SARİYAHSİLİ GÖRKEM

20/7/2008

ÇANAKKALE (YENİ MECMUANIN FEVKELADE SAYISINDAN ALINTILAR ) 13

İKİNCİ SAFHA

Paşa yine aynı odada yine aynı elbiseyle oturmuş, önündeki mufassal haritadan son Alman taarruzunu takib etmekle meşguldü. Ben girince, taarruzî istikametlerini, tahmin ettiği neticeleri mesleğine aşık bir asker vuzuh ve samimiyetiyle anlattı ve sonra “Bugün ikinci safhadan bahsedecektik, öyle değil mi efendim?” dedi.

Bu ikinci safha, harbin ikinci safhası değil, kumandanın o havalide derûhde ettiği vazifelerden ikincisidir. Bu zamanda, Paşa, umum Arıburnu cebhesine ait mütalaalarda bulunmak salahiyetini kendinde bulamıyor. Ancak sağ cenahda ... inci fırkanın başında bulunduğu sırada cereyan eden en mühim hadise hakkında, yani 6 Mayısda vuku bulan umum Hücûm hakkında biraz malumat verdi. Bu umum Hücûmda onun fırkası, karşısındaki düşman mevzilerine girmeye muvaffak olmuş.

-7 Mayıs, dedi (Ve kahvesinden bir yudum alarak, evrakını okuduktan sonra) günü şöyle hülasa edebiliriz. Düşmanın Arıburnu’na kuvvetler çıkardığı görüldü. Bu kuvvetlerden tabur kadarı Arıburnu cebhesinin sağ cenah şimalinde bulunan Çataltepe’ye doğru gidiyordu. İcra edilen keşif ve tarassuda nazaran da düşmanın yine bu civarda “Balıkçı Damları” şimal-i şarkisindeki sırtlarda 100 metrelik küçük bir cebhe üzerindetahkimatı ve askeri görüldü. Benim tahmin edip şimal grubu kumandanlığına arz ettiğim gibi bu civardaki tahkimat evvela mikyasta kanlı muhârebeleri intac etti. Sonra da Anafartalar harekat-ı umûmîyesinin mebdeini teşkil etti. 8, 9, 10 Mayıs günlerinde bizim fırkanın cebhesinde mühim hadiseler olmamıştır. Onbirinci günü bir mütareke akd ettik. Defn-i emvat ile uğraşıldı. 12, 13, 14 Mayıs günleri de hatta Onbeşte de iş’ara değer bir şey yok...

-Bu durgunluk neden hasıl oluyor efendim?

-Çünkü düşman yorgundur. Çok zayiat verdi. Mühim miktarda kırıldı. Ve benim telakkiyatıma göre artık Arıburnu’nda netice-i kat’iye almaktan sarf-ı nazar ediyor. Ben bu durgunluğu ona haml ediyorum. Mayısın on altıncı günü benim sol cenahımda bulunan fırka, ki o da bizimdir, ihzar olunan birtakım lağımları iştial ettiriyor. Onların iştial etmesiyle beraber düşmana bir baskın Hücûmu icra ediyor, 17 Mayıs’ta işte demin bahsettiğimiz Çatal Tepesi, Halid ve Rıza Tepesi denilen yerde kanlı bir muhârebe oluyor.

-O tepeye niçin Halid ve Rıza Tepesi denmiş?

-Orada Rıza Efendi ve Halid Efendi isminde gayet kahramanca bir Hücûm icra eden iki zabit şehid olduğu için!.. Bu muhârebeden sonra bir aralık benim Arıburnu’na karşı muhafazasını derûhde ettiğim cebheye ilaveten Anafartalar mıntıkası dahilindeki Azmak’a kadar olan parça da taht-ı mesuliyetime verildi. Fakat daha sonra bütün Anafartalar mıntıkası doğrudan doğruya Esad Paşa Hazretlerine merbut olmak üzere Almanyalı Vilmer Bey taht-ı kumanda ve mesuliyetine tevdi edildi. On sekizde hep o muhârebeyle geçiyor. 22 inci günü verilen malumata göre düşman cenub grubunda, yani Seddülbahir civarında Kirte mıntıkasına şiddetle taarruz etmekteydi. Binaenaleyh cebhemizde de ciddi veyahut nümayiş tarzında bir düşman taarruzuna intizar etmek ihtiyata muvafıkdı. Hakikatte o gün öğleden evvel bütün fırka cebhesi düşmanın top, tüfek, mitralyözleriyle şiddetli ateş altına alındı. Düşman taarruzu vaki oldu. Gerçi umum cebhede düşman adem-i muvaffakiyete düçar edildi. Fakat Bomba Sırtı’nda iki siperimizi zabt ve işgal etti. 23 Mayıs gününü bu siperleri istirdad ile geçirdik. Düşman geceden işgale muvaffak olduğu bu siperlerdeki kuvvetini sabaha kadar teksif etmiş ve aleyhimize isti’mâl edecek bir hale getirmişti. Fakat ittihaz olunan tedbirler sayesinde ve bilhassa 27 inci ve 57 inci alayların kumandanlarının, zabitlerinin ve efradının kahramanlıkları sayesinde o siperler içinde bulunan düşman kâmilen itlaf edildi. Bombalarla parça parça berhava oldular. Siperler elimize geçtiği zaman içerileri düşman cesedleriyle ağız ağıza doluydu. O müdhiş bir şeydi. İngilizlerden bir ferd bile kurtulmamıştır. Bu muhârebe cereyan ettiği sırada Kemal Yeri’ni teşrif etmiş bulunan Talat Paşa Hazretleriyle İsmail Canbulat ve Doktor Nazım Beyler o gün İngilizlerden iğtinam ettiğimiz maddi muhârebe hatıralarına da mâlikdirler. Kiminde kurşun parçalamış bir İngiliz altını, kiminde ufak tefek nişanlar, dürbün parçaları filan vardır.

-O gün zât-ı âliniz de Kemal Yeri’nde mi bulunuyordunuz?

-Hayır, ben muhârebe mahallindeydim. Kendileriyle telefonla görüştük. Düşmanın yalnız bu ufak muhârebedeki zayiatı 3000 den fazla tahmin olunmuştu. 24 Mayıs günü bir şey olmadı. 25 de düşman yine fırka cebhesine taarruz etti. Hatta ufak bir siperimize de girdi. Fakat neticede kâmilen telef edildi. Yine dışarı atıldılar, mahvoldular. 26 ile 27 de yine bir şey yok. 28 de öyle. 29 da düşman 31, 32, 34 numara verdiğimiz siperlere taarruz etti. Fakat çok zayiat vererek kovuldu. Bomba Sırtı’nda Boyun noktasına mücavir olarak 14 Nisan günü taarruzundan sonra vücûda getirilen bu siperler Arıburnu cebhesinde 7-8 metreden 10 ilâ 12 metreye kadar düşmana yakın olan siperlerdir. Bu kurbiyet, sonra bu siperler üzerindeki hadiseler, diyebiliriz ki kendilerine bir mevki-i mahsus ve bir şöhret-i tarihiye temin etmiştir. Bu siperlerin karşısında bulunan düşman siperleri, gerileri Korku Deresi’ne inen bir yarın kenarında inşa edilmiş olmak itibarıyla bir mahiyet-i mahsusayı haizdi. Mezkur siperlerdeki düşman daima ürkek bir haldeydi. Bunun işte numaralarını söylediğimiz siperlerimize karşı faaliyetleri, tecavüzleri hemen hiçbir gece eksik olmazdı. Üstünden bombalar atılmakla tahtüzzemin lağımlar infilakıyla bu siperlerimiz adeta bir cehenneme çevrilmekteydi. Tabii karşımızdaki düşman siperleri de hemen aynı haldeydi. Düşmanın bombalarından vukua gelecek telefatı tenkis edebilmek maksadıyla bu siperler üzerine kalaslar örttürmüştük. Onlar bu kalaslara ikide bir “mayi-i muharrik şişeleri” atıyorlar, siperlerde yangın tevlid ediyorlardı. Kesif alevler ve dumanlar o siperlerin üstünden hiç ayrılmazdı. Tabii biz oralarda pek çok telefat vermekteydik. Fakat buna rağmen şeci, mütevekkil askerlerimiz bütün bu yangın, lağım, bomba infilaklarına göğüs geriyorlar, şayan-ı gıbta  bir metin-i azimle yerlerini muhafaza ediyorlar, düşmana mukabelelerde bulunuyorlardı. 30, 31 denve 1 Hazirandan 16 Hazirana kadar mühim hadiseler yok.

Fakat Mustafa Kemal Paşa 16 Haziranda fırkasının sağ cenahında cidden kanlı bir muhârebe, bir gece muhârebesi yapmış. Ve o günden itibaren 24 Temmuza kadarfırka cebhesinde mühim hadise olmamış. Yalnız 29 Haziranda yine düşman bir kısım cebhemize taarruz etmiş ve tard edilmiş. 24 Temmuz günü, fırkasının cebhesine topçu ateşi başlamış. Bu ateş evvelce mutad dahilindeki derecede imiş. Ancak öğleden sonra şiddetini peyderpey artırmış. Düşman ... inci fırka cebhesine ve Mustafa Kemal Paşa’nın fırkasının sol cenahında bir taarruz hazırlığı ima eder sûrette, şiddetli topçu ateşi isti’mâl etmekteymiş. Filhakika, hemen arkasından Kanlısır taarruza geçmiş ve bu teşebbüsünde suhuletle muvaffak olmuş. Muhârebe bütün cebhe üzerinde, hem de pek şiddetli olmak şartıyla gece de devam ediyormuş. Paşa’nın cebhesinin gerisinde, Anafarta mıntıkası dahilinde bulunan Ağıldere civarında sürekli piyade ateşleri işitiliyormuş. Düşman gece yarısından yarım saat sonra Paşa’nın fırkasına taarruz eder ve tekmil siperlerimizde, hatta gerilerimizdeki havalilere vesaitinin azamî derecesini isti’mâl eder. Yağlı paçavralar, tahtüzzemin lağım infilakları, muhtelif nevide bombalar, Karadeniz topçuları fırkanın cebhesini mütemadiyen sarsmaktaymış. Saat 01.10’da Mustafa Kemal Paşa kıtalarının nazar-ı dikkatini şu sûretle celb etmiş:

“Vaziyet-i umûmîye pek mühimdir. Kumandanlardan, zabitlerden her vakitkinden ziyade fevkalade intibah ve mesai-yi fedakârane isterim.”

Sonra saat 3.30 –i evvelde diğer bir emirle düşmanın bütün teşebbüslerini kıracak teyakkuz ve tedabir lüzumunu tekrar etmiş.

25 Temmuz günü saat 4 –i evvelden itibaren düşman topçusu azami faaliyetle ateş ediyormuş. Siperlerimizle rah-ı mesturlarımızsa ehemmiyetli bir sûrette yıkılmaya devam ediyormuş. Saat 4.45 evvelde düşman fırka cebhesine Hücûma kalkmış fakat bütün Hücûmları askerimizin metaneti sayesinde az bir zaman içinde kâmilen mahv edilmiş. Düşmanlarımız dehşetli zayiata uğramışlar. Hatta bazı siperlerimize girmeye muvaffak olan kısımları da orada siperler içinde itlaf edilivermişler.

Aynı günde saat beşe doğru düşman sağ cenahımız aleyhine ikinci bir Hücûm tevcih etmişse de bu da püskürtülmüş. Düşman Hücûmlarını pek musırrane bir sûrette icra etmekteymiş. Paşa gülümseyerek dedi ki: “Hatta zabitlerinin sopalarla efradı sıkıştırarak müteaddid defalar siperlerden çıkarmaya çalıştığı görülüyordu.”

-Peki Paşa Hazretleri, düşmanın fırkanız istikametinde bu derece uğraşmaktaki maksadı neydi?

-Vallahi diyemeyiz ki düşmanın ... inci fırka cebhesine yaptığı bu Hücûmlardan maksadı bir nümayişden yahud da bu cihetteki kuvvetlerimizi tesbit etmekten veyahut da Ağıldere cihetinden sevk ve istihdamdan men etmekten ibarettir!... Bence düşmanın asıl maksadı harekat-ı umûmîyesinde hedef-i kat’i ittihaz ettiği Kocaçimen silsilesine , aynı zamanda ... inci fırkayı da geri atmak sûretiyle vasıl olmaktan ibaretti. Fırka cebhesinin vaziyet,i umûmîyeye nazaran haiz olduğu ehemmiyet ve Arıburnu-Kocaçimen istikametini sedd etmesi itibarıyla haiz olduğu ehemmiyet benim tahminimi muhık gösterebilir. Düşman fırkaya yaptığı Hücûmlarda üç dört livadan aşağı kuvvet tahsis etmemişti. İlk Hücûmda verdiği azim zayiata rağmen Hücûmu tecdid etmesi fırka cebhesinde takib ettiği gayenin ciddiyetine gayet açık bir delildir. Düşmanın fırka cebhesinde adem-i muvaffakiyete uğramasının sebebi, sahra obüs bataryalarıyla iki harb gemisinden icra edilen  14, 15 saatlik mütemadi bir bombardıman altında kıtalarımızın metanetlerini, mevkilerini muhafaza etmelerinden ileri gelmiştir. Buna günlerden beri tahkim ve tarsîn edilen siperlerimizin bahş eylediği istifadeyi de unutmayın.

Burada mühim bir satır başına geçeceğiz.

-Buyrun efendim.

-Fırka cebhesine tevcih olunan Hücûmlar, size izah ettiğim gibi, gerçi tard edilmişti. Fakat fırka için, bütün Arıburnu vaziyeti için daha büyük bir tehlike başgöstermiş oluyordu.

-Bu tehlike neydi?

-Bu tehlike Ağıldere mıntıkasından Şahinsırt’la Conk Bayırı’na ilerlemekte olan düşmandı. Bu tehdidkar hareket tekmil Arıburnu cebhesinin sukûtunu intac edebilecek bir mahiyetteydi. Bu istikamete karşı fırka kendi vüs’ ve salahiyeti dâiresinde icab eden tedbirleri almıştır. Fakat asıl tedabirle, yani umûmî nokta-i nazardan icraat ve tertibatla şimal grubu kumandanlığı ciddi bir sûrette iştigal etmekteydi. Paşa bu esnada çıngırağı çaldı. Kapının önünde mahmuz şıkırtısına yeniden kahveler söyledi. Birer sigara daha yaktık.

-Filhakika, dedi, mühimce kuvvetlerin zevalden sonra Conk Bayırı cebhesine tevcih edildiği öğrenilmişti. 26 Temmuz günü düşman pek erkenden tasviri mümkün olmayan bir şiddetle ilerledi. Gerek Arıburnu cebhesindeki obüs ve sahra toplarıyla gerekse denizdeki harb gemileriyle Conk Bayırı’nı ateş altına aldı. Bu sırada bazı raporlar aldım ki Conk Bayırı vaziyetini pek şayan-ı memnuniyet olarak tasvir etmiyordu. Bu raporlardan başka erkân-ı harbiye reisi ve yaveri bizzat Conk Bayırı ve Şahinsırt civarına gönderdim. Vaziyeti tedkik ettirdim. Vaziyette vehamet muhakkaktı. Düşman Kocaçimen’i ve Şahinsırt’ı işgal etmişti. Kendim de bizzat bulunduğum fırka tarassud mahallinden Conk Bayırı’ndaki Hücûm dalgalarını görüyordum. O istikametten gelen düşman mermileriyle karargâhımdaki zabitlerden yaralananlar vardı. Düşmanı diğer taraftan Suvla limanından da onun cenubundaki sahillerden de asker ihrac etmişti. Bir taraftan da ediyordu. Bugüne kadar Anafartalar mıntıkası şimal grubu kumandanlığına merbuttu. Ve şimal grubu kumandanlığı tarafından idare edilmekteydi. O gün emir ve kumanda da bir değişiklik icra edildi. Saros grubu kumandanı Miralay Feyzi Bey’in Conk Bayırı ve Kocaçimen’deki kıtaatı da taht-ı kumandasına alarak Anafartalar grubu namıyla bir grup teşkil olunduğu tamimen tebliğ edilmişti. Conk Bayırı’ndaki büyük tehlikeyi yakından görüyor ve çok müteessir oluyordum. Onun için şimal grubu kumandanlığına şu tarzda maruzatta bulundum:

“Conk Bayırı’ndaki vaziyetin henüz şayan-ı dikkat ve nazik olduğu anlaşılıyor. Bu hususta ordu kumandanının nazar-ı dikkatlerini ciddi sûrette celbe delalet buyurmanızı selamet-i memleket namına istirham ederim.” Bu anda umum büyük kumandanlarda bir asabiyet mevcuddu. Ordu kumandanı Liman Paşa Hazretleri tarafından Kazım Bey telefonda benimle görüştü. Mütalaatımı sordu. Vaziyetin nezaketini söyledim. Dedim ki: “Daha bir an mevcuddur. Bu ânı da zıyâ’a uğratacak olursak bir felaket-i umûmîye karşısında kalmaklığımız pek muhtemeldir.” Vaziyetin umûmîleşmiş olduğunu, Anafartalar’a çıkmış ve çıkmakta olan düşman kuvvetlerini nazar-ı dikkate almak, ona göre umûmî tedbirler ittihaz etmek lazım geldiğini, sevk ve idareyi tevhid ve temin için bütün kuvvetlerin bir kumanda altında, bilavasıta bir kumanda altında bulunmasından başka çare kalmadığını söyledim. 26-27 gecesi saat 9.50 sonra da idi ki şimal grubu kumandanı, ordu kumandanı Liman von Sanders Paşa Hazretleri tarafından Anafartalar Grubu kumandanlığına  tayin edildiğime dâir olan emri tebliğ etti. Aynı emirde, hemen hareket ederek 27 Temmuzda icrası emredilmiş olan taarruzu icra etmekliğim de mevcuddu. Bu emir üzerine ... inci alay kumandanı Şefik Bey’i ... inci fırka kumandanlığına tevkil ettim. Yanıma fırka sertabibi Hüseyin Bey’i aldım.

-Niçin?

-Hastaydım çünkü... Yaverim Kazım Efendi o gün şehid olmuştu. Rasim Efendi isminde diğer bir süvari zabiti de aldım. Dört aydır o yerde, yane ateş hattından üç yüz metre geride ecsad taaffünatıyla bozulmuş bir hava teneffüs etmekteydim. O gece oradan saat onbirde, zindan gibi zifiri karanlıklar içinde oradan çıkınca ilk defa temiz bir hava karşısında bulundum. Fakat bu güzel havayı zulmet ve mübhemiyet içinde teneffüs etmek nasib oluyordu.

Hiç ardı arası kesilmeyen Hücûmların karşısında azmine ufak bir sarsıntı bile gelmeksizin bu adamın uykusuz, havasız yerlerde burnuna kan ve barut kokuları, leş ve cesed kokuları çarpa çarpa, kulağında muhtelif çatırtılar, gümbürtüler yer ede ede nasıl çalıştığına şaşıyordum. Dedim ki:

-Paşa Hazretleri, benim anladığıma göre siz henüz ne düşmanın derece-i kuvvetini, ne de başına yeni tayin edildiğiniz bizim kuvvetlerimizi bilmiyorsunuz. Fazla olarak da, dediğiniz gibi, bir zulmet ve mübhemiyet içinde mechullere doğru gidiyorsunuz.Bu kadar ağır bir mesuliyeti nasıl bir düşünce ile kabul ediyorsunuz?

Cidden böyle. Çünkü ben bu harekette tarife sığmaz, alelade, hatta fevkalade kelimelerle anlatmaya çalıştığımız rûhi haletlerin pek üstünde olan bir şey görüyordum!

-Vakıa böyle bir mesuliyeti derûhde etmek, takdir buyurduğunuz gibi, basit bir keyfiyet değildir. Fakat ben, vatanım mahv olduktan sonra yaşamamaya karar verdiğim için kemal-i iftiharla bu mesuliyeti derûhde ettim. Ve hemen saatlerce mesafe uzakta bulunan Çamlıtekke karargâhına hayvanla hareket ettim. İşte bu sûretle benim Arıburnu’yla olan kumanda münasebetim nihayete ermiş oluyor.

Bu ifdelerin rûhunuza verdiği temiz ve ulvî tesiri anlamak için o mert, pervasız sesi kulaklarınız benim gibi duymalıdır. Gözleriniz onun mavi gözlerindeki kuvvelti parıltıyı görmeli, azimkar asker çehresindeki manayı okumalıdır. İçinde, dram sahnelerindeki kahramanlarına müelliflerinin iâre ettiği büyük gürültülü kelimeler olmayan, o kuvvetli cümleler! Ben onları günlerce hatırımda ve kulaklarımda sakladım. Bu genç adama karşı bir meclûbiyet hissettim.

Bu memuriyetinden ayrılırken orada bulunan silah arkadaşlarına karşı ne türlü hisler perverde ettiğini sordum. Zira mukadderatımızla sıkı sıkıya alakadar olan bu muhârebeler esnasında bütün ordunun, küçük neferden, büyük kumandanına kadar vazifesini ne sûretle telakki, ne sûretle ifa ettiğini bilmek istiyordum.

İşte Mustafa Kemal Paşa’nın cevapları:

İngilizler Arıburnu ihracında, bu cebhelerdeki muhârebelerde kumandanlarının, askerlerinin gösterdikleri cesareti, metaneti, cengaverane meziyetleri fevkalade bir lisan-ı takdirle yad ve i’lâ etmektedirler. Fakat düşünün ki bütün muhârebe vesaitiyle mükemmel sûrette mücehhez olarak büyük bir inad ve azimle  Arıburnu sahillerine ayak basan düşmanımız yine o sahil kenarlarında kalmaya mecbur olmuştur. Binaenaleyh zabitlerimiz, askerlerimiz hissiyat-ı vatanperverane ve diniyeleriyle şecâat-i mahsusa-i millîyeleri bu derece kuvvetli bir düşmana karşı Darülhilafe ve saltanat kapılarını muhafaza etmekle cidden şayan-ı iftihar bir mevki kazanmışlardır. Kumanda ettiğim bilumum kıtaların zabitanını ve efradını birer birer takdir ederim. Bu ulvi maksad uğrunda canlarını kahramancasına feda eden mukaddes şehidlerimizi derin ve ebedî bir hürmetle yad ederim.

 

 

ÜÇÜNCÜ SAFHA

 

ANAFARTALAR

-Cidden sizi yorduk. Bu hikayeler uzadıkça uzadı. Vak’alar o kadar çok, o kadar mühimdir ki bilmem hangisini anlatsak!

-Efendim ben yorulmam. Bilhassa böyle milletin hayatıyla alakadar olan bir meseleyi dinleyip bütün kârilere de nakledebilmek benim için büyük ve samimi bir zevktir.

-Peki. O halde kahvelerimizi içer içmez başlarız.

-Gece karanlığında yerinizden çıkıyor ve yeni memuriyetinize gidiyordunuz.

-Evet. Zulmet-i leylden dolayı yol bulmakta birçok sıkıntı çektikten sonra 27 Temmuz saat 1,30 evvelde Gümbürdek Bayırı’nın cenubunda bulunan grup karargâhına vardım. Taarruz fecir ile başlayacaktı. Vaktim pek azdı. Herkesin malumatından istifade etmek için tekmil erkân-ı harbiye heyetini yanıma çağırdım. Benim bu anda anladığıma göre düşmanın Kireçtepe, Kükürtlü Pınar, Sülecek, Mestantepe hattında –ki düşman mikdarı mat’iyetle malum değil- mühim fakat yine mikdarı gayr-i muayyen diğer kuvvetlerinin de Kocaçimen eteklerinde ve Conk Bayırı’nda bulunduğu ve mütemadiyen Kemikliler’e ihracata devam ettiği anlaşılıyordu. Ben de kuvvetlerimi ona göre tertib ettim. Fakat henüz telefon irtibatı yoktu. Kumandanlara lazım gelen emirleri birer zabitlere fırkalara yolladım. Bu zabitler aynı zamanda haber ve irtibat zabiti olacaklar, bana bizzat doğrudan doğruya rapor vereceklerdi.

“İşte o zabitlerden biri de budur” diye yaverini gösterdi.

Yaveri, tıknaz, esmer, az bıyıklı, hem sert ve hem muti bakışlı genç bir yüzbaşıydı. O anda tedkik edilen evrakı tasnifle meşgul oluyordu.

Paşa devam etti:

-Telefon tesisi, umur-i sıhhiye ve iaşe için de icab eden emirleri verdim. Kendim de taarruzu bizzat idare etmek için saat 4.30 evvelde Çamlıtekke şimalindeki tepelerde bulunan tarassud mahalline gittim. ... inci fırkanın taarruzî harekatına başlamış olduğunu gördüm. ... inci fırka kıtalarının kaffesini göremiyordum.

27 Temmuz 5.50 evvelde ... inci fırka, taarruzunun ilerlediğini ve tertibatını raporla bildiriyordu. ... inci fırkadan da taarruza başlandığına dair malumat alındı. Taarruz her iki fırkada muvaffakiyetle devam etti. Artık o günkü muharebenin muhtelif safhalarda sevk ve idaresi için verilmiş emirlerle alınmış raporlardan ve sair teferruat-ı icraiyeden sarf-ı nazar edelim de neticeyi söyleyelim. Suvla şarkında bulunan düşmanın bir kolordusu ve Büyük Anafarta istikametinde de bir fırka kadar kuvveti mağlub edilmiş ve kamilen gayr-i müsaid bir vaziyete atılmıştır. Ben mağlub düşmanın bu derece faikiyetini gördükten sonra kazanılan muvaffakiyetle iktifa ettim. Taarruzu durdurdum. Elde edilen siperlerin tahkim olunmasını, orada yerleşilmesini emrettim.

-Bu kadar faik olduğunu söylediğiniz bir kuvvet böyle bir gün içinde neden mağlub oldu?

Paşa masasının üzerinde duran kitabı alarak:

-Bunun cevabını en iyi Hamilton’un kendi raporunda okuyabilirsiniz! Benim o gün gördüğüm sebeb şudur: Düşman muhtelif kollarla toplu nizamda olarak ilerliyordu. Bu yürüyüş kolları önlerinde henüz ne hiçbir mevcudiyete, ne de hiçbir faaliyete tesadüf etmeyeceklerini zannediyorlardı. Onun için önlerinde hafif avcı hattı bulundurmakla iktifa etmişlerdi. Bu taraftan kuvvetli ve fedakar avcılarımızın hakim sırtlardan inerek mezkur düşman kollarının başlarına atılmaları, bir taraftan da topçularımızın isabetli şarapnellerinin yanaşık düşman kolları üzerine tesir etmesi düşmanda inzibatı da, kuvve-i maneviyeyi de, kumandayı da ihlal etti. Baş taraftan tard edilen hafif avcı hatları, bu sebeble geriden takviye olunamadı. Düşman da kamilen gözünü geriye çevirmek ve kaçmak tarikini tercih etti. Filhakika düşman kolordusunda kumandanların müessir olmadığını Hamilton da bilahare itiraf etmiştir. Fakat benim istiğrab ettiğim cihet Hamilton’un bizzat kendisi de oraya geldiği halde emrini yine infaz edememiş olmasıdır. Her halde Hamilton da dahil olduğu halde İngiliz kumandanları beyninde çok müzakere, çok tereddüd olması ve bilhassa mesuliyet korkusu bize kendilerini mağlub etmek fırsatını bahş etmiştir. Filhakika mesuliyetten korkan kumandanların hiçbir vakit de icab eden kararları veremediklerini, bunun neticesinde ise acı felaketler husule geldiğini bizzat ben de muhtelif zamanlarda görmüşümdür. O gün ihraz olunan muvaffakiyet pek ziyade şayan-ı memnuniyetti. Fakat vaziyet-i umumiyenin ıslah ve temini ve binnetice payitahtın tamamen, emniyetli bir surette muhafazası nokta-i nazarından beni henüz tatmin etmiyordu. Çünkü düşman üç gündür Arıburnu ile Azmak arasında başkaca mühim kuvvetlerle icra ettiği mütevali ve fedakârâne hücumlar sayesinde Conk Bayırı ve Şahintepe’de mevcud tehdidkar vaziyete sahib bulunuyordu. Filhakika Hamilton bütün Kocaçimen silsilesine malik olmak nokta-i nazarından Conk Bayırı’nın zabtını muvaffakiyetine beraet-i istihlal addediyor, bu mevzi’i mihver-i harekat addediyordu.

Conk Bayırı ve Şahintepe’nin muhafazası için benim kumandayı deruhde ettiğimden evvel orada muharebe eden askerlerimizin pek büyük kahramanlık ve fedakarlık gösterdiğini kemal-i takdir ile yad ederim. Ancak şunu da ilave etmeye lüzum görüyorum ki: Bu kıtalar artık pek ziyade zayıflamış ve yorulmuş bulunuyordu. Fakat yeniden iki piyade alayının taht-ı emrime gireceğine dair olan malumat beni vakit geçirmeksizin yeni icraatta bulunabileceğime dair ikna etmiş oluyordu. 27 Temmuz günü öğleden sonra saat üçte Conk Bayırı ve Kocaçimen mıntıkasında bulunan ... inci ve ... inci fırka kumandanlıklarına telefonla dedim ki: “Bu gece Conk Bayırı’nda kendilerinden büyük faaliyet taleb edeceğim iki piyade alayı için orada bulunan kıtaat vasıtasıyla hiç olmazsa sıcak bir çorba hazırlatmaya imkan bulmanız çok muvafık olur”.

O günkü muharebeyi idare ettiğim mahalli terk edip Çamlıtekke’deki karargahıma gelirken yolda Liman Paşa Hazretlerinin yaverleri müşârünileyh tarafından beni tebrik etmek üzere geliyordu. Müşârünileyhin de karargahıma gelmiş bulunduğunu haber verdi. Ve Conk Bayırı’ndan düşmana icrasını tasmim ettiğim taarruzun yakında ihzarı ve idaresi için bizzat hemen oraya hareket etmek üzere kendisinden ayrıldım.Müşârünileyh beni bizzat ateşin içine girmekten sıyanet etmeyi düşündü. Fakat başka türlü, yapılacak hareketin neticesinden emin olamayacağımı takdir ederek muvafakat etti. Erkân-ı harbiyemle birlikte Çamlıtekke’den Kocaçimen istikametine teveccüh ettik. Düşmanın bir tayyaresi semtürre’simize geldi ve bizi takibe başladı. Artık zaruri olarak bütün refakatim heyeti sağa sola açılmak mecburiyetinde kalmış, bunun neticesinde yollarını şaşırarak ve karanlığa kalarakertesi güne kadar bana mülâki olamamışlardır. Ben, benden ayrılmayan süvari ihtiyat zabitlerinden Zeki Efendiyle tuttuğum yolu takibe devam etmeyi zaruri gördüm. Kocaçimen üzerinden Conk Bayırı’na gitmek istedim. Fakat bu yol İngilizler tarafından tutulmuş olduğu için ateşe maruz kaldım. Daha cenubdan dolaşarak Conk Sırtının şark yamaçlarında bulunan ... inci fırka karargahına vasıl oldum. Kıtaların ahval-i dahiliyelerini tedkik ettikten sonra bana hazırladıkları çadıra çekildim. Zaten gece de hulul etmişti. Lazım gelen emirleri verdim. Taze kuvvetlere intizar ediyordum. Bu kuvvetlerse yukarıda bahsettiğim iki alaydı. Bunlardan birisi pek geç vasıl olabilmiş, diğeri de ertesi gün ancak muvaffakiyet istihsalinden sonra gelebilmiştir. Bu sebeblerle kumandanlar ve erkân-ı harbleri kuvvete nazar-ı dikkatimi celb ettiler. Vakıa hakları vardı. Fakat ben muvaffakiyeti çok kuvvete malik olmaktan ziyade elimizde bulunan kuvvete azim ve şiddet vermekte ve onları benim tasvir ettiğim gibi kullanabilmekte görüyordum. Geçirilecek zaman bizden ziyade düşmana faidebahş olacaktı. Onun için bütün mütalaata rağmen suret-i kat’iyede taarruz edecektim. Hazırlanmaları bitince bana bildirmelerini kıtalara emrettim.

-Peki, bu az kuvvetle ne türlü bir hücum tertib edecektiniz?

-Gayet basit!.. Conk Bayırı’ndaki ve Şahintepe’deki düşman karşısında duran kuvvet ... inci fırkaya aittir. Yeni gelecek alaylar bu hattın gerisinde ve hemen yakınında toplu saf-ı harb nizamında ahz-i mevki edeceklerdi. Hareket fecir ile beraber başlayacaklardı. Hiçbir kuvvetin, top ve bomba patlamaksızın süngü ile düşman üzerine atılmak.

-Demek ki o gece bizimkiler, deliklerinden baş çıkaracak farelerin üzerine hemen atılmaya hazırlanan kediler sinsiliğiyle pençelerini içeri alıp sezdirmeksizin pusu kuracaklardı. Ve İngilizler o sabah güneşin parıltısıyla uyanmayacaklar, süngülerimizin pırıltısıyla kamaşıp düşeceklerdi. Fakat zât-ı âliniz, anladığıma göre, kaç gündür uykusuz kalıyorsunuz? Hiçbir yorgunluk duymuyor muydunuz?

-Tabii duyuyordum. Ve bu muharebe yorgunluğunu hiç olmazsa telafi ederek ertesi gün hücum anında zinde bulunabilmek için çadırımda yalnız kaldım. Fakat buna imkan var mıydı? Birçok sebeblerle birçak zevat yanıma gelmek mecburiyetinde kalıyordu. Aynı zamanda bütün grup cebhesinin muhtelif kısımlarından heyecanlı raporlar alıyordum. Mesela: Düşmanın Ece Limanı önünde  nümayiş için dolaştırmakta olduğu boş gemileri görmesi üzerine İngilizlerin mezkur limana asker çıkarmakta olduğunu bildiren raporlar gibi ... Geceyi işte bu tarzda geçirmiş bulunuyorus.

Mustafa Kemal Paşa’nın tasavvur ettiği hücum 28 Temmuz günü takriben saat 4.30 evvelde başlıyor. Hücumu seyr etmek üzere Paşa da asker ve kumandanlara mülâki oluyor. Fecir başlamış, ortalık aydınlanmaya yüz tutmuş. Fakat Paşa hücum anının gecikmekte olduğunu görüyormuş. Halbuki bu teehhür biraz daha uzayacak olursa ortalık tamamen açılacak, bizim kesif bir yığın halinde bulunan hücum kıtalarımızı düşman görecek, karadan ve denizden namütenahi topların bombardımanına maruz kalacak, belki de bu bir felaket olacaktı. Müdhiş, heyecanlı bir buhran ânı değil mi? Paşa, derhal oradaki kumandanlarla beraber hücum saflarının önüne geçmiş. Askere düşmanın kaçmaya hazırlandığını, fakat buna müsaade etmeyeceğimizi söylemiş. “Bunun için benim ileriden kırbaç sallayarak vereceğim işaret üzerine hemen hepiniz düşmana atılacaksınız.” Demiş. Beş on adım ileri yürüdükten sonra işaretini verince zabitan ve efradın tereddüdsüz bir arslan savletiyle düşmana saldırdıklarını görmüş. Bu hücumun karşısında düşmanın kamilen ezildiğini, hiç silah kullanmak fırsatına vakit bulamamış olduğunu anlamış.

-Ortalık açıldıktan sonraydı ki, diyor, düşman hakikaten Conk Bayırı’nı cehenneme çevirmişti. Denizden, karadan büyük çaplı topların muhtelif cinste mermileri Conk Bayırı semasında bitmez tükenmez yıldırımlar vücuda getiriyordu.

Buraya kadar muhaveremizi, sakin bir vaziyetle dinleyen Yüzbaşı Cevad Bey, Paşa’nın yaveri, kalın, sertliği hoşa giden bir sesle:

-Bu şarapnel misketlerinden bir tanesi de Paşa’nın göğsünü okşamıştır! Dedi.

“Nasıl?” dedim.

Paşa tesbihiyle oynuyordu. Cevad Bey, parlak çizmelerindeki mahmuzlar şıkırtı yaparak, göğsünün sol tarafındaki nişan kurdelaları sırası ve ipek kordonu kabararak anlattı:

-Bulunduğumuz yer tamamen muhacimlerin arasıydı, dedi. Paşa da ilerleyen efradımızı seyr ederken göğsüne bir şeyin gayet kuvvetli çarptığını duymuştur.

-Evet, sağ tarafta ceketimde bir kurşun yeri gördüm. Yanımda bulunan bir süvari zabiti “Efendim, vuruldunuz” dedi. Ben böyle bir söz şuyû bulursa, askerimizin kuvve-i maneviyesi üzerinde yapacağı tesiri düşündüm. Elimla zabitin ağzını kapadım. “Sus” dedim.

-Bir şarapnel misketi göğsünün sağ tarafına tam saatin bulunduğu cebe isabet etmiştir. Saat parça parça oldu. Fakat o darbe ile Paşa’nın göğsünde hafif bir lekeden başka ileri geçmemiştir.

-O saat sizin için tarihî bir saattir. Onu görebilir miyim efendim?

-O saatin enkazını bu muharebeden sonra Liman Paşa Hazretleri hatıra olarak aldılar. Bana da kendilerinin aile-i asalet armasını hâvi bulunan saatlerini verdiler.

O saati istedim. Cevad Bey gösterdi. Omega markalı siyah okside bir saat arkasında bir tac ve “L. Z.” Markaları. Paşa’nın kırılan saati de Mekteb-i Harbiye’den beri sakladığı Omega markalı kuvvetlice bir talebe saatiymiş. Cevad Bey zenit markalı bir bilezik saati de gösterdi ki onu Mustafa Kemal Paşa’ya o kurşun değdiği esnada yanında bulunan genç mülazım vermiş.

Askerinin bu kadar yanında giden, onlara ön ayak olan bir kumandana en zorlu düşmanların bile dayanamayacağına aklım eriyordu.

-Peki, siz bu yaranızla uğraştığınız esnada askerlerimiz ne yapıyordu? Hücuma devam ediyor muydu?

-Tabii. O kahramanlar, başlarında fedakar zabitleri olduğu halde gayr-i kabil-i tevkif savletleriyle ilk düşman hattını yere kadar boğdular. Bundan başka önlerine tesadüf eden, imdada gelen bütün düşman kıtalarını perişan ettiler. Hatta bizim münferid aksâmımız boş buldukları istikametlerden denize kadar gitmişlerdir. Bence maksad hücumun ilk safhasındaki muvaffakiyetle tamamen hasıl olmuştur. Karşıda bulunan İngilizleri kamilen imha etmeye kalkışacak kadar şeraiti müsaid tasavvur etmiyordum. Onun için verdiğim emirle taarruzu kestim.

Conk Bayırı’nda ve Şahintepe’de düşmana binlerce maktül, binlerce mecruh verdirdik. Birçok esliha aldık. O cebhede bulunan makineli tüfeklerini iğtinam ettik. Bir çok da esir alındı. Bu hücumumuz Sir Hamilton’u bazı mübalağı tasvirlere sevk etmiş. Bunu sonra, rapordan okuduğum zaman anladım. (Raporu açıp orada bir sahife arayarak) Bakınız, müşârünileyh diyor ki askerlerini mevcud bilhassa toplarımızla topa tutturmuşuz, bu doğru değildir. Ben bu hücumdan evvel top değil, tabanca bile attırmadım. Çünkü, attırsaydım, o zaman baskın tarzında yapmak istediğim hücum muvaffak olamazdı. Zaten onun askerleriyle benim askerlerim değil, bizzat benim ve kumandanlarımın onlarla arasındaki mesafe ancak 15, 20 hatveydi. Bu kadar yakın mesafede düşman hattına topçu endahtına imkan olamayacağı erbabınca malumdur. Bahusus gece vakti... Bir de Hamilton iki taburunun boğazlanıp hak-i helake serildiğinden bahs ediyor. Bu doğrudur. Fakat bizim 28 Temmuz’da Conk Bayırı’ndan yaptığımız hücumla mağlub ettiğimiz İngiliz kuvveti Arıburnu ve Damakcılık Bayırı arasındaki mıntıkada bulunan tekmil kuvvetleridir. Bu meydan-ı harbde şan ve şeref kazandıklarından bahs ettiği General Kayley, bütün erkân-ı harbiyesiyle beraber maktül düşen General Boldevin, tehlikeli surette yaralanan General Kopernelere kumanda ediyorlardı, yalnız iki tabura mı?

Galib askerin yalancı mağlub askere karşı esirgeyemediği tezyif tebessümü Paşa’da pek vazıhtı.

-Mamafih, dedi, Sir Hamilton’un askerimizin hücumunu tasvirdeki maharetini pek takdir ederim. Doğrudur! Onun kullandığı tabirleri istimal ederek diyebiliriz ki bu muharebede askerlerimiz İngilizler için o gün afet oldular. Önlerinde durmaya yeltenenleri hak-i helake serdiler. Conk Bayırı Tepesinin zirvesini tamamen tarayıp temizledikten sonra, yine Hamilton’un tabiriyle söylüyorum, kovanından çıkan arı sürüleri gibi güç halle yakalarını muhakkak bir ölümden sıyırabilen öteki kollar üzerine saldırdılar. “İngilizler için bu derece nevmidane ve hunrizane olan muharebenin tafsilatı asla ve asla sahaif-i evrak üzerine konamaz. Türkler birbiri ardınca meydan-ı kârüzare atıldılar. Ve ismullahı zikrederek hakikaten pek gazanferane ve şirane muharebe ettiler” diyor. Bu hücumlara karşı duran İngiliz efradı, oldukları yerde telef edildiler.

Ha, bir şey daha söylemeli: Hamilton askerlerimizin mareke meydanında yorulmuş olduklarını, tükenmiş oldukları zihabında bulunuyor. Aldanmıştır zavallı. Bizim askerimiz hücum için verdiğim emirde olduğu gibi, tayin ettiğim hatta durmalarına dair olan emrimi de aynı itaat ve gayretle tatbik etmekten başka bir şey yapmamışlardır. Bu muharebenin daha fazla tafsilatını yine Hamilton’un raporunda okumak mümkündür. Onun için biz bu kadarla iktifa edebiliriz. Yalnız şunu diyeyim ki 28 Temmuz’da vuku bulmuş olan Conk Bayırı muharebesi Anafartalar muvaffakiyetinin en şanlı safhasıdır.

Yaver Cevad Bey, bu muharebelerde askerimizin gayet şiddet ve gayretle hareket ettiklerine dair izahat verdi. Misaller getirdi. Onlardan biri de şu ki, kuvve-i maneviyesi yerinde olan, mâfevklerinin fedakarlığına tamamen inanan askerde kuvvetli ruhu göstermek itibarıyla mühim buldum. Sıhhiye efradımız bir yerde istirahat ediyorlar ve yemek yiyorlarmış. Tam o esnada bir obüs ta pek yakınlarına düşmüş. Askerler bir müddet toz duman arasında kalmışlar. Sonra sis sıyrılır sıyrılmaz görmüşler ki o askerler arkası üstü yatmış, kahkahayla gülüyorlar, kendilerine zararı dokunmamış olan bu obüsle alay ediyorlar.

Paşa dedi ki: 29, 30, 31 Temmuz, 1 ve 2 Ağustosta büyük mikyasda hadisat yoktur. Onlar da sizi alakadar etmez.

3 Ağustos muharebesi (Kireçtepe):

Kireçtepe Anafartalar muharebe cebhesinin sağ cenahında pek mühim bir mevzidir. Düşman 2 Ağustos günü akşam saat 6.30 sonra da bir liva kadar kuvvetiyle grubun sağ cenahına taarruz ve Kireçtepe’nin bazı aksâmını zabt etmişti. Fakat aynı gece kıtalarımız tarafından yapılan mukabil taarruzla Kireçtepe mevzii istirdad edildi. Düşman 3 Ağustos günü daha faik kuvvetlerle tekrar Kireçtepe’ye taarruz etti. Düşmanın pek ciddi olduğu anlaşılan bu taarruza karşı yakından ve bizzat ittihaz-ı tedabir etmek üzere mezkur cebhe gerisindeTurşun köyündeki frrka karargahına gittim. Kireçtepe muharebe meydanına kafi mikdarda kuvvetlerin serian toplanması lüzumu tezahür etmişti. Onun için istifadesi mümkün olan cüz-i tamları celb etmek suretiyle öğleye kadar 12 tabur cem’in muvaffak oldum. Celb olunan kuvvetler mütemadiyen muharebe hattına yürüyorlardı. En nihayet, erkân-ı harbiyemden icab edenlerle beraber bizzat ben de  muharebe hattına yaklaşmak lüzumunu hissettim. Bulunduğum yerden muharebe hattına giden tek bir yol vardı. Bu yol mütemadiyen sahil yakınından geçiyor, düşmanın sahile yaklaşmış olan iki torpidosu tarafından mütemadiyen ateş altında bulunduruluyordu. Bu sebeble ileri hareket eden tekmil kıtaatın durmuş olduğunu gördüm. Hayvandan indim. Kolun başına ve mecbur tevakkuf olunan noktaya geldim. Filhakika oradan ileri geçmek mevtle kat’i olarak temas etmek demekti. Halbuki bugün bu kıtaların ileri geçmesi lazımdı. Evvela ben yalnız olarak koşar adımla geçtim. Arkamdan ve birbirinden fasıla ile erkân-ı harbiye reisim ve yaverlerim geçtiler. Ondan sonra tevakkuf eden kıtaat kumandanlarına “Geçeceksiniz” dedim. Ve parça parça koşmak suretiyle arzu edilen kıtalar geçirildi. Bu muharebenin neticesinde düşman hareketi akim bırakıldı. Evvelkinden daha hakim bir vaziyet alındı.

Yaver Cevad Bey o gün arkadaşlarına o tehlike içinde hizmet gören bir askeri anlattı: Bu kimsenin geçirdiği ateş içinden kemal-i itidal ve tevekkülle  yürüyerek ilerideki arkadaşlarına bu fedakarlıkla yiyecek ve kuvvet taşıyan o genci Paşa, yaverinin göğsündeki nişanla hemen orada taltif etmiş.

Paşa dedi ki: 4 Ağustos’tan 6 Ağustosa geçeceğim. Hatta isterseniz 8 Ağustosa geçeceğim. O gün, yani 8 Ağustosta, sabahtan itibaren düşmanın bir taraftan diğer tarafa asker sevk etmekte ve gemilerden bazı kıtalar çıkarmakta olduğu görülüyordu. Bununla beraber cebhede sükunet vardı. Öğleden evvel Küçük Anafartalar garbında bulunan kıtalar nezdine gittim. Tertibatta bazı tadilat yaptım. Karargaha avdetimde vaziyeti daha meşkuk görüyordum. Onun için ihtiyatta bulundurduğum fırkalara derhal silah başı etmelerini telefonla emrettim. Bu esnadaydı ki Gittikçe mütezayid top sesleriyle beraber düşmanın taarruza geçtiği anlaşıldı. Bu taarruz Küçük Anafartalar köyünün suret-i umumiyede garbında bulunan fırkalarımıza Yusufçuk Tepesi, İsmailoğlu Tepesi ve Azmak ile Kayacık Ağılı arasındaki  sahaya idi. Taarruz olunan cebheye sevk olunabilecek kuvvetler Turşun köyü şimal-i garbisindeki ... inci fırka ile Sivli Köyü civarında bulunan ... inci fırka ve ... fırkanın ihtiyat kuvvetleriydi; ... fırka evvela tahrik olundu. ... fırkayı Solicek ve İsmailoğlu Tepesi mıntıkalarında takviye etmesini, diğer bir fırkanın Küçük Anafartalar üzerine yürümesini, diğer fırkalara, düşmanın topçularıyla taarruz etmekte olduğu istikametleri ateş altına almalarını, hülasa bütün cebhede icab eden tedbirlerin alınmasını emrettim. Ancak, düşmanın hücum ettiği cebheye gönderdiğim ihtiyat kuvvetleri muvasalat edebilmek için  zaman geçecekti. O zamanı kazanmak lazım geliyordu. Elimde bir süvari livası da vardı. Bu süvari kıtasının mevcudiyeti bende şöyle bir hatıra uyandırdı: Fransızlar Seddülbahir cebhesinde piyadelerinin hücum hatları önünde bir süvari kıtasını, yayılmış olduğu halde bizim hattımıza saldırmışlardı. Bu Fransız süvarinin ateş karşısında bîmuhâba ölüme koşmaları hoşuma gitmişti. Bu hareketi cidden şövalveresek (şövalyece?) bulmuştum. Piyadenin önünde bir perde yapıyorlar ve ortası yok işte, ölüme kucak açıyorlar. Arkalarındaki piyadeyi korumak için kendilerini feda ediyorlardı. Bu ne tasvir edilecek cesaret ve fedakarlık levhasıdır.

Binaenaleyh derhal ben süvari alayı kumandanı beyi yanıma çağırdım. İsmailoğlu Tepesi’ne taarruz eden düşmanı aynı tarzda bir hareketle tevakkuf etmesini kendisine emrettim. Pek kıymetli bir süvari kumandanı olan bu arkadaşımız bütün cesaret-i necibanesini bu münasebetle izhar etti. Bana arzu ettiğim zamanı kazandırdı. Düşmanın deniz ve kara topçuları İsmailoğlu Tepesi ile Azmak Deresinin şimal ve cenubundaki mevzilerimizi şiddetle bombardıman ediyordu. Henüz natamam olan siperlerimiz barınılmaz bir hale geliyordu. Bilhassa Yusufç

20/7/2008

ÇANAKKALE (YENİ MECMUANIN FEVKELADE SAYISINDAN ALINTILAR ) 12

MUSTAFA KEMAL PAŞA

Birinci Safha

-Hayır efendim, düşünüyorum, size ne söyleyebilirim! Çünkü bakın, bütün bu yığınlarla evrak hep o günlerin hatıralarını ihtiva ediyor. Buyrun bir sigara... bir şey yaparız.

Büyük kutuda bulunan Bafra maden sigaralarından bir tanesini aldım. Paşa küçük bir sigara masasının üstünde duran çıngırağı bir iki defa çevirdi. Derhal kapının önünde bir şık nefer, mahmuzlarını birbirine vurarak kumandanın emrine muntazır olduğunu vaziyetiyle anlattı.

-Çocuğum bize iki kahve; sobanın da ateşine bakın biraz.

Bu defterleri kurcalayacak olursak içinden çıkamayız. İsterseniz sizinle bir hülasa yaparız; bu ancak böyle olur.

Hakikatte, defterler o kadar çoktu ki onların arasında insan kendini Çanakkale tarih-i harbini yazmak için bir mahzen olarak dalmış sanabilirdi.

Dedim:

-Paşa Hazretleri. Şübhesiz ki Çanakkale harbi bu memleketin çocuklarındaki fedakârlığı, halife ve saltanat toprağını yabancıya vermemek için bir saadete koşar gibi ölüme atıldığını göstermek itibarıyla tarihimizde unutulmaz bir kahramanlık merhalesi vücûda getirmiştir. Bu hamâset günleri artık silinmemek üzere tarihimizde lehimize iki üç sahife daha ilave etti. Sir Hâmilton bile, Türkçeye tercüme edilmiş raporunda okudum, bizim fedakârlığımızdaki, bizim cesaretimizdeki ulviyeti kendi aleyhlerine kayediyor. Bütün Fransız gazeteleri, Çanakkale’de döğüşmüş zabitlerin, kumandanların, oraya uğramış muharrirlerin ve gazetecilerin hatıralarını, makalelerini yazdılar. Halbuki şimdiye kadar biz henüz bir şey yapmadık. Yeni Mecmua’nın son kıymettar tşebbüsü bana o gaza yerlerini görmüş olanlarla konuşmak fırsatını verdi. Bu hususta tabii zât-ı âlîlerini ihmal edemeyecektim. O muhârebelerin her gününe büyük bir faaliyetle iştirak ettiniz. Vaziyeti tamamıyla biliyorsunuz. Kim bilir ne kadar çok hatıralarınız vardır. İşte müsaade buyurursanız eğer, bugün zât-ı âlînizden onları dinlemek için geldim.

Paşa bu sözleri ciddi bir tebessümle telakki ediyordu.

Cumba tavanlarına ve pencere kenarlarına varıncaya kadar kanapeler, koltukları bile halılar, seccadeler ve kilimler altında koyulaşmış bu çok gölgeli geniş odada Mustafa Kemal Paşa’nın siması Rambranvâri bir tablo mevzuunu andırıyordu. Genç bir simada bu kadar engin bir mana gördüğümü hatırlamıyorum. Işıklarla gölgelerin dalgaları arasında sebat, tevekkül, tevazu, vekar, mülayemet, huşunet, safvet, zeka bütün bu zıd şeylerin toplandığı sarışın ve gayet sevimli bir yüz.

Çekmekte olduğu doksan dokuzlu Necef tesbihi masanın üzerine bırakarak fesini çıkardı. Çünkü o gün laciverd bir sevap giyinmişti.

“O halde derhal başlarız” dedi ve kimi yerde kimi yazıhanenin üzerinde, kimi köşede buz camlı koyu renk dolapta, kimi İngilizlerden zabt olunma koca bir makineli tüfek önünde, koyu renkli çini sobanın üzerinde bulunan defterlerden, müsvedde ve tebyizlerden süzülen Çanakkale hikayesinin hülasasını, bu sabırlı ve temkinli kumandan üç gün ve her mülakat on iki saatten aşağı sürmemek şartıyla, üç gün dinledim.

Başlamazdan evvel dedi ki:

-Tabii, esrâr-ı askeriyeye temas eden noktaları size söylemeyeceğim. Bunlar ne sizi alakadar eder, ne de okuyanlara bir fayda temin eder. Bunlar sanat adamları içindir ki tarih ilerde hepsinden bahsedecektir.

-Elbette Paşam. Maksadım, o günlerin vak’alarını bizzat zât-ı âlînizden öğrenmektir. Waskerliğe temas eden noktaları ben de anlamam.

Ve bunun üzerine Paşa izaha başladı.

Evvela, Sofya sefareti ataşemiliterliğinden buraya çağırtılmış ve Tekfurdağı’nda.. inci fırkayı teşkile memur edilmiş. Ve bu kuvvetle”Eçe” limanı, Seddülbahir ve Morto limanı arasındaki sahilin muhafazasına memur olmuş. Esasen Balkan Harbinden beri bu araziyi iyice tanırmış.

Dedi ki:

-Benim kanaatime göre düşman ihrac teşebbüsünde bulunursa, iki noktadan teşebbüs ederdi: Biri Seddülbahir, diğeri Kabatepe civarı. Ve benim nokta-i nazarıma göre düşmanı karaya çıkartmadan bu sahil parçalarını doğrudan doğruya müdafaa etmek mümkündü. Binaenaleyh alaylarımı, böyle sahilden müdafaa edecek sûrette yerleştirdim. Bu vaziyet takriben Şubat 1330...

Mustafa Kemal Paşa, kendisinin Maydos mıntıkası kumandanlığı esnasında cereyan eden mühim vak’aları şu sûretle hülasa etti:

-Düşman bir defa Seddülbahir’e ve Kumkale’ye asker çıkarmak teşebbüsünde bulunuyor. O zaman, hep ağızlarda işitip okuduğumuz bir Mehmet Çavuş çıkıyor, toprağımıza ayak basan düşmanı tekrar denize atıyor.

-Düşman bu karaya asker ihrac etmek teşebbüsünü neden denedi?

-Bu hareket bir keşif olarak kabul edilebilir. Bir de malum olan 5 Mart vardır.

-Ki asıl bizi alakadar eden de odur, Paşa Hazretleri.

-Fakat bu tamamen bahrî bir harekettir. Sahil müdafaası Cevad paşa hazretlerinin taht-ı emrinde bulunuyordu. Benim hareketle alakam dolayısıyladır. Yalnız 5 Mart gününün sabahı Cevad Paşa Hazretleri... bulunan karargâhıma gelmişti. Kendisine Seddülbahir sahil mıntıkasındaki tertibatı göstermek üzere beraber “Kirte”ye gittik. Oraya vardığımız zaman düşman donanmasının Kirte ve Alçıtepe istikametlerinde açtığı ateşin altında kaldık.

-O vakit ne yaptınız efendim?

-Bunun üzerine bendeniz..

-Estağfirullah...

-Mezkur mıntıkanın muhafazasına memur alay kumandanına icab eden talimat-ı şifahiyemi verdim ve Cevad Paşa ile birlikte, vazife başında bulunabilmek için... döndük. Düşmanın mağlubiyetiyle neticelenen bu 5 Mart muhârebe-i bahriyesinde kara mıntıkasının muhafazası benim uhdemdeydi. O gün, düşmanın bazı gemileriyle sahili ateş altında bulundurmuş olmasından başka zikre şayan hiçbir hadise vuku bulmamıştır. O gün sahil bataryalarımızda bulunan askerler, zabitler ve kumandanlar cidden şayan-ı takdir bir fedakârlıkla, hani cesaretin, tevekkülün hadd,i a’zamîsiyle sonuna kadar toplarını kullanmışlar, vazifelerini ifa etmişlerdir. Düşünün ki birçok çökmeler, infilakler, yangınlar, zayiat arasında, daimî ateş karşısında, muhrib endahtları altında bunlar hiç titremeden vazifelerini yapmışlardır.

Ve düşmanın mağlubiyetiyle kapanan bu hadise-i bahriyeden sonra Mustafa Kemal Paşa, İngilizlerin, Fransızların Boğazı yalnız donanmalarıyla zorlayarak bir maksad elde etmekten ümidi kestiklerine hükm ediyor ve mutlak tekrar sahile adam çıkarmak teşebbüsünde bulunacaklarına ihtimal veriyor. Bunun için maiyetindeki kıtalara “teyakkuz”da bulunmalarını emrediyor. Kuvvetinin artırılması için lazım gelen yerlere resmî müracaatlarda bulunuyor. Kuvvetini artırıyor. Ve o mıntıka kumandanlığına Halil Sami Bey isminde diğer bir zat tayin olunuyor. O zaman kaymakam rütbesinde bulunan Mustafa Kemal Bey de kumanda ettiği fırkayla icabında Gelibolu civarına, icabında  Anadolu cihetine harekete müheyya bulunmak üzere “İhtiyat-ı umûmî” olarak terk ediliyor. Rumeli sahili mıntıkası muhafazasına yalnız o miralay beyin fırkası tahsis ediliyor. Bu sıralarda, yani Mart içinde Mustafa Kemal Bey’in fırkasından bir alay Çanakkale’ye geçiriliyor, fakat yine iade olunuyor. Mustafa Kemal Bey de bütün fırkasını Bigalı köyü civarında bulundurmayı muvafık görüyor. Fırkası Beşinci Ordunun ihtiyat-ı umûmîsi olarak “Bigalı Köyü” ve bunun cenub-i şarkisindeki Maltepe, Mersintepe civarında bulunan konaklarla ordugahlarına yerleşiyor. Kumandan aldığı emir mûcibince icabında Bolayır’a hareket etmeye, Çanakkale cihetine vapurla geçmeye müheyya bir halde bulunuyor. Emre intizaren bütün kıtalarını talim ve tertib ile işgal ettiriyor.

-İşte o günlerden birinde Oniki Nisan sabahı idi ki Arıburnu’nda bir hadise cereyan etmekte olduğu işitilen gemi toplarının sesinden anlaşılmıştı. Bütün fırka kıtaatının harekete hazırlık derecesi tezyîd edildi. Bir taraftan ... mıntıkası kumandanlığından malumata intizar etmekte idim, diğer taraftan da ya kolordunun veya ordunun emrine ... yalnız fırkanın süvari bölüğüne istihsal-i malumat için Kocaçimen istikametine hareket etmesini emir verdim. Bu sıradaydı ki Üçüncü Kolordu kumandanı Esad Paşa Hazretleriyle Gelibolu’dan telefonla görüşülmüştür. Müşârünileyhe de henüz cereyan-ı ahval hakkında vazıh malumat edinememiş olduğunu bildirmiştir. Öğlenden evvel saat altı buçuktaydı.  Halil Sami Bey’den vürud eden bir raporda düşmanın Arıburnu sırtlarına çıktığı anlaşılıyor ve buna karşı benden bir taburun mezkur düşmana karşı sevki isteniyordu. Gerek bu rapordan, gerek Maltepe’de icra ettirdiğim hususi tarassudat  neticesinden bende hasıl olan kanaat-ı kat’iye, öteden beri imal-i fikr ettiğim gibi düşmanın Kabatepe civarında mühim kuvvetle karaya çıkmaya teşebbüsünü, demek ki vuku buluyordu. Binaenaleyh bu işin içinden bir taburla çıkmak mümkün olamayacağını, her halde evvelce tahmin ettiğim gibi bütün fırkamla düşmana incizabın gayr-i kabil-i ictinab olduğunu takdir ediyordum. Artık hiçbirşeye intizar etmeyerek karargâhımın bulunduğu Bigalı köyünde ikamet eden ... birinci Piyade alayıyla cebel bataryasının derhal harekete geçmek üzere amade bulundurulmalarını, kumandanlarının da emir almak üzere yanıma gelmelerini bildirdim.

Yapraklarını muttasıl ağır ağır çevirmekle meşgul olduğu defterinin sahifesine, dudaklarında yanan sigara dumanları arasından bakarak:

-Altı maddelik bir emir not ettirdim, dedi. Bu emr-i maiyet cüz’-i tam kumandanlığına da tebliğ olunacaktı. Bundan başka Üçüncü Kolordu kumandanlığına da telefonla arz edilmek üzere bir rapor yazdırdım. Vaziyeti ve teşebbüsü anlattım.

Büyük bir hareketin inkişaf etmekte olduğunu, memlekete Çanakkale Harbinde unutulmaz hizmetler eden muhakemesi süratli, kararları kat’î genç bir kumandanın yüzünde bütün kıt’alarıyla tehlikeye atılmaya müheyya vaziyetini karşımda, bu anda sakin sakin kağıtlarını çeviren, içinden bana verebileceği  notları mülahazayla seçen kumandanın yüzünde ve sözlerinde sezer gibi oluyordum. Türkiye’nin mukadderatını tayin edecek boğuşmaya doğru gittiğimizi heyecanla duyurdum.

-Evet efendim.

-Bundan sonra kıtalarını yürüyüşe müheyya olarak ictima ettirmiş bulunduran Elliyedinci Alay, meşhur bir alaydır bu. Çünkü hepsi şehid olmuştur. Kumandanları ve sertabib ve bir yaverimle bir emir zabitim beraber olduğu halde ictima mahalline gittim. Basit bir tertible Bigalı Deresi boyunca giden yol üzerinde bizzat yürüyüşe geçirerek Kocaçimen Tepesine tevcih ettim. Yolda giderken kumandanlara olsun, sertabibe olsun şifahen izahat-ı lazıme veriyordum. Takib ettiğimiz dereden bizi Kocaçimen’e isal edecek muayyen bir yol olmadıktan boşka Kocaçimen’e varmak için atlamaya mecbur olduğumuz saha da pek ziyade fundalık, sa’bülmürûr, kayalıklı derelerle mâli idi. Bir yol bulup kıtayı sevke delalet etmesi için topçu taburu kumandanını tavzif ettim.

-zât-ı âliniz neyle gidiyorsunuz efendim?

-Ben? Atla!.. Bu kumandanlar da atların üzerinde tabii. Biz hepimiz kıtanın başında gidiyoruz. Onlar yaya gidiyorlar. Bu zat kayboldu. Ondan sonra batarya kumandanını memur ettim. Bu da başını alıp Kocaçimen tepesine kadar gitmiş. Delaletinden istifade edilemedi.

-Yani müşkilât. Muhârebenin kurşunlardan, güllelerden evvelki sıkıntıları!

-Evet. Bizzat yol bulmak ve müfrezeyi oradan sevk etmek sûretiyle Kocaçimen tepesine muvasalat edildi. Şimdi Kocaçimen tepesini tasavvur buyurun. Kocaçimen, şibh-i cezirenin en yüksek tepesidir. Fakat Arıburnu noktası zaviye-i meyyite içinde kaldığından buradan görülmüyor. Şimdi şu haritadan bakalım.

Sir Hâmilton’un raporunda bulunan haritalardan birine baktık. Bu vaziyeti pek etraflı anlatamıyordu. Paşa çıngırağı yine çaldı. İki dakika sonra kapının yanında bir mahmuz şıkırtısı.. Asker. Paşanın askeri ceketindeki cepten haritayı alması için emir telakki etti. Beş on dakika sonra girdi. Bulamamış. Paşa gülümseyerek müsaade istedi. Bizzat kendi gitti. Ben yalnız kaldığım müddetçe odayı seyrettim. Duvarlarda hep asker resimleri, Balkan Muhârebesinin, Trablus Muhârebesinin, Hareket Ordusu yürüyüşünün, Mekteb-i Harbiye talebeliğinin hatıraları asılıydı. Bir kelebek şeklinde açılmış şal örtünün altında Paşanın genç Kazak zabitlerini hatırlatan kalpaklı ve haşin bakışlı bir ağrandismanı vardı. Yazıhanesi üzerinde bir gümüş çerkes kamasının yanı başında Balzak’ın “Kolonel Şaber”i, Mopassan (Maupassant)’ın “Bol dö Süif”i, Lavdanın Servir’i duruyordu. Şübhe yok ki Paşa, sükunetli dakikalarının boşluğunu edebiyatla dolduruyor.Zira harb sahasında da kalın paltolarla, kaba çizmelerin içinde uykusuz beş altı gece geçiren bu adam salonlarda pek maharetle vals edermiş; tanıyanlar Mustafa Kemal Paşa’yı yalnız gözü yılmaz bir kumandan diye değil, aynı zamanda salonlarda pek lezzetle aranan nazik, terbiyeli ve zeki bir kavalye diye anıyorlar.

Büyük bir aynanın yanıbaşında asılı duran bir fotoğrafı dikkatimi celb etmişti. Ona bakıyordum. Yeniçeri kılığında Mustafa Kemal Paşa tam o esnada kendisi, elinde haritalar içeri girdi. Ve ona baktığımı görünce gülümsedi. Kalın ve azimkar sesiyle:

-Evet, Sofya’da bir bal kostüme hatırası, dedi.

Yine şal örtülü masanın başına geçtik ve 12 Nisan muhârebesine avdet ettik. Paşa:

-Binaenaleyh, diye başladı, anlıyorsunuz ki orada denizde bulunan gemilerden ve zırhlılardan başka hiçbir şey görmedim. Düşmanın karaya çıkmış piyadesinin henüz oradan uzak olduğunu anladım. Efrad o müşkil araziyi bilatevakkuf kat’ etmek yüzünden yorulmuş ve yürüyüş umku pek ziyade derinleşmişti. Alay ve batarya kumandanına efradı tamamen toplayıp küçük bir istirahat vermelerini söyledim. Denizden mestur olarak 10 dakika kadar tevakkuf edecekler, sonra beni takib edeceklerdi. Ben de, orada bir Abdal Geçiti vardır. O Abdal Geçiti’nden Conk Bayırı’na gidecektim. Yanımda yaverim, emir zabitim ve sertabib ile oralarda tekrar bulduğumuz fırka cebel topçu taburu kumandanı olduğu halde evvela atlı olarak yürümeye teşebbüs ettik. Fakat arazi müsaid değildi. Hayvanları bıraktık. Şimdi burada tesadüf ettiğimiz sahne en enteresan bir sahnedir. Ve vak’anın en mühim ânı bence budur.

Burada muhatabım tekrar bir sigara yaktı. Ve birkaç yaprak daha çevirdikten sonra haritasını alıp şöyle izah etti:

-bu esnada Conk Bayırı’nın cenubundaki 261 rakımlı tepeden Conk Bayırı’na doğru ... ıncı ayaldı ki bu alay ... fırkanın bir alayıdır, sahilin tarassud ve teminine memuren oralarda bulunan bir müfreze efradının Conk Bayırı’na doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm. Size şu muhavereyi aynen okuyacağım. Bizzat bu efradın önüne çıkarak: (Okumaya başladı)

-Niçin kaçıyorsunuz? Dedim.

-Efendim, düşman, dediler.

-Nerede?

-İşte, diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler. (defteri bıraktı). Filhakika düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve kemal-i serbestiyle ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün. (Gülümsedi) Ben kuvvetlerimi bırakmışım efrad on dakika istirahat etsin diye. Düşman da bu tepeye gelmiş. Demek ki düşman bana benim askerlerimden dahayakın. Ve düşman benim bulunduğum yere gelse, kuvvetlerim pek fena bir vaziyete düçar olacaktı. O zaman, artık bu, bilmiyorum, bir muhakeme-i mantıkiye midir, yoksa sevk-i tabiiyle midir, bilmiyorum, kaçan efrada “Düşmandan kaçılmaz” dedim.

“Cephanemiz kalmadı” dediler.

“Cephaneniz yoksa, süngünüz var” dedim. Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conk Bayırı’na doğru ilerlemekte olan piyade alayıyla cebel bataryasının yetişebilen efradının “marş marş”la benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir zabitini geriye saldırdım. Bu efrad süngü takıp yere yatınca düşman efradı da yere yattı. Kazandığım an bu kazandır.

Bir koca muhârebenin ufacık bir lahzaya bağlı olduğunu, hatta bir memleket hayatının fena kullanılmış bir an yüzünden tehlikeye düştüğünü, o dakikayı görür gibi canlanmış bir ifade ile duymak insanın tüylerini ürpertiyordu.

Mustafa Kemal Paşa dedi ki:

-Kolun başında bulunan bir bölük yetişti. Bu bölüğe cephanesiz bölüğü takviye ederek ateş açmasını emrettim. Yanıma gelmiş olan alay, tabur kumandanı Yüzbaşı Ata Efendi bütün taburuyla bu bölüğü takviye ederek 261 rakımlı tepe üzerinden düşmana taarruz etmesini emrettim. Cebel bataryasına Su Yatağında mevzi aldırarak düşman piyadesi üzerine ateş açtırdım. Dereye saptığından biraz geciken diğer bir taburu, kumandanı üzerinden açılarak taarruza iştirak etti. Bundan sonraydı ki alay kumandanına bütün alayı ile benim tevcih ettiğim istikametlerde düşmana taarruz etmesini emrettim.

-Zât-ı âliniz o esnada nerede bulunuyordunuz?

-Ben de bataryanın yanındaydım.

-O bizim ilk alay saat kaç sularında taarruza başladı?

-...ıncı alayın taarruza başlaması, durun size söyleyeyim, (Defterine baktı ve) öğleden evvel saat on raddelerindeydi. O esnada ... ıncı fırkaya mensub süvari zabitanından Mülazım-ı evvel Mehmed Salih Efendi yanıma geldi ve ... ... ıncı alayın Kocadere garbındaki sırtlardan (Kemal Yeri) üzerinden düşmanla muhârebeye başladığını haber verdi. O zabitle mezkur alay kumandanına, düşmanın sol cenahına taarruz etmekte olduğumu, ... ıncı alayın da karşısındaki düşmana taarruz etmesini, henüz Bigalı civarında bulunan Ondokuzuncu fırka kısm-ı küllîsini Kocadere istikametine celb edeceğimi, bu emri kendisine isal eden süvari mülazımı Salih Efendi’yi tekrar nezdime iade etmekle beraber benimle daima irtibatı muhafaza etmesini, muhârebeyi “Conk Bayırı”ndan idare edeceğimi emrettim, bildirdim. Bigalı’da bulunan fırka erkân-ı harbine de emir atlısıyla bir emir gönderdim. Dedim ki: İzzeddin Bey: Alay ... Maltepe’ye takarrüb etmesin. Sıhhiye bölüğü Kocatepe’ye gelsin. (Hepsi) Alay ... Kocadere şarkına takarrüb etsin. Ve bu raporu üçüncü kolordu kumandanına veriniz.

-O raporu, askerî bir mahzur görmüyorsanız, istinsah edebilir miyim efendim? Çünkü harb meydanında hemen o müdhiş vak’alar cereyan etmekte iken şiddet ve heyecanla yazılmış canlı ve kıymetli bir harb tarihi vesikası olurdu.

-Hay hay, bunu verebilirim, yazınız.

-Buyrun efendim.

 

ÜÇÜNCÜ ORDU KUMANDANLIĞI’NA

Arıburnu şimalindeki sırtlar

12 Nisan, Saat 10, dakika 24 evvel.

Düşmanın karaya çıkmış bulunan piyadesi Arıburnu ile Tabatepe arasında bir buçuk kilometre kadar bir cebhedeki sırtları işgal etmiştir... inci alay düşmanı şark cebhesinde sekiz yüz metre mesafede işgal ediyor. Düşmanın tamamen sol cenahında altı yüz metre mesafeden taarruza başladım. Yalnız piyadeden ibaret olan düşmanı bir alay tahmin ediyorum. Muhârebe devam ediyor. Bir saat kadar ateş muhârebesinden sonra düşmanın 261 rakımlı tepeye kadar ilerlemiş olan kıtaatın ric’ate başladığı görüldü. İşte raporun size verebileceğim kadar kısmı bu. Yine hikayemize devam edelim, olmaz mı?

... inci alay, verdiğim emir üzerine şiddetle takib ediyordu. ... ıncı alay kumandanından emrimin alınıp alınmadığına dâir ber haber gelmedi. Bununla beraber gerek bizzat, gerek yanımdaki zabitlerden tarassud için ileri gönderdiklerimin netice-i tarassudumuzdan bu alayın da taarruz etmekte ve ilerlemekte olduğunu anladım.

-Peki, Paşa Hazretleri. Böyle bu kadar şiddetle Hücûm eden düşmanı bu kadar süratli bir sûrette ric’ate mecbur eden âmiller nedir? Değil mi?

-Evet, bu suali sormakta hakkınız var. Arz edeyim. Şimdi saat on birbuçuk. Ondan sonra taayyün eden vaziyet bence şuydu: Düşmanın karaya çıkmış olan kuvveti sekiