman karşısında daima bir kuvve-i kahire görecektir.

Biliyorsunuz ki bu milletin padişahları, şahzadeleri, uleması, hükeması, ağniyası, fukarası iktiza ettikçe kılıcı beline takar; tüfeği boynuna asar. Serîr-i ihtişamı bir hayme-i mehabete tercih eder, gazâya, cihada giderdi. Askerlik indlerinde eşref ve a’lâ bir meslek-i imtiyaz idi. Ya biz efradı böyle kahramanlıkla maruf olan o milletin varis-i haslet-i fedakârîsi olmayalım mı?

Asker, meâlîye nasb-ı nazar, mekârime vakf-ı can etmiş bir vücûd-i âhenindir. Değme sademat-ı teessür ile salabetine halel gelmez. Vekar ve temkinin timsal-i zîmehabetidir.

Asker, rikkat ve hikmete mukarin bir şecâat ve celadete meftûr, hıfz-ı vatan gibi levazım-ı galibiyet onun cebhe-i ulviyetinde, ciddiyet,i vaz’ında, azamet-i tavrında, reftar-ı levendanesinde aşina-yı serair olanlara manzurdur. Askerlik, bir şahs-ı manevi ise, onun rûhu itaattir. Askerlik bir sanat ise, onun en büyük kıymet-i sanatkâranesi yine itaattir.

Asker padişahın hadimi, milletin, vatanın muhafızıdır. Irz ve namusu, ümmeti, Ka’be-i ulyâ-yı ehadiyyeti, Ravza-i mutahhara-i ahmediyeti hıfz için can veren askerdir.

Askerliğin dünyada rütbe-i bülendi gazavat, ahirette serir-i izzeti şehâdettir. Bu arş-ı a’lâ meratibe vusul için çare-i yegane düşman karşısında sebat ve metanettir.

*

Alayımız, bir taraftan düşmana karşı ibraz-ı müessir şecâat, diğer taraftan da ihya-yı ilm ü marifet ediyor ve edecektir.

Devletimizin mertebe-i a’lâ-yı satvetinde icra-yı saltanat eyleyen bir Süleymanzamanın müessir celadetine Namazgah Tabyasında bir abide-i üstüvar olan Sarıkale’yi kütübhane ittihaz eyledik. Yüzlerce cild kitap tedarik olundu. Hubb-i marifet hususunda bir meyl-i celil ve cemil irae edildi. Cihanda en evvel kütübhane tesisi şerefini ihraz eyleyen Mısır hükümdaranından Suzisteros’dur. Mütalaanın deva-yı rûh olduğunu idrak ile bu müessese-i hayriyenin bâlâ-yı bâbına “Hazîne-i Edviye-i Rûh” ibaresini nakş ve hakk ettirmişti. Avrupa kıtasında ise en evvel böyle bir dârülkütüb ihdas eyleyen garibdir ki Bizasteras namında bir zalimdir.

Kilidbahir’de Ağır Topçu

Dördüncü Alay Kumandanı Kaymakam

MEHMED EMİN

 

 

Ağır topçu Dördüncü Alay için kitabhane ittihaz edilen:

SARI KALE

Namazgah istihkamının soluna düşen bu kal’a-i mehabetnümun, ateşli silahların avaze-i tahrîbi âfak-ı harbiyeye gereği gibi yapıldığı bir sırada güya ki o esliha-i ateşinin ıtfâ-yı lehîb-i şöhreti için kametnüma-yı müdafaa olmuş bir baru-yi sengindir. Bu vasıta-ı müdafaanın inşası, kudret-i siyasiye ve liyakat-ı harbiyece en büyük padişahlarımızdan olan Fatih’e isnad edilirse de bunun bala-yı medhalinde menkuş olan:

Kilid-i Bahr ki a’lâ oldu kule

Firengistan döndü cây-ı bûma

Felekden rûh-i kudsü dedi tarih

Zehî kufl dürr-i bahr oldu Rûma

-948-

kıtası bu iddianın butlanını isbat eder.

Vakıa Kilidülbahr’e elyevm Hazret-i Fatih’in mucizat-ı bâkıyye-i irfanından addolunacak bir iki kale, birkaç da esliha-i sakile vardır.

Asar-ı mevcude-i beşerî zir-i helake geçirmek kuvve-i muhribesi şanından olan asırlar koca padişahın metanet-i mücesseme-i efkarına bir abide-i üstüvar olan bu vesait-i harbiye ve müdafaayı elyevm hak ile yeksan edememiştir. Fakat her halde şahane bir dest-i maharet, Sarıkule’yi temelsiz olarak kenar-ı deryaya öyle bir sûrette vaz’ etmiştir ki dört yüz bu kadar senelik bir zaman, en ehemmiyetsiz bir tarafta en ufak bir arıza, en adi bir inhina-yı cüz’i bile vücûda getirmeye kudretyab olamamıştır.

Kulenin alt kaidesi geniş bir mahrut-i nakıs şeklinde olub üstü üstüvanedir. Duvarlarının sahnı sekiz metredir. Derunu kubbeli olup dâiren madar yedi penceresi vardır. Şimale müteveccih duvarının derununa taş basamaklı mahirane bir merdiven sıkıştırılmıştır ki kulenin üstü ile olan ittisali bununla temin edilmiştir. Üstünde hemen her iki pencerenin arasına tesadüf eyleyen mahalde taştan birer mazgal vardır. Nüzul eden müterakim suların seylanı için bir sanatkâr tahtın mahsul-i kalem-i âhenini olan seng-i haradan masnu sekiz aded mîzab mevcuddur. Hasılı Sarıkule cidden bir burc-i kıymettardır. Denize nazaran kulenin solunda ve asıl kale duvarının ucunda bir kabr-i harab vardır ki askerler, sahibinin revan-ı pakini tebcil için her akşam bir kandil yakarlar. Her türlü tecavüzden sıyanet için etrafını duvarla çevirmişler, dört köşesine tuğladan birer sütun inşa ve bu sütunlarla aralarını tahta parmaklıklarla imla eylemişlerdir. Denize müteveccih duvarın tam vasatına gömülmüş mermerden bir kitabe mevcuddur ki aynen aşağıdaki satırlar menkuştur:

Amel-i Pehlivan Mehmed bende-i

Sultan Bayezid fî semâne ve tis’îne ve semânemietin

 

11 Şubat 334

Dârülhilafetilaliyye Medresesi

Ve Galatasaray Mekteb-i Sultânîsi

Edebiyat Muallimi

MEHMED EMİN

ALINTIDIR

20/7/2008

ÇANAKKALE (YENİ MECMUANIN FEVKELADE SAYISINDAN ALINTILAR ) 9

ÇANAKKALE HARBİNİN PSİKOLOJİSİ

Bir harb birçok noktalarda eski harblerden farklıdır. Türk ise cian harbine tam manasıyla Çanakkale’de ve Galiçya’da karışmıştır. Kafkasya’da, Irak ve hatta Suriye’de cereyan eden muhârebeler, umûmî harbin irae ettiği hususiyetlere mâlik değildir. Oralarda hemen de eski harb tarzı hükümran olmuştur. Fakat Çanakkale’de Türkler dünyanın en kuvvetli ve en büyük adamlarıyla çarpışmışlar ve harbe ait ihtiraların her şekline göğüs germeye mecbur kalmışlardır. Binaenaleyh Türkün bugünkü harb karşısındaki rûhiyetini ancak Çanakkale’de bulabiliriz. Binaenaleyh Çanakkale harbinin psikolojisini tedkik edince Türkün bu harbdeki rûhiyetini de bulmak mümkündür.

Bugünkü harbin hususiyetleri birkaç noktada cem’ olunabilir:

1.Cesaret ve kahramanlığın ikinci dereceye düşmesi.

2.Fennî vesaitin birinci mevkiini işgal etmesi.

3.İstihkamların ehemmiyetten sukûtu.

Vaktiyle muhârebeler kahramanlık ve cesaret müsabakasından başka bir şey değildi. Tarafeynden hangisi daha kuvvetli, hangisi daha cesur ise galebeyi o taraf kazanırdı.  Hatta bu biraz hülasa edilerek denilebilir ki dünkü muhârebeler kumandanların cesaret ve kahramanlıklarına merbuttu. Sezar’ın, Annibal’ın, Napolyon’un, Timurleng’in askerî muvaffakiyetleri şahsî kahramanlıklarının eseridir. Çünkü ordular yekdiğerine yakın mesafelerden muhârebe ediyor, kumandanlar bizzat orduların başında yürüyordu. Bir ressam bütün bir muhârebeyi bir tabloda tersim edebiliyordu. Fakat bugün bir harb sahnesini dolaşan bir muhabir ortada ne asker, ne top, ne hayvan görebilir. Her şey gizlenmiş, sahne boş bırakılmıştır. Şimdi askerler karşı karşıya değil, yer altında birbirlerini görmeksizin muhârebe ediyorlar. Kumandanlar sahne-i harbden kilometrelerce mesafe geriden harekatı idare ediyorlar.

Evvelce en büyük muvaffakiyetleri kazananlar genç kumandanlardı. Onun için eski muhârebelerde genç kumandanların büyük bir kıymeti vardı. Gençler daha ateşin, daha cevval, daha faal oldukları için sahne-i harbde her türlü fedakârlığı göze alarak ileri atılır ve bir darbesiyle orduyu arkası sıra sürükleyerek muhârebeyi kazanabilirdi. Binaenaleyh cesaret muzafferiyetin başlıca âmillerinden madud idi. Halbuki bugün en büyük muvaffakiyetleri elde eden kumandanların ekseriyetle tekaüde çıkarılmış eski generallerden ibaret olduğunu görüyoruz. Feld Mareşal Leopold Dö Bavyer, Hindenburg, Ludondozef gibi. Çünkü bugünkü muhârebeler ateşin ve cevval gençlerden ziyade, hadisatı soğukkanlılıkla muhakeme edebilir generaller istiyor. Genç kumandanların ateşin faaliyetlerinin bugünkü harbde ne azim zarar ve ziyanları dâi olduğu bittecrübe sabit olmuştur.

Zafiyetin ehemmiyetten düşen bu âmil yerine yeni bir âmil kaim olmuştur: Fenni vasıtaların mükemmeliyeti. Bugün harbi kazandıran kumandanın cesaretinden ziyade topların, tüfeklerin, şömendöfer ve otomobillerin mükemmeliyetidir.

Zafer bu vesaite mâlik olan ve onları isti’mâl etmeyi bilenindir. Hindenburg Rus cebhe-i harbinde elde ettiği azim muvaffakiyetleri, demiryollarının kesret ve intizamı hasebiyle askerleri bir taraftan diğer tarafa kolaylıkla nakledebilmesi temin etmiştir. Topların kesret ve mükemmeliyeti düşmanın adedî fâikiyetini bile ehemmiyetten ıskat etmektedir. Binaenaleyh bugünkü harbde cesaret ve kahramanlığın yerine fennî alat ve vesait kaim olmuş, askerlerin yerini top, mitralyöz, humbara, telefon, şömendöfer, otomobil... işgal eylemiştir.

Bu harbin öğrettiği ikinci hakikat de, istihkamatın eski ehemmiyetini kaybettiğidir. Çanakkale Muhârebesi vuku bulmadan evvel Almanlar dünyanın en müstahkem kalelerini birkaç gün zarfında zabt ettiler. Liyej, Namur, Anvers gibi asrın son ihtiralarıyla mücehhez bulunan müstahkem kaleler Almanların kırk ikilik topları karşısında bir hafta bile mukavemet edemediler.

Bugünkü harb, eski muhârebelerde en mühim muzafferiyet âmilleri meyanına dahil olan bu iki rüknü ehemmiyetten düşürmekle beraber harbde maneviyetin oynadığı rol baki kalmıştır. Vaktiyle islam orduları yeni dinlerinin verdiği aşk ve heyecanla az zamanda nasıl Arabistan’ı, Afrika’yı, Asya’nın bir kısmını zabt etmişlerse, bugün de vatanî ve millî mefkurelerinden aldıkları vecd ve aşkla muhârebe eden askerler düşmanlarına daima galebe çalmışlardır. Fennî alat ve vesaitin bu kadar ehemmiyet kesb ettiği bir muhârebede askerin maneviyetinin büyük bir rol oynayamayacağı zannedilmemelidir. Çünkü bugünkü muhârebelerde Napolyon’un “Harb bir sevkülceyş meselesi olmaktan ziyade bir psikoloji meselesidir. Maneviyet harbin yarısını kazandırmaya kafidir.” Sözünü teyid eylemiştir. Cihan Harbinin zuhurunu vaktinden evvel haber veren, bütün safahatını meşhur kitabında cem’ eden Alman generallerinden Bernardi mezkur kitabında diyor ki: Muhârebelerde fikrî ve manevî âmiller daima hakim bir rol oynar. Manevî âmiller aded ve fâikiyete bile müreccahtır. Hatta diyebilirim ki askerin maneviyeti bütün diğer noksanları telafi edecek derecede mühim bir rol sahibidir. Karşı karşıya gelen iki hasımdan hangisi manen daha çok kuvvetli ise, galebe onun tarafındadır. 1870 muhârebesinde Fransızlar adeden fâik olmakla beraber Prusyalıların yüksek mefkureleri önünde mağlub oldular. Japonlar adeden düşmanlarının dûnunda olmakla beraber Rusları mağlub ettiler.”

General Bernardi’nin sözleri Cihan Harbinde bir kere daha teeyyüd etmiştir. Umûmî Harbin psikolojisini yazacak olanlar Alman askerlerinin adeden pek çok fâik düşmanlarına karşı vatanlarını tecavüzden masun bulundurmaları meselesinde mefkurenin de büyük bir rol oynadığını kaydetmek mecburiyetinde kalacaklardır. Filhakika seksen milyonluk bir kitle kendilerinden kat kat azim bir nüfusa mâlik kuvvetli düşmanlarla çarpıştı ve üç senelik bir savla rağmen topraklarının bir cüz’üne bile düşman ayağını bastırmadı. Şarkta dünyanın en büyük bir devletini bugünkü harabîye sürükledi. Garbda İngiltere ve Fransa gibi iki büyük devleti senelerce kendi topraklarında muhârebeye mecbur etti. Bütün muvaffakiyetler adedî fâikiyetle veya fennî vesaitteki mükemmeliyetle izah edilemez. Çünkü adeden düşmanlarının fâik olduğuna şübhe yoktur. Fennî vesait itibarıyla ise İngilizler ve Fransızlar Almanlardan pek ziyade aşağı değildirler. Fakat Alman ordusunu sevk eden yüksek bir mefkure vardır ki  düşmanlarında işte bu yoktur. Durkheim, L’allemagde au dessus de tous namındaki eserinde bunu belki de istemeyerek isbat etmiştir. Bütün Almanlığı yekvücûd bir kitle haline kalb eden, hepsini bugün gördüğümüz harika vefakarlıkları yaptıran hep bu mefkuredir. Alman, Almanya’yı her şeyin ve herkesin fevkinde görür; onun zelil ve hakir olmasına tahammül edemez. Her Alman, Almanlığın hal ve âtîde küçük bir tehlikeye maruz kalması ihtimali karşısında ferdiyetinin hikmeti olmadığına kanidir. İşte Almanların muvaffakiyetindeki sır budur.

*

Düşmanlarımız Çanakkale Boğazını zorlayıp içeri girmek istedikleri zaman, bizim her türlü fennî vesaite müracaatla hazırlandığımız iddia edilemez. Anvers ve Liyej kalelerinin sukûtuyla son sistem istihkamların bile ehemmiyetten düştüğü gün Çanakkale istihkamları eski toplarla, eski vesaitle mücehhezdi. Hatta kalelerimiz betonarme bile değildi. Bu kalelerin fennen kuvvetli bir donanmaya karşı mukavemet edemeyeceği hemen herkesçe muhakkaktı. Aynı zamanda düşmanın karaya asker çıkarmasını men’ edecek tedafüî vasıtalara da müracaat etmemiştik. Yalnız Boğazı torpil doldurmuştuk. Düşman ise torpil taharrî gemileriyle bunları toplayabilirdi. Donanmamız da Yavuz ve Midilli’den ibaret gibiydi. Tahtülbahirlerimiz yoktu. Binaenaleyh her itibarla düşmana karşı zayıf bir mevkide idik. Yalnız Boğazın coğrafî teşekkülünden istifade edebileceğimi ümid ediyorduk.

Binaenaleyh tedafüî vesaitimiz bugünkü fennî terakkiyatın ve bugünkü muhârebe tarzının istilzam eylediği mükemmeliyetten çok uzaktı.

Fakat bütün bu noksana düşmanın aylarca sarf ettiği mesaiye, yaptığı fedakârlığa, azim tecavüzî ve taarruzî kuvvetlerine rağmen muvaffakiyet bizim tarafta kaldı. Bu muvaffakiyeti de izah için Almanlar hakkında söylediğimizi Çanakkale harbine de tatbike mecburuz. Çünkü bu muvaffakiyet de sadece fennî vesaitin mükemmeliyeti, Boğazların müstahkem bulunmaması ve saire gibi askerî ve fennî sebeblerle izah edilemez. Düşman kumandanlarının da aczi sebeb olarak gösterilemez. Binaenaleyh muvaffakiyetin sebebini Türklerin düşmanlarına karşı olan manevi fâikiyetlerinde aramak icab eder.

Türk ordusunun manevi fâikiyeti kolaylıkla izah edilebilir.

Muhârebede fedakârlığı, “abnègation” intac eden şey yüksek bir mefkureye imandır. Mefkure ve iman ise cemiyetin mahsulüdür. Ferd başlı başına hudkam ve hudperesttir. Ferde ferdiyetini unutturan, mefkure telkin eden cemiyettir. Fakat bir cemiyetin böyle yüksek ve ulvî gayeler telkin edebilmesi için kendisini terkib eden ferdlerin rûhları arasında bir karabet, bir kaynaşma ve bir mübadelenin vücûduna ihtiyaç vardır.Yekdiğerine hissen ve fikren yabancı ferdlerden mürekkeb bir cemiyet camiddir. Bir vapurda birleşen yolcular arasında mefkure birliği doğamaz. Binaenaleyh onları fedakârlığa sevk eden bir gaye de teessüs edemez. Halbuki Çanakkale’de muhârebe eden İngiliz ve Fransız ordusu vapur yolcularından farklı değildi. Bu orduda dünyanın en büyük ve en medeni kavimleri olan İngiliz ve Fransızlar yanında Afrika’nın en vahşi insanları muhârebe eyliyordu. Birisi yüksek bir mefkure taşıyabilse bile diğeri ibtidai bir zihniyetten harice çıkamazdı. Bu muhtelif unsurlar arasında masuniyeti yaratan âmillerden hiçbiri mevcud değildi. Bunları ne bir akide, ne millî bir mefkure yekdiğerine bağlamıyordu. Binaenaleyh zihniyetleri, hisleri, gaye ve fikirleri birbirinden tamamen farklı olan bu gayr-i mütecanis kitlelerde manevi bir vahdet teessüs edemezdi. Bu maneviyet ve bu mefkure birliği teessüs etmeyince ise, fedakârlık (abnégation) hisleri de doğamazdı.

Halbuki Türk ordusu yüksek bir maneviyetin istilzam ettiği bilcümle şartları câmi idi. Evvela ordu mütecanis ve yekdiğerine dinî, vatanî, millî hislerle merbut insanlardan mürekkebdi. Hep cedlerinin miras bıraktığı bir toprağı müdafaa ediyordu. Türklüğün payitahtını tehlikede gören her Türk her türlü fedakârlığı göze almaktan çekinmiyordu. Asırlarca yaşanmış müşterek kan ve lisan bütün orduyu yekdiğerine bağlıyor ve hamlesini yüksek bir mefkure arkasında sürüklüyordu. Orada ferd değil, millet mevzu-i bahisdi. Binaenaleyh ferdiyetin icabatından olan korkaklık, cebinlik ve menfaatperestlik düşünülemezdi.

Türk ordusunun bu maneviyetini yaratan âmillerden biri de din iştiraki idi. Din, insanları ulvî mefkurelere bağlayan en mühim unsurdur. Türk ise, kim ne derse desin, her şarklı gibi dindar ve  biraz mistiktir. Maddi kuvvetlerden ziyade manevi kuvvetlere ve mukaddesata tapar. Bu itibar ile dahi Türk neferi ile Alman neferi arasında bir mukayese yapmak mümkündür. Çünkü Alman neferi de mistiktir. Ve bugünkü fedakârlık hissinde bu mistik telakkinin de dahli vardır. Trayçke’nin ve Alman filozoflarının Almanya’da vücûda getirdiği cereyan az çok bütün Alman rûhunu dogmatik mistik yapmıştır.

Türk de aynıyla mistik telakkiler altında yaşar. Hayatında maddiyattan ziyade manevi âmiller müessirdir. Her Türk harbde Cenab-ı Hakk’ın kendisine zahîr olduğuna kanidir. Hatta bu kanaat sevkiyledir ki cenk esnasında Allah, Allah nidasıyla Allah’ından istimdad eder. Bu din iştiraki, bu mistik telakki de Türkün maneviyetini yükseltmekten hâli değildir. İşte benc,e bize Çanakkale harbini kazandıran âmil Türkün maddi fâikiyeti değil, manevi fâikiyeti idi. Çanakkale harbi maneviyetin bugünkü harblerde de müessir olduğunu isbat eden diğer bir delil olmuştur. Aynı zamanda bu harb bize Türkün mefkure sahibi olduğunu göstermiştir.

M. ZEKERİYA

ALINTIDIR


« Önceki::

Blogcu ile yapıldı