SARİYAHSİLİ GÖRKEM

3/6/2007

BARZANİLERİN TARİHİ

 

Barzanilerin gizli tarihi (Serdar Kuru) [Bu yazıyı izle]

 

 

 

Sevgili dostlar, Barzani familyasının bugün kırdığı cevizleri anlamamız için bu garip ailenin geçmişine biraz bakmamız gerekmektedir. Barzani ailesinin geçmişine özellikle Mesud Barzani’nin babası ve kendilerince büyük kahraman sayılan Mustafa Barzani’nin hayatına baktığımız zaman karşımızda idealist bir insandan çok para rüzgarları nereden geliyorsa oraya doğru yön değiştiren bir tipleme çıkmaktadır. Bugün Mesud Barzani Amerika için ne anlama geliyorsa, geçmişte babası Mustafa Barzani’de Sovyetler için o anlama geliyordu. Mustafa Barzani maaşlı bir Sovyet KGB ajanıydı ve KGB dosyalarındaki kod ismi “Reis”ti. Bugün özgürlük kahramanı olarak lanse edilen Barzanilerin geçmiş ilişkilerini Kuzey Irakta herkes bilmektedir ama bunları söyleyenler genelde ya işkenceden geçirilmekte ya da ortadan kaybolmaktadırlar, çünkü Mesud Barzani babasının bir halk kahramanı değil basit bir KGB ajanı olduğu gerçeğinden utanç duymakta ve bunu saklamaya çalışmaktadır. Peki Mustafa Barzani’nin KGB saflarına girmesine neden olan olaylar nasıl gelişti. Sovyetlerin bir süre çıkarlarına uygun gördükleri için İran’da kurdurdukları naylon Kürt devletçiği Mahabad Cumhuriyeti, 1946 senesinde işlerin değişmesi üzerine ortadan kaldırılmış ve devlet kurduk diye kasılanlar kaçacak delik aramaya başlamışlardı. Bu kaçaklardan biride Mesud Barzani’nin babası Mustafa’ydı. Yanında bulunan birkaç yüz peşmergesiyle beraber kapağı Sovyetlere atan Mustafa Barzani Moskova’nın sert havasına alışamadığı için Baküye yerleştirildi. 1947 senesinde Baküde KGB’nin suikast ve başka ülkelerde iç karışıklık yaratma birimi SMERSH üyesi Sudaplatov kendisiyle temas kurdu. Laf açılmışken SMERSH Rusça Smert Shpionam yani “Casuslara Ölüm” kelimelerinden türetilmiştir ve Stalin zamanında Batılı ajanları yakalayıp öldürmekle görevli bir oluşum olarak kurulmuştur daha sonrada işi başka ülkelerde karışıklık çıkartmaya çevirmiştir. Biz baba Barzani’nin maceralarına dönecek olursak, SMERSH ile yaptığı görüşme sonucu kendisi ve yanında getirdiği peşmergelere özel KGB tesislerinde gerilla eğitimi verilmesine, daha sonrada tepeden tırnağa silahla donatılıp Irak’a geri gönderilmelerine karar verildi. Bu arada Sudaplatov gibi bir adamın Mustafa Barzani’yle temasa geçmesi o dönemde Sovyetlerin Barzanilerde ne gibi bir potansiyel grödüklerini de ortaya koymaktadır, çünkü Sudaplatov öyle basit bir KGB elemanı değildir. Troçkinin öldürülmesi ve Atom bombası sırlarının Amerika’dan çalınması gibi operasyonlarda hep bu adamın parmağı bulunur.

Aslında Barzani ailesinin Ruslarla olan ilişkileri çok daha eskiye dayanmaktadır. Birinci dünya savaşı öncesinde Irak toprakları Osmanlı idaresinde ve Barzanilerde Osmanlı vatandaşıyken dönemin aşiret şeyhi Şeyh Abdül Selam nedense Rusya’ya tatile gitmiş ve o dönemden sonra Barzani aşireti Ruslardan altmış defanın üzerinde silah ve para yardımı almıştır. Bu şeyh efendinin Ruslara el açtığı günden birkaç sene sonra Osmanlının Ruslarla savaşa girdiğini hatırlamanızı isterim. Kısacası Barzaniler o dönemde de vatandaşı oldukları Osmanlıyı hem Ruslara hem de daha sonra bildiğiniz gibi İngilizlere satmışlardı. Ne aile ama değil mi. Devam edersek 1961 senesine kadar Mustafa Barzani ve seçme peşmergeleri Sovyet KGB tesislerinde gerilla eğitimi almaya devam ettiler. 1961 senesinde zamanın KGB başkanı Shelepin dönemin Sovyet lideri Kruşçeve bir öneride bulundu. Amerika,İran ve Türkiye’nin Sovyetler karşısında kurdukları ittifakı zayıflatmak için bir Kürt ayaklanması çıkarmaları gerektiğini bunun içinde uzun süredir eğittikleri Mustafa Barzani ve peşmergelerini kullanacaklarını söyledi. Buna göre ayaklanma ilk aşamada Irakta çıkarılacak ve daha sonra aşiret bağlantıları sayesinde Türkiye ve İran’a yayılacaktı. Böyle bir ayaklanma Iraktaki Batı yanlısı hükümeti sıkıştıracak,Batının petrole ulaşım yollarını kesecek ve Türkiye’deki Amerikan üslerini tehlikeye atacaktı. Kruşçev bu plana onay vermekte gecikmediği için KGB tarafından sağlanan para ve silahlarla Mustafa Barzani hemen Kuzey Irak’a geçirilerek ilk ayaklanmasını başlattı.

Moskova 700 kadar peşmergeye de üst düzey askeri eğitim vermişti. Patlayıcı uzmanlığı, radar operatörlüğü gibi beceriler öğretilen bu peşmergeler zamanla Kuzey Irak’a sızdırılacak böylece Sovyetlerin müdahalesi dikkat çekmeyecekti. Bu ilk ayaklanmadan sonra da Barzanilerin Sovyetlerle ilişkileri devam etti hatta daha sonradan Irak rejimini 1970’lerde Kürtlere özerklik vermesi için ikna eden Sovyet diplomatı Primakov, bir dönem KGB ajanı olarak gazeteci örtüsüyle Kuzey Irakta aylarca kalmıştı. Yıllar sonra dünya dengelerinin değişmesi üzerine Kürtleri yeterince kullandıklarını düşünen ve yeni Irak Baas rejimini kazanmak isteyen Sovyetler Barzanilere sırt dönmüş, bunun üzerine de Barzani ailesi CIA,MOSSAD şemsiyesine sığınmıştı. Tüm bir Soğuk Savaş boyunca duruma göre KGB duruma göre de CIA hesabına çalışan Barzanilerin Soğuk Savaş sonrası maceralarını ve Amerikanın bölgedeki uzantısı olduklarını anlatmaya gerek yok. Şimdi toparlarsak babası tescilli KGB ajanı olan ve yaptığı tüm icraatları bazen Sovyet bazen de Amerikan çıkarları için ortaya koyan Barzani aşiretinin bugünkü post sahibi Mesud Barzani’nin Türkiye aleyhindeki sözlerini değerlendirirken bu geçmişi iyi düşünmemiz lazım. Barzani ailesinin idealleri yoktur, gücü onlara kim sağlıyorsa onların çıkarları için yaptıkları vardır. Eğer KGB elemanı Mustafa’nın oğlu CIA elemanı Mesud “Kürt devletine karışırsanız bizde Diyarbakır’a karışırız” diyorsa bunu dedirten güç Kuzey Irak’ta değil Washington’da Beyaza boyanmış bir evde oturan Kovboy şapkalı biridir. Tepkimizi göstereceğimiz yeri iyi bilelim.

Sevgilerimle
Serdar Kuru

 

ALINTIDIR

23/5/2007

BEŞPARMAK DAĞLARINDAKİ EFSANE PPS

ALINTIDIR

 

         

21/5/2007

DEVLET İÇİN DEVLETE RAĞMEN

 
 
Türkiye, ya "Büyük Türkiye" Olacak ya da Yok Olacak!...
Devlet İçin Devlete Rağmen
,
 
 
Yeni bir Kuva-yı Milliye Ruhu'na ihtiyacımız var... Bu ruh halinde; halkını potansiyel bir düşman olarak görmeyen, onun kutsallarıyla oynamayan, onlara saygı gösteren bir devlet anlayışı, milli ve birikimli bir teşkilatlanma (milli entelijansiya) var. Gerçek milliyetçiliği kendisine şiar edinmiş, entelektüel hareketlere ihtiyacımız var. Unutmayalım, bu üzerinde yaşadığımız toprakları da Kuva-yı Milliye hareketiyle kurtardık.
***
 
- Öncelikli olarak, Siyaset felsefesinin konusu olan ve eski Yunan'dan bu yana sürekli tarif edilen "devlet" kavramını tanımlayalım. Mantık silsilesi içersinde anlatmak istediğimiz meselenin iyice anlaşılması için bunun gerekli olduğunu düşünüyorum. İşin felsefesine girmeden yalnız Aristo'nun bahsettiği "ideal devlete" vurgu yaparak, olması gereken devleti açıklayabilir miyiz?..
 
- Aristo'nun bahsettiği "ideal devlet"e vurgu yapacak olursak; bu çok mücerret bir kavram. Çünkü onun bahsettiği devlet kusursuz bir devlet mekanizmasını işliyor. Tek kusuru vardır; o kadar mükemmeldir ki, yeryüzünde gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Ancak buna rağmen bazı temel prensiplere riayet edilmesi şartıyla bu devletin gerçekleştirilebileceğini Platon, "Devlet" isimli eserinde söylemektedir. Nedir onun kastettiği devlet, kısaca söyleyecek olursak, "devlet yönetiminin filozofların yönetiminde olmasını öngören bir düşünce"dir, Bunun dışında ideal devlet tanımları da yapılmıştır. Ancak konuyu uzatmadan asıl söylenmesi gerekeni söylersek, "ideal devlet, mümkün olduğunca yönetim kusurlarından arındırılmış devlet manasına gelmektedir" diyebiliriz. Tabii bu bağlamda, akla şöyle bir soru gelebilir, acaba şu ana kadar böyle bir devlet modeli geliştirilebilmiş midir? Yaşanmış veya yaşanmakta olan bir örneği var mıdır? İdeal devlet imparatorluk mudur, monarşik veya oligarşik bir yapılanma mıdır, yoksa ulus-devlet midir? Konferedasyon mudur?.. Onlarca soru sorularak cevap aranabilir. Hatta ideal devlet, "Bir kamu mutabakatı sonucunda oluşturulan ve devlet yönetiminin doğrudan doğruya topluma karşı sorumlu olduğu, adına 'enstrümantal devlet' denen, bütün plan-proje, hukuk sisteminin devlet elitleri tarafından değil de 'toplumun erki' tarafından belirlendiği devlet midir?" diye bir soru sorulacak olursa buna da çok kısaca şu cevabı verebiliriz, ki, bu benim kişisel yorumumdur: İdeal Devlet, vatandaşını mutlu eden, taşımış olduğu kimliğiyle, bayrağıyla onur duymasını sağlayan, rencide etmeyen, "emreden değil hizmet götüren" ve "meşruiyetini vatandaşından alan" devlet yapısıdır. Bunun da en iyi örneği demokrasidir. Demokrasi tabiatıyla çok uzun bir tartışma konusudur. Şu kadarını söyleyecek olursak, demokrasi, yönetimin "demos"ta yani "halkta" olması demektir.
 
İyi bir devletin mutlaka sahip olması gereken en önemli prensiplerden birisi kanaatimce hem tarihe hem de istikbale karşı sorumluluğu olduğunu hisseden, tüm mekanizmalarıyla bu sorumluluk bilincini birincil derecede göz önünde bulunduran bir devlettir. Böyle bir devlet, "ölülerin diriler üzerinde hakkı bulunduğunu, bu ülkenin miras alındığını ve tarihi sürekliliğini devam ettirmek zorunda olduğunu, gelecek nesillere de devralınan devletten daha iyi bir devlet daha iyi bir vatan, daha müreffeh bir toplum bırakmak gibi bir sorumluluk içersinde olduğunu," bilir. Çünkü tarih bir sürekliliktir. Devletler, her sabah kalktığımızda yeniden kurulmaz. Her devlet mutlaka tarihi bir derinliğe oturur.
 
- Şimdi meseleyi "millet" mefhumuna getireceğim. Ve burada, "Millet mi devleti, yoksa devlet mi milleti oluşturur?" diye bir soru soracağım. Çeşidi etnik kimliklerin, kuru kalabalıkların, grupların ayrı ayrı oluşturulmaya çalışıldığı bu günler de bu kavramları tekrar yerli yerine vasıflarıyla birlikte oturtmamız gerekiyor...
 
- Efendim, tarihi hiyerarşi içersinde adeta "Tavuk mu yumurta dan, yoksa yumurta mı tavuktan çıkmıştır?" muhabbetine benzer "Devlet mi yoksa millet mi daha önceliklidir?" şeklinde ciddi tartışmalar yaşanmıştır. Şurası muhakkak ki, devlet adını taşısın taşımasın, devlete benzer, devletin fonksiyonlarım ifa eden organize olmuş siyasi kurumlar, insanlığın en eski dönemlerinden beri vardır. Çün kü siyaset iki kişinin bir araya geldiği anda oluşan bir olgudur. Tarih boyunca devlet yönetiminin devlet organizasyonu şeklinde örgütlenmesinin, toplumun teşekkül etmesiyle aşağı yukarı eş zamanlı olduğunu düşünebiliriz. Ancak, devlet şeklindeki siyasi örgütlenmelerin bariz bir şekilde ortaya çıkışı toplumların teşekkülünden sonra karşımıza çıkmaktadır. Ancak, milletin içtimai varoluşu için mutlaka devlet şarttır. Millet, halktan, ahaliden, veya yığınlardan farklı olarak çok daha örgütlü, organize, temasını kapsayıcı bir kimlik al tında toplayabilen içtima bir organizasyondur. Millet kavramı, halk kavramının üstünde olan bir kavramdır. Tarihi bir derinliği vardır. Bu tarihler içerisinde "milletin devlet tarafından inşa edilen bir sosyal varlık" olduğunu görüyoruz. Yani devleti olmayanların millet haline gelmesi mümkün değildir. Millet tarih içersinde devlet tarafından inşa edilir...
 
-Peki, devletin yapısını, şeklini, ufkunu millet mi çizer; yoksa milletin yapılanmasını, reflekslerini bir plan altında devlete hakim olan değişken iktidarlar mı? Yani kim kime nasıl şekil verir?..
 
-Tek taraflı bir etkileşimden ziyade, karşılıklı fonksiyonel bir iletişim olduğunu gözlemliyorum. Toplum devleti meydana getirir, fakat, zaman içersinde o toplum millete dönüşür. Mesela biz Türklerin millet haline gelişinin en önemli sebebi devletimizin oluşudur. Bizim dışımızda diğer devletler için de bu geçerlidir. Zira, Çin devleti olmasaydı Çin milleti olmayacaktı. Çin halkları olabilir, Çince konuşan insanlar olabilir, ama bunlara Çin milleti diyemeyiz. Aynı şey Türkler ve bir başka millet için de geçerlidir. Biraz evvel milletlerin oluşma sürecinde devletin çok belirgin bir rolü olduğunu söylemiştik. Ayrıca, devletini kaybeden toplumların ileriki zamanlarda bu kaybettiği devleti yeniden tesis edemedikleri takdirde tarihten silindiklerini binlerce örnekten biliyoruz. Mesela eski Mısırlılar çok yüksek bir medeniyet kurmuş, çok uzun ömürlü bir devlet olmuşlardı. Ancak, Mısır devletinin ortadan kalkışından sonra bir daha bağımsız bir devlet olarak toparlanamadıkları için Mısır halkı çok radikal bir değişime uğrayarak soyunu, dilini dahi kaybetti. Zamanla Arapça konuşmaya başlamışlar ve Araplaşmışlardır. Bütün bunları göz önüne aldığımızda, devlet mi millet mi daha ehemmiyetli şeklindeki bir soruya kesin bir cevap verilemez. Her ikisini de ayrılmaz bir bütün olarak sosyal bir bütünlük içersinde değerlendirmek gerekir.
 
-Anladığım kadarıyla "devlet" ve "millet" kavramları içeriğiyle birlikte "su"yu oluşturan elementler gibi. Hidrojeni ayrıştırdığınızda oksijen, oksijeni ayrıştırdığınızda, hidrojen ortada kalıyor ve su gibi bir "hayatiyet maddesi" ortadan kalkıyor... Peki bu ayrılmaz bütünlük içersinde "vatan"ın yeri neresidir?
 
-Vatan, milletin ve devletin oluşmasında fiziki bir şarttır. Çünkü insanlar balıklar gibi sularda yaşamıyorlar. Vatan, dünyadaki kara parçalarından biri olup, belirli bir hududu, bu hudutlar içersinde devlet müeyyidelerinin uygulandığı, içersinde milletin yaşantısını idame ettirdiği birçok açıdan kutsiyeti olan toprak parçadır. Ama eğer ehemmiyetler hiyerarşisi bakımından, devlet ve millet kavramlarının yanında yeri nedir derseniz; benim felsefeme göre devlet vatana göre daha ehemmiyetlidir. Devletin önemi ise millete yapışıktır. Devlet kesinlikle vatana göre daha önceliklidir.
 
Devletsiz Bir Millet Tarihin Mezarlığında Gömüdür
 
Efendim bu hayati kavramları bir yere düğümlememiz gerekiyor; çünkü ortak aklımızdaki (millet şuuru) yerine sarsılmaz bir mantıkla otursun. O amaçla biraz karmaşık gözükse de sormak istiyorum: "Devletsiz bir millet, vatansız bir devlet, hem vatansız hem de devletsiz bir millet olabilir mi?..
 
- Devletsiz bir millet olabilir, ama bu tarihi süreç arz eden bir durum değildir. Evet, var olan bir devletin çeşitli sebeplerden ortadan kalkmasıyla tebaası olan millet bir anda ortadan kalkmaz. Eskisi kadar olmasa da bir müddet aidiyet duygusu içersinde varlığını devam ettirebilir; ancak üstünü bin kere çizerek söylüyorum: "Devletsiz bir millet tarih içersinde yaşayamaz." Devletsiz kalan bir millet eğer devletini yeniden tesis edemezse tarihi süreç içersinde silinir. Milletsiz bir devlet zaten düşünülemez. Çünkü devlet dediğimiz şey sosyolojik olarak insanlardan ve insani ilişkilerden teşekkül eder. Haliyle bu varlık ortadan kalkacak olursa tabiatıyla devlet de ortadan kalkacaktır. Ancak, tek bir milleti olmayan devletler vardır. Mesela imparatorluklar, mültinasyonel dediğimiz çok milletli bir siyasi yapı taşırlar, bu siyasi yapıda bir imparatorluğun bünyesinde muhtelif milletler yaşayabilir ve bunların birkaç tanesinin ortadan kalkmasıyla o devlet ortadan kalkmaz. Ama onların bütününün ortadan kalkması gibi bir durum söz konusu olduğunda devlet de kendiliğinden yok olacaktır. Çünkü devlet boş arazide kendiliğinden biten tek başına ağaç değildir.
 
Küreselleşme: Milletin Elinden Vatanını Alma Oyunu
 
Buradan "vatansızlık" meselesiyle alaka kurmak için küreselleşme konusuna geçecek olursak, küreselleşmenin birkaç veçhesi var ki, bunlardan biri, milli devletleri ciddi manada tehdit ediyor. Çünkü küreselleşme "sınırsız bir dünya" ve "bir "tek dünya" devleti tasarımına kadar götürülebiliyor. Malezya Başbakanı Mahatır Muhammed'in bir konuşmasında söylemiş olduğu çok dikkat çekici bir cümle vardır. Diyor ki: "Küreselleşme, bize sınırsız bir dünya vaat ediyor, aslında bu üstü kapalı çok ciddi bir tehlike. Eğer, benim vatanımın sınırları olmayacaksa haliyle bu benim ülkem de olmayacak demektir." Hasılı kelam küreselleşmenin, böyle, tehditten öte yıkıcı bir durumu var. Ayrıca küreselleşmenin ne derece tehditkar olduğunu ifade etmek amacıyla kullanılan birkaç kavram daha var. Bunlardan birisi "saldırgan küreselleşme, yırtıcı, agresif küreselleşme" türüdür ki, bugün küreselleşmenin bu safhası tatbik ediliyor. Bugün bu tür küreselleşmenin başını, liberal-kapitalist bir düzenle hareket eden endüstrileşmiş ülkeler tatbik ediyor. Bu kolonyalist birkaç ülke, dünyada siyasi ve ekonomik oyunlarla geri bıraktıkları ülkelerin maddi ve manevi zenginlikleri yağmalıyorlar. Onları kültürel olarak deforme ederken, ciddi manada ortadan kaldıracak kadar ileri gitmektedirler. Sırf bu sebeple dahi olsa, her milli kimlik taşıyan hareketin, bu küreselleşmenin önünde durması milli bir görevdir, diye düşünüyorum.
 
"Atlantik Çatlağı" Global Yağmacıları Birbirine Düşürecek
 
-Yeri gelmişken bu konuda söylenen "laf oyunlarına" değineyim. Deniyor ki: "Milli devletler, milli kültürler ortadan kalkacak. Dünya, 'tek dünya'' hakimiyetine girecek ve milli bayraklar da dahil olmak üzere 'milli kimlikler' birer 'folklorik' malzeme haline gelecek."
 
- Küreselleşmenin en uç noktalardaki hedefi tahakkuk edebilir mi?.. Bunu ben iki âlem gözüyle de mümkün görmüyorum. Her halükârda Cenabı Hakk'ın bütün küre-i arzı bir tek kişinin veya gücün eline vereceğine sanmıyorum. Bu, yaratılış kanunları dediğimiz "fıtrat kanunları"na uygun değil. Ayrıca, fizik âlemde de mümkün değil. Zaten, "küreselleşme, son gelişmeler incelendiğinde, tek merkezden idare edilmekten de çıkıyor ve farklı küreselleşme merkezleri doğuyor." Bu küreselleşme merkezleri çok dikkatli bakabilen araştırmacılar tarafından fark edilebiliyor. Bu durum ileride çatışma alanlarına dönüşecektir. Bu çatışma alanlarıyla ilgili olarak en ciddi analizlerden birisi Huntington'un "medeniyetler arası çatışma" nazariyesidir. İkincisi de yeni yeni ortaya çıkmaya başlayan ve "Atlantik Çatlağı" kavramı adı altında yaşanan gelişmelerdir. Bu kavramla kastedilen ise şu: Biliyorsunuz ikinci Dünya Harbi'nden sonra Avrupa bir güç birliğine giderek Avrupa Birliği'ni oluşturdu. Bu birlik ile ABD, Rus tehdidi karşısında birlikteliğe gitti ve adına "Atlantik İşbirliği" denen bir kuvvetler birliği gerçekleştirildi. Ancak, Rus tehdidinin ortadan kalmasıyla haliyle Soğuk Savaş dönemi de nispeten sona erdi. Adına Atlantik İşbirliği denen bu kuvvetler birliği de ortak çıkarların ortadan kalkmasıyla yavaş yavaş içlerine attıkları bazı sorunları dillendirmeye başladılar. Böylelikle buzdolabından çıkarılıp masaya konulan bu ihtilaflar gün geçtikçe ABD ile Avrupa ülkeleri arasında şu anda kontrollü ama zamanla kontrolsüz olabilecek sürtüşmelerin doğmasına sebep oldu ki, bugün bu duruma "Atlantik Çatlağı" adı veriliyor...
 
Ve "Batı'nın Sonu"
 
"Atlantik Çatlağı" terimi, Jeoloji ilminden alman bir terimdir. Bu konunun ciddi manada üzerine giden yayınlar da var. Bunlardan biri Kupchan'ın makalesi. Kupchan, "BATI'NIN SONU" başlıklı bu makalesinde özellikle şöyle diyor: "Huntington ve benzeri düşünürler, Batı ve dışındakiler arasında bir 'medeniyetler çatışması' öngörmekteyken, bizler ise bu çatışmanın Batı ve dışındakiler arasında değil de Batı ve içersindekiler arasında olacağını düşünüyoruz." diyor.
 
Şahsi fikrimi söyleyecek olursam; hakikaten bu durum böyle olacağı gibi bana göre işin içersine bir de ABD girecek. Batı ve Batılı devletler hatta halklar kendi aralarında birbirleriyle hesaplaşacakları gibi işin içersine ABD de girecek ve hepsi bir arada yeni bir çatışma dönemini, hesaplaşma dönemini başlatacaklar. Neticede bugünkü saldırgan küreselleşmenin getirmiş olduğu özel bir durum var; bu durum da: "Dünyanın Yağmalanması." ilk defa 1960'larda gündeme gelen ve sonradan da popüler bir kavram olarak kullanılan "global köy", içersinde gizlediği asıl anlamına rücu ederek "global yağma"ya dönüşmüştür. Şimdi dünyada global bir yağma var...
 
Biliyorsunuz, fakir dediğimiz endüstriyelleşememiş ülkelerin büyük yeraltı ve yerüstü zenginlikleri var. Ormanlarından tutun da doğal kaynaklarına, petrollerine, uranyum, bor madenlerine kadar adı duyulmuş veya duyurulmamış binlerce zenginlik Avrupa ülkeleri ve ABD tarafından 18. yüzyıldan bu yana hayvanlarda dahi olmayan bir hırsla yağmalanıyor. İşte bu global yağma hırsı, "19. yüzyılda kolonyolistler arasında dünyanın kolinize edilmesi, paylaşımı sırasında çıkan çatışmaya benzer yeni bir çatışma ortamı doğuracaktır."
 
AB'den "Avrupa Birleşik Devletleri"ne
 
Avrupa Birliği, İkinci Dünya Harbi'nden sonra darmadağın olan Avrupa'nın prestijinin korunması, toparlanması için kurulmuştur. Siyasi bir düzenlemesi, bir tarihi, bir felsefesi vardır. Bu projeyi önemli ölçüde gerçekleştirdiler. Muhtemelen, kısa bir zaman sonra da adı "Avrupa Birleşik Devletleri" olarak ilan edilecektir. 15 ülkenin katılımıyla nüfusu takriben "500-550 milyon"a çıkacak, milli gelir olarak "ABD ile atbaşı" olacak, belki de onu geçecek; "7,5 milyon kilometrekare yüzölçümü" ve şimdiden temelleri atılan "2 milyon askere" sahip Avrupa Birliği Ordusu'na sahip bir Avrupa Birliği, koloniler yağmasında ABD ile çatışmaya girecektir.
 
- Az evvel bir "düşünceye" binaen, "Devlet, Millet, Vatan" kavramlarını irdelemenizi istemiştim. Bugün, Avrupa Birliği kapısında bekletilen bir Türkiye var ve "AB dayatmaları" ülkemizde vatan, millet ve devlet kavramlarını sorgulatır hale getirdi. Şimdi de, kendi içinde ve ABD ile çatışmaya girecek bir AB'den bahsediyorsunuz. Yani Türkiye, şimdilik bir güçmüş gibi görünen ama birkaç yıl sonra birbirine düşecek bir AB'ye mi sürükleniyor. Yani "mandacılar" için de çok hevesli bir durum ortada yok demeye getiriyorum...
 
- Bir kere şunu iyi belirlemek lazım... Türkiye'nin AB'den umduğu ne? Belirsiz!.. Evet belirsiz... Türkiye'nin politikasına yön veren insanların "derin bir cehalet", hatta "hıyanet" içersinde olduklarını söyleyebilirim. Bunu açıklıkla söyleyebilirim! Dış mihraklı ve "örtülü gövdeye" göre yön çizen medya organları vasıtasıyla Türkiye politikaları belirleniyor. Türkiye ne umuyor Avrupa Birliği'nden?.. Eğer umduğu bir şey varsa, Türkiye siyasetine yön veren insanların yazılarından, beyanatlarından, dış ve iç ilişkilerinden bunu anlamamız, görmemiz lazım. Hayır!., Niye hayır, Türkiye'nin en cahil insanları siyaset haremine dolmuş da ondan. Adeta küçük çocukların "lolipop" sevdası gibi "Avrupa Birliği'ne girersek bize para gelecek, Türkiye de refah toplumu olacak" şeklinde kalıbı çıkarılmış cümlelerin dışında ortada bir şey yok. Tabii Avrupalılar aptal, çalışıp Türklere yedirecekler! Bu cehaletten de adi bir görüş. Halbuki bu zatı namuhteremler, şöyle bir tarihe dönüp bakabilseler - nerede o entelektüel bakış - Avrupalıların hiçbir zaman almadan vermediklerim göreceklerdir. Avrupa kolonyolisttir, sömürücüdür... Avrupa Türkiye'ye 10 milyar dolar verirse mutlaka karşılığında 100 milyar dolar alır. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girişi tam manasıyla bir intihar girişimidir.
 
Alt Kimlik Olmak "Uşak Zihniyetliler"e Yakışır
 
Lütfen kimse beni kibir ve enaniyet içersinde biri olarak görmesin, buna hakları yok... Şahsım, yıllardır Avrupa Birliği'ni inceleyen, bu konuda incelenmeye layık eser bırakmamaya çalışan biri olarak, bırakın akademisyenliği, en azından bu canım vatanın bir vatandaşı olarak sorumluluğumu yerine getireceğim ve düşüncelerimi ifade edeceğim. Avrupa Birliği'nin içersine giren her devlet bağımsız kimliğini, hürriyet ve istiklalini zaman içersinde yitirecektir. Türkiye için de aynı son kaçınılmazdır. Bu kapsamlı, elitist, jakoben siyaset projesi içersinde her gün eritilen bir Türkiye görmek istemiyorum. ABD'de bir eyalet ne anlama geliyorsa Türkiye de AB içersinde bağımlı ve güdümlü bir eyalet haline getirilecek. Ve Türk milleti de mevcut plan içersinde oluşturulmaya çalışan sözde "Avrupa Milleti" içersinde bir alt kimlik olarak yaşamak zorunda bırakılacaktır... Türkiye, AB'ye üyelik belgesini imzaladığı an kendi eliyle bağımsızlığını da teslim etmiş olacaktır.
 
- Bakın efendim, az evvel bir mantık silsilesi içersinde meseleleri tam "anlayabilmek" ve "anlatabilmek" amacıyla devletini kaybeden milletlerin zaman içersinde yok olmasından bahsetmiştik. Devletsiz bir milletin tarihten silindiğini söylemiştiniz. Şu anda da, AB içersinde "alt kimlik" olarak yaşatılacak Türk milletinin düşünülen müstakbel akıbetinden bahsediyoruz...
 
- Bu konu o kadar derin ki... Şimdi, AB'ye girmiş bir Türkiye dediğimizde: "Tarihin en derinliklerinde başlayan Selçuklularla dallanan, Osmanlılarla zirvelere ulaşan, binlerce yıl Türklüğün ve İslamlığın bir tek vücutta temsilcisi ve taşıyıcısı olmuş, bugün de Türkiye Cumhuriyeti devletiyle Edirne ve Ardahan'a sıkışan bir devin yüzüstü yere kapanmasından bahsediyoruz, demektir; ama bu geleneğin devamı olarak Türklüğü ve İslamlığı yücelten ve onları kolonyollere karşı müdafaa eden, Türk devletinin ve Türklerin tarihin sonuna gelmelerinden bahsediyoruz. Ve bu coğrafyalarda bir daha dirilmemek üzere uyuşmaya ve akabinde uykuya geçmesi" demektir. Yapılmak istenen açıkça budur.
 
Türkiye ya "Büyük Türkiye" Olacak ya da Yok Olacak
 
- Peki, aydın-ulema dediğimiz, "fizik ve metafizik âlemin" derinliklerini kavramış, ataların tabiriyle "hikmet" verilmiş, meseleleri bir arşın önceden hisseden ve analiz eden insanların yönetimde olduğu 21. asır Türkiyesi neler yapabilir?..
 
- Şimdi şöyle söyleyeyim. Türklerin yeniden büyük bir millet olarak "var olma ile yok olma çizgisinin" tam ortasında olduğunu düşünüyorum. Türkiye şu anda Ergenekon'dan çıktığından bu yana tarih içersinde karşılaşmış olduğu en güçlü krizle karşı karşıyadır. Ne Moğol İstilası, ne Haçlı Seferleri ve ne de Birinci Dünya Harbinin sonunda işgal edilmiş Anadolu bu kadar feci bir durumdaydı. Bugün bu canım ülke, 1919'un şartlarından daha ağır şartlar altında, üstüne üstlük duyarsızlıklar içersinde bir mücadele veriyor. Neden böyle ağır konuşuyorum. Bana bazıları şöyle diyor: "Hocam bunlar komplo teorileri değil mi?" Ben onlara şunu diyorum, sizin keyif içersinde meselelerin farkına varmadan yaşadığınız anlarda biz bu komplolarla karşı karşıya kalıyoruz. Ayrıca kapınızın önüne gelen felaketi görüp, anlamamak ve korkmamak aptallıktır. Yerinde korku iyidir. "Basiretsiz hayvanlar korkmaz, basiretli insanlar korkar. Korkmalıyız sevdiklerimizi kaybetmekten korkmalıyız, vatanımızı kaybetmekten korkmalıyız. Ayıplı durumlara düşmekten, binlerce yıl dalgalandırdığımız şehit kanlarının boyadığı bayrağımızın folklorik bir flama yapılmasından korkmalıyız." Ancak, bu korkular insanı tedbire ve uyanık kalmaya mecbur eder.
 
Tabii ki korkacağım, Türkiye Avrupa Birliği'ne yamandığı an milli bütünlüğünü kaybetme sürecine girdi demektir. Hele Türkiye'yi bu mecraya sürükleyenlerin vaziyeti vahametini idrak edemediklerini görünce endişelerim bin kat daha artıyor. Hatta askerlerin bir kısmı dahi olayın vahametini yeterince algılamış değiller. Çekilmeye çalışıldığımız cendere, yarını, kültürel, siyasi fikirlerle hazırlanmış bir Avrupa Birliği projesi! Bu siyasi projeye girmiş Türkiye, eninde sonunda yok edilecektir.
 
- Peki girmediği takdirde ne olabilir?..
 
- Peki girmediği takdirde ne olacak? Bunda da gerçekçi tahlillerimiz var bizim. Pembe bir Türkiye vaat etmiyoruz kimseye. Her türlü tahliller gerçekçi olmak zorundadır, girmediği takdirde Türkiye şu olacaktır; "ABD'nin karşısında bir numaralı güç olan, 550 milyon nüfusa, binlerce dolar milli gelire ulaşmış, 2 milyon tam donanımlı askeri bulunan bir Avrupa Birleşik Devletleri'nin hedefi olacaktır." Yani Türkiye Avrupa Birliği'ne girse de girmese de AB'nin en büyük hasmı olacaktır. Bu da bizim çok derin düşünmemizi gerektiriyor. Bir de şu durum var ortada... Neden Türkiye'nin mücadelesi bugün 1919'un şartlarından daha ağır?.. Evet 1918 Kasımı'nda Mondros Mütarekesi imzalanmış, dört yıl süren bir Cihan Harbi' nin sonunda binlerce vatan evladı şehit ve gazi olmuş, devlet işgal edilmişti... "Şimdi hudutlarımız belli, kurumlarımız çalışıyor, o günlerle kıyaslanabilir mi?" diyorlar. Ben diyorum ki; "Söylediklerinizin hepsi doğru; ancak o zaman kaba bir düşman ve o düşmanın karşısında çelik gibi bir milli irade vardı." Şimdi düşman kana karışmış derecede kurum ve kuruluşlara nüfuz etmiş ve karşısında direnen milli bir irade de bulmadan hareket ediyor. O zaman milli bir matbuat vardı, şimdi dış mihrakların yerli işbirlikçisi, partilerin, şirketlerin günlük çıkarların hesabıyla hareket eden matbuatlar var. Bugün Amerikan çıkarlarının savaşı olacak Irak Savaşı'nın borazanlığını yapmak amacıyla satın alınan mahfiller, gün geliyor cepleri Batı tarafından doldurulduğunda AB'yi cennet olarak tarif etmeye başlıyorlar. Milliyetçilik, millet, devlet, vatan da neymiş diyerek bayraklarla alay ediyorlar.
 
Bayrakla Alay Edenler Flamalarla Kundaklanıyor
 
- Ama uluslararası kan emici tröstlerin flamalarını en mahrem yerlerine diktiriyorlar...
 
- Tabii, onların zehirlerini topluma akıtıyorlar. Ve toplumu istenilen yere kanalize ediyorlar. Şu anda toplumun bilinci kilitlenmiş durumda. İşte tehlikenin büyüğü burada. 1919 yılında Kuva-yı Milliye Ruhu Türkiye'nin her yanını sarmıştı. 1919'un kahramanları şu anda alay mevzuu ediliyor. Benim korkum şu, birkaç gün önce komplolar sonucu Kıbrıs'ta yaşanan alçakça mitinglerin yakında Türkiye'de tertipleneceği. Ve olacaktır da bu. Hasılı şunu söylüyorum; Türkiye, keşke 1919'da olduğu gibi kaba bir düşman saldırısına maruz kalsaydı, kaba düşman itici bir düşmandır.
 
En azından hedefini belli eder, merttir...
 
- Mert veya değil kaba... Şok bir tesir yapar. Ve kendimize geliriz. Şu anda Türkiye, namusunu satarak yaşamaya çalışan müptezel insanlara benziyor. Türkiye neyi sattığının farkında değil. Acilen, fedakar ve şuurlu insanların örgütleyeceği yeni bir Kuva-yı Milliye Ruhu'nu tüm Türkiye'de diriltmemiz lazım. Zira, Anadolu coğrafyası çok tehlikeli bir coğrafyadır, asla zayıflık kabul etmez. Bu coğrafyada zayıf, dirayetsiz bir devletin ayakta kalmasına asla izin yoktur. Bakın, Fransa bin 500 yıldan beri aynı Fransa'dır, İngiltere aynı İngiltere'dir. Ama Anadolu coğrafyasına şöyle bir bakın sadece milattan bu yana eski Frigler'i, Hititler'i, İyonlar'ı, bu topraklardan gelip geçen İskenderleri düşünün, dört cihan impatorluğunu, Büyük Roma, Doğu Roma, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu'nu düşünün, bunlar sadece bakışlarıyla bile dünyayı sarsarken ne kaldı geriye? Bugün, ayaklarının üstüne durmak için IMF'ten, AB'den para dilenen, mahrem teknolojilerini (tanklarını, F4-F5 uçaklarını) İsrail'de modernize ettiren, endüstrisi olmayan, tarımı baltalanan, ancak dünyadaki siyasi dengelerden bir yere yaslanarak ayakta durmaya çalışan, devletiyle milleti arasında güven yerine güvensizlik ihsas eden politikaların hakim olduğu, devletin milleti potansiyel düşman, milletin de devleti kutsallarıyla uğraşan zalim bir düşman olarak gördüğü bir durumda, Türkiye batağa saplanmış bir vaziyettedir. Bu derece güçlü imparatorlukları yutmuş Anadolu, böyle yaşamaya çalışan Türkiye'yi adeta yalamadan yutar. Türkiye'nin yutulması demek Orta Asya'nın, bin yıldır müdafaa edip, bayraktarlığını yaptığı Müslüman âleminin de yutulması demektir.
 
Türkiye'yi bu hale düşürecek olanlar bu milleti Avrupa'nın alt kimliği olarak, "jandarması, lejyoneri, muhbiri, ajanı" olarak kullanmayı hedeflemektedir. Bu milletin evlatları Avrupa'nın paralı askerleri olarak savaşacaklar. Anzak askerleri gibi emperyalist çıkarlar uğruna masum milletlerin kanına girecek tetikçiler olacaktır. Ve bir zaman sonra kızgın kumun üstüne serpilmiş bir kova su gibi buharlaşacaktır. Bir tek örnek bile yeter; Kuızey'den gelen eski amca çocukları Hunlar, Avarlar, Bulgar Türkleri'nden geriye ne kaldı?..
 
Topyekûn Kuva-yı Milliye Ruhu
 
- Hakeza, İsrail'deki "Eşkenazi" denilen Yahudilerin, kim bir zamanlar Hazar Türkü olduklarını iddia edebilir ki? Aslından kesilen süt gibi dünyanın başına zehir oldular.
 
- Evet, aynı akıbete uğrarlar. Avrupa Birliğî'nin bir kuşak sonrasını düşünün. O yüzden yeniden çok şuurlu bir Kuva-yı Milliye Ruhu'na, halkını potansiyel bir düşman olarak görmeyen onun kutsallarıyla oynamayan, onlara saygı gösteren bir devlet anlayışıyla, milli birikimli, çok birikimli, çok kapasiteli, omurgalı bir teşkilatlanmaya sahip bir milli entelijansiyaya ihtiyacımız var. Beş paralık parti jargonlarıyla değil gerçek milliyetçiliği kendisine şiar edinmiş entelektüel hareketlere ihtiyacımız var. Unutmayalım bu üzerinde yaşadığımız toprakları da Kuva-yı Milliye hareketiyle kurtardık. Türkiye, bu durumdan daha fazla küçülemez ve milletin meclisinde kanla yazılmış olan "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir." sözünü tatbik etmesi gerekenlerin, bunu yapmadıkları takdirde kendi meşruiyetlerini kendi elleriyle yok edeceklerini bir Türk aydını olarak ifade etmek isterim..
 
 
ALINTIDIR
16/5/2007

ORTADOĞU'DA SON TANGO

 

> ORTADOGU'DA SON TANGO ...
>
> Agos Gazetesi Genel Yayin Yonetmeni Hrant Dink'e
> yapilan
> suikast , gercekte bir suikast miydi ?
> Dink'in oldurulmesi icin secilen yer, zamanlamasi ve
> oldurulus
> bicimi gerek verdigi mesaj, gerekse
> isaret ettigi adres acisindan irdelendiginde taslar
> yerine oturuyor.
> Bir suredir, cesitli vesilerle tehdit edildigini ,
> can
> guvenliginin olmadigini konusan ve yazan Dink
> Savciliga basvurdugu halde hengi sebepten koruma
> talebinde
> bulunmamisti ? Zira bilindigi gibi Devletin ,
> koruma tahsis edebilmesi icin ,olum tehditi aldigi
> gerekcesiyle
> Savcilaga basvuran kisinin koruma talebinde
> bulunmasi gerekiyor ve Hrant Dink'in bunu bilmemesi
> imkansiz,
> ustelik de kendisine hatirlatildigi halde reddediyor
> .
> Peki Dink bu tavriyla ne demek istemis , Devlet'e
> nasil bir mesaj
> vermistir ?
> Verilen mesaj cok aciktir.
> Dink diyor ki :" Ben kim oldugumu, hedeflerimi gayet
> iyi
> biliyorum , bu rolu bilincli olarak ve isteyerek
> ustlendim "
> Evet ,Dink tam da boyle diyor sevgili okurlar .
> Neden bu kadar kesin konusuyorum ? Cunku Dink'in
> suikasta ugradigi
> haberini alan Ermeniler ve davadaslarinin
> Osmanbey'den Taksim'e , Taksim'den Osmanbey'e dogru
> yaptiklari
> protesto yuruyusunde attiklari sloganlar
> " Ermeni " sozu sloganlarin disinda birakildiginda ,
> ozellikle 1983
> yilindan bu yana Turkiye Cumhuriyeti'ne ,
> Turk Milletine karsi silahli ayaklanma icerisinde
> olan kurtculerin
> (ki cogu Ermeni ve Yahudi kokenlidirler ) butun
> eylemlerinde
> kullandiklari
> sloganlarin aynisi .
> Hatta ve hatta Grevlerde , Grevlerle ilgili
> yuruyuslerde atilan
> sloganlarin da karindaslari sanki.
> Neydi Taksim Osmanbey arasinda azinliklarin ( Daha
> ziyade
> Ermenilerin ve Yahudilerin ) yasadigi guzergah
> uzerinde atilan
> sloganlar?
> - Hepimiz Dink'iz !
> - Hepimiz Ermeniyiz !
> - Katil Devlet !
> - Katil Devletten hesap soracagiz !
> - Fasistler !
> - Susmayacagiz !
> - Turkiye bunun hesabini verecek !
>
> Bu arada Agos Gazetesinde avaz avaz " Sari Gelin "
> turkusu
> caliniyor .Eee... herhalde " YEMEN TURKUSU "
> calinacak degildi .
> Manzaraya bakildiginda , iyi organize edilmis
> olduklari asikar .
> Bu esnada Ermenistan'dan su meal'de bir aciklama
> geliyor: Turkiye
> bu cinayetin hesabini veremeyecek, bu cinayetin
> faillerini
> gun isigina cikartmasi icin konuyu BM'e goturecegiz
> !
> Gordunuz mu masum Ermenileri , zavalli Ermenistan'i
> ?
>
> Ermeni Teror Orgutu Asala , Turkiye'nin kac
> Diplomatini
> oldurmustu Yurt disinda ?
> Turk Kani'na susamis Asala'nin oldurdugu Turk
> Diplomatlarin olum
> haberleri pespese geldigi siralarda
> kac Ermeni dokuldu sokaklara su sloganlarla yeri
> gogu inleterek ?
> -Katil Avrupa !
> - Biz hepimiz Turk Ermenisiyiz !
> - Turkiye bizim Vatanimiz !
> - Turk Bayragi bizim Bayragimiz !
> - Turkiye Cumhuriyeti bizim Devletimiz !
> - Katlettiginiz Turk Diplomatlari bizim
> Diplomatlarimiz !
> - Bu cinayetleri isleyenlerden hesap soracagiz !
> - Bu cinayetlerin faiillerini ortaya cikartmayan
> Avrupa
> Devletlerinden hesap soracagiz !
>
> Siz hic boyle bir manzaraya sahit oldunuz mu sevgili
> okurlar ? Ben
> olmadim .
> Ermeni Teror Orgutu Asala 1983 yilindan bu yana PKK
> ismini alarak
> kanli saldirilarina , Turk soykirimina
> araliksiz devam etmektedir.Kanli Teror Orgutu
> PKK'nin, Ermeni
> kokenli Generallerinden biri Abdullah Ocalandir.
> Yahudi Kokenli Generallerinden bir de Barzanidir
> .Yani Irak'i
> paramparca ederek kurulmakta olan Devlet
> aslinda Kurt Devleti degil , buyuk Israeldir
> .Ermeniler de tipki
> Kurtler gibi aldatilmaktadirlar Turkiyenin dogu
> Vilayetlerinin
> kendilerine verilecegi konusunda , ancak kendilerini
> Ermeni
> Aydini , Kurt Aydini olarak tanitanlar hakikati
> bilmektedirler
> apacik.
>
> Bu tur olaylar ,calinmasi planlanmis minareler icin
> dikilmis
> kiliflardir sadece .
> Dink'e dogrultulan silahin tetigini tutan parmak tam
> bir
> profosyonel. Kursunlardan ikisinin ense kokune
> isabet ettirildigi
> konusulup , yaziliyor .Namludan cikan kursunun
> zamanlamasi ayrica
> dikkate sayan . Turkiye'nin secim takviminin
> islemeye basladigi,
> Irak topraklarinda
> Turkmen soykiriminin hazirliklarinin tam gaz devam
> ettigi ,
> Turkiye'de ot'a , bocege , Hak , Hukuk , Demokrasi ,
>
> Ozgurluk taninmasi yolunda atilan naralarin yeri
> gogu salladigi ,
> butun bunlara karsilik Turk'un kendi Topraklarinda
> can emniyetinin , mal emniyetinin ortadan
> kaldirildigi,Ozellestirme
> senaryosuyla Mulk'un peskes cekildigi ,geriye
> kalan'in Yerel
> Yonetimler kanaliyla Kurtculere talan ettirildigi ,
> AB UYUM YASALARI
> v.s mavallariyla Egemlik haklarinin kokunden
> devredilmeye
> calisildigi Turk'un Bayragi dahil butun degerlerine
> saldirildigi,
> hakaretlere ugratildigi , Turk'un kendi
> Topraklarinda isgalci ilan
> edildigi , Irkcilikla , kafatascilikla ,
> soykirimcilikla
> suclandigi ve bir yandan da oluk oluk Turk Kani'nin
> akitildigi bir
> doneme rastlatilmis olmasi BOP planinin
> hangi asamasina gelindigini de cok net gosteriyor
> Bize .
>
> Dink'in cansiz bedeni yerde kaldigi surece , Agos
> Gazetesinde "
> Sari Gelin " turkusu calindi hem de yuksek perde'den
> .
> Eeeeee ..... tutup da YEMEN TURKUSU'NU calacak
> degillerdi elbette .
> Su " Sari Gelin " turkusunu ne zaman duysam aklima
> nedense hep Altin
> gelir , Altin deyice de Kuyumcular.
> Malum , Turkiye'de kuyumculuk deyince Ermeniler ilk
> siradadirlar .
>
> Gelelim GAP'A .
> Gap Turk icin mi yapildi saniyor sunuz ?
> Kesinlikle degil.
> Bakin bakalim Gap bolgesi ve civarindaki arazileri
> kimler satin
> almislar ?
> Filistin'in sinsi isgalinin ikiz plani calisti
> GAP'TA.
> Iste Dink'in hizmet ettigi kutsal dava budur aslinda
> ve iste Dink bu
> yuzden koruma tekliflerini reddetmisti ,
> istememisti koruma .
> Pek cok yazimda bahsettigim gibi bu yazimda da iddia
> ediyorum
> ki , butun bu olup bitenler, Tarihin kaydettigi en
> kanli savaslari
> gerilerde birakacak kadar vahsi cereyen eden ,
> edecek olan ,
> ustelik cok da uzun surecek 3. Dunya savasidir.

ALINTIDIR
16/5/2007

HARİTALAR PPS

ALINTIDIR

 

        

16/5/2007

DOMUZ PKK PPS

ALINTIDIR

 

         

15/5/2007

OSMANLI SADRAZAMININ İNGİLİZ SEFİRİNE CEVABI

 
MUTLAKA SONUNA KADAR OKUYUNUZ...

 

 

Osmanlı Sadrazamının İngiliz Sefirine Cevabı

HAMZA ARSLAN

 

John Davenport'un "Hazreti Muhammed ve Kur'an-ı Kerim" isimli eserinde yer alan ibretamiz bir vesikayı sizinle paylaşmak istiyorum. Zira bugün zelil sömürgeci kâfirlere karşı bu söylemleri ve devlet adamlığını ancak anılarda bulabiliyoruz. Öyle ki bütün siyasiler, yöneticiler ve sözde aydınlar ya İngilizlere, ya AB'ye ya da ABD'ye yaltaklanmaya ve bunların kamplarına kapaklanmaya çalışmaktadır. Kimileri de Çin-Rusya-İran müttefikliğine, kimileri AB'ye, kimileride ABD ile stratejik ortaklığa çağırmaktadır. İşte bu güruh Müslüman halkı sömürgeci kâfir devletler karşısında zelil etmektedirler.

Bir örnek olması açısından okuyucularımıza; bugün bu yönetici ve aydın taifesinin ululadıkları efendilerine ve onların atalarına, Şanlı Osmanlı Hilafet Devleti'nin ve onun devlet adamlarının ne şekilde hitap ettiğini ve onlara nasıl bir bakış açısıyla baktığını göstermek istedik.

Aşağıdaki ferman Osmanlı Sadrazamı tarafından İngiltere sefiri Robert Ensky'ye verilmiş ve Mister Grey 29 Şubat 1792 tarihinde avam kamarasında okumuştur. İngiltere Avam kamarasının bir mebusu olan Mister Grey, Osmanlı Sadrazamının ithamkâr ve aşağılayan cevabını haklı bulmakta ve şöyle demektedir:

"Kendilerine muzaheret etmekte olduğumuzu söylediğimiz halde bilahare kendilerine ihanet ettiğimiz Osmanlı müttefiklerimiz politik hareketimizi nefretle ve istikrahla karşıladıklarını gösteriyorlar. Acaba siz beni azarlar ve alaya layık mı görürsünüz, bilmiyorum fakat bu mevzua dair en mevsuk malumatı arz etmiş bulunuyorum" der. Ve sonra Osmanlı Sadrazamının resmi cevabını okur, yazı şöyledir:

 

"Halife kendi namına harp ilan eder ve sulh yapar. Bendelerine ve tebâsına itimat besler. Onların iman sahibi olduklarına vakıf bulunduğu gibi, meziyetlerini tecrübe etmiş ve sadakatlerini anlamıştır. Bu fazilet çoktan beri Avrupa'dan tard edilmiştir.   Şayet bütün Nasraniler (Hıristiyanlar), doğruyu söylüyorlarsa insanları alıp sattığı için İngiltere'ye hiç itimat etmemek lazımdır. Müslümanların Halifesinin sizin hükümdarınızla, sizin memleketinizle hiçbir münasebeti olmadığı gibi, hiçbir vakit sizin nasihatinizi aracılığınızı, dostluğunu istememiş, size bir elçi, bir memur göndermemiş, sizinle hiçbir muhaberede bulunmamıştır. O halde bizimle Rusya arasında aracılık teklifinde bulunmanızın sebebi nedir? Sizin dostluğunuza, yardımınıza, aracılığınıza talip değiliz. Yüksek bir lisanla bahsettiğiniz nâzırınız, mutlaka bir hile düşünmekte, sizin yalnız paraya taptığınızı haber aldığımız milletinizi, eğlendirmek için bir dolap çevirmektedir. Siz tanrınızı satar ve alırsınız. Mabudunuz paradır. Nâzırlarınız ve milletiniz nazarında her şey ticarettir. O halde bizi de Rusya'ya mı satmak istiyorsunuz? Hayır, biz pazarlığımızı kendimiz yaparız. Müslümanlar hile, hurda bilmezler. Şeytanlık, desisecilik Nasranî ahlakıdır. Biz devlet işlerinde namuslu, doğru, açık ve vefalı olmaktan çekinmeyiz. Harbe girdiğimiz zaman mukadderata teslim oluruz. Uzun bir zaman azamet ve ihtişam içinde yaşamış, dünyanın birinci devleti olmuş, asırlarca Nasranîlerin her türlü rezalet ve dalkavuklukla bulanmış küfür ve fesadına karşı zaferler kazanmış bulunuyoruz. Biz, Cenabı Hakk'a ve Rasulullah SallAllahu Aleyhi Vesselam'a iman ediyoruz. Sizler ise taptığınızı söylediğiniz Allah'a iman etmez, kendisine hem ulûhiyet ve hem de peygamberlik tanıdığınız ve oğlu dediğiniz zata da inanmazsınız. O halde sizin gibi, sapık bir milletin nesine güvenilebilir? Birbirinizle olan muamelelerinizde fazilet gibi doğruluğu da atıyorsunuz. Birbirleriyle savaşan bütün Nasranîler, krallarının, hükümdarlarının, imparatorlarının, şikâyetler, muahezeler, protestolarla dolu hal tercümelerini okuyunuz. Hepsinin yalancı, fesatçı, zalim, sözlerine güvenilmez adamlar olduklarını görürsünüz. Hâlbuki Müslümanlar hiç vadine, sözüne, şerefine halel getirmiş midir? Asla. Buna mukabil, hiçbir Nasranî devleti, menfaat ve ihtirası arzu ettiği zamandan başka, hiçbir sözünü tutmuş, hiçbir taahhüdünü ifa eylemiş midir? Hayır, o halde sizin gibi kötü bir yönetime, her faziletten mahrum bir hükümete tabi sizin gibi bir millete nasıl itimat edelim? Halifenin, sizin sarayınızla bir münasebeti yoktur. Bir münasebet kurmak niyetinde de değildir. Şayet siz burada bir casus gibi yahut iddianız veçhile bir sefir sıfatı ile bulunmak istiyorsanız, diğer Nasranîlerle beraber ikamet edersiniz. Biz sizin karadan veya denizden yardımınıza yahut aracılığınıza -tekrar ederiz- tâlip değiliz. Vakti olan tekliflerinizden size teşekküre mezun olmadığımı çünkü divanımızın hareketinizi muvafık bulmadığını, bundan başka denizden yapacağınızı teklif ettiğiniz yardımı da keza teşekkürle karşılamayacağımızı, çünkü donanmanızı hiçbir zaman denizlerimize kabul etmeyeceğimizi beyan ederim. Sizin Rusya ile ne yapacağınızı bilmiyoruz ve bilmekte istemiyoruz. Rusya ile işlerimizi, münasip bir surette kanun ve siyasetimize uygun bir şekilde halledeceğiz. Şayet siz denildiği gibi dünyanın en alçak Nasranî Milleti değilseniz, en cüretkâr ve sahtekâr milleti olduğunuz muhakkaktır. Siz, sizin gibi birkaç Nasranî milletleriyle de birleştiniz mi? Kendinizi emir vermeye salahiyetli zannedersiniz. Biz bunu anlıyoruz. Binaenaleyh sizin cüretkârlığınız, menfur bir diktatörlük derecesine yükseliyor ki; sizin bu hareketiniz, iç işlerinizde hakarete layık, hariçte ise, sözlerinizi her kıymetten ve herhangi bir devlet tarafından inceleme haysiyetinden mahrum etmektedir. Nerede kaldı ki, Bab-ı Ali (Osmanlı Hükümeti)   bunlara ehemmiyet versin. Büyük vezirler, sizi dinledikçe sözlerinizde ya fena bir maksat keşfetmişler yahut işlerinizin cehalet eseri olduğunu anlamışlardır. Halife, tabasına karşı bu derece zalim olan bir devlete karşı icap eden tedbirleri ihmal etmez. Vesikaya istinaden öğrendiğimize göre, sizin aranızda yaptığınız sulhlar, rüşvete dayanmaktadır. Osmanlı vezirleri Avrupalıların sözlerini çok dinlemişler, fakat daima hıyanet görmüşler, satılmışlar veya iğfal edilmişlerdir. Binaenaleyh Rusya ile Bab-ı Ali arasında vuku bulacak aracılığınıza lüzum yoktur. Sizin hedefiniz bütün insanlığı düşürmek, sonra istifade etmektir. Sizin katmerli kazançlarınız bizim tüccarlarımızı zarara sokmuştur. Sizin dininiz, para kazanmaktır. Taptığınız şey hasisliktir. Kabul ettiğinizi söylediğiniz Nasranîlik riyakarlığınızın bir maskesinden başka bir şey değildir. Sizden cevap istemiyoruz. Cevap vermemenizi emrediyoruz."

 

ALINTIDIR

14/5/2007

OSMANLI ZEKASI

 

OSMANLI ZEKASI.....

Yavuz Sultan Selim zamanında, İran şahı kıymetli mücevherlerle süslü bir sandık hediye gönderiyor Sultan Selime. Sandık açılıyor. İçinden çeşit çeşit değerli taşlar, kıymetli atlas, kadife kumaşlar çıkıyor. Fakat bir de pis bir koku yayılıyor. Dehşet bir koku, herkes burnunu tıkıyor. Neyse en alttaki bohçadan insan pisliği çıkıyooooor.. Yani Osmanlıya acayip bir hakaret!!!!!

Cihan padişahı emir veriyor, herkes düşünsün, buna ince bir şekilde cevap vermemiz gerekir. Ve cihan padişahı yine çözümü kendisi buluyor. Aynı şekilde değerli mücevher ve kumaşlarla süslü bir sandık hazırlatıyor. İçine o zamanın Osmanlı İstanbul"unda imal edilen gül kokulu en nadide lokumlardan bir kutu hazırlatıyor, en altına da küçük bir pusula ve bir satır yazı. Gönderiyor. Şah sandığı açıyor. Açtıkça güzel bir koku ve en altta bir kutu lokum. Anlam veremiyorlar tabii. Bizim elçi yiyor önce, sonra oradakilere ikram ediyor.

Kutunun içindeki pusulayı Şah okuyor: "Herkes yediğinden ikram eder" !!!

 

ALINTIDIR

14/5/2007

FATİH SULTAN MEHMET'TEN GÜNÜMÜZE UYARLANABİLECEK SÖZ

 

Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul'u fethettikten sonra imparatorluk
sarayını gezer. Bir ara mahzene iner ve zindanda yaşlı bir papaza
rastlar. Yaşlı papaza
sorar:

-Buraya neden hapsedildin?

papaz cevap verir:

-Arz edeyim Sutanım... Siz İstanbul'u kuşatmaya başladığınızda
imparator beni huzura çağırıp, İstanbul'un düşüp
düşmeyeceğini sordu. Ben de bilgime dayanarak bunun İstanbul'un
uğradığı son muhasara olduğunu ve şehrin elimizden
çıkacağını söyledim! Bu sözlerim imparatorun hiç hoşuna
gitmedi... Çok kızdı bana!.. Bir sürü eziyetten sonra buraya
attırdı beni.

Fatih Sultan Mehmet Han bir an düşünür ve yaşlı papaza sorar:

-Peki bu şehir bir gün gelir bizim de elimizden çıkar mıİ?

Yaşlı papaz cevap verir:

-Ne zaman ki içinizde fesat arır, ahaliniz kendi menfaatlerine teslim
olur, mülklerini yabancılarına satanlar çoğalır, yabancılardan
medet umanlar artar; işte o zaman bu şehir sizin elinizden çıkar.

Bizans Fatih'i diz çöküp "Yarabbi! Böylelerini kahrına ve
gazabına uğratmanı niyaz ediyorum". diye beddua eder.

Hakan ARSLAN

ALINTIDIR

9/5/2007

İNGİLİZLERİN İSLAM DÜŞMANLIĞI

 

20 Binden Fazla Müslümân Esîrin 1919´da...


Sabri efendinin 1978 de İstanbulda neşr edilen "Esâret Hâtıraları" kitâbında diyor ki:

"İngilizlere göre, müslümânlara zulm ve hakâret etmek, millî bir vazîfedir. Yirmibinden fazla müslümân esîrin 1919 da, Mısrın Abbâsiyye hastahânesinde gözleri oyulmuş, kolları, ayakları kesilmişdir.

Esîrleri anadan doğma soyarak, ingiliz binbaşının önünden geçirirlerdi. Esîrler arasından, hoca Abdüllah efendi; 'Hiç olmazsa edeb yerlerimizi mendil ile örtmeye izn verin' diyerek, çok yalvardı. İzin vermediler. Alay ettiler.

Yafa belediye reîsi Ömer Baytar efendi ve Akkâ mebûsu ve dördüncü ordu müfettişi Es'ad Şâkir efendi ve bir çok âlim ve şerîfler ve Nablüs idâre meclîsi a'zâsından Seyfeddîn efendi de aramızda idi. Geçmiş asrlardaki vahşetler ve Engizisyon zulmleri, ingilizlerden çektiğimiz işkenceler yanında hiç kalır. Dünyâda hiçbir milletin yapamıyacağı zilleti, alçaklığı, ingilizler yaptılar."

Kaynak : İNGİLİZ CÂSÛSUNUN İ'TİRÂFLARI ve İngilizlerin İslâm Düşmanlığı

 

 

 

 

ALIMTIDIR



« Önceki::

Blogcu ile yapıldı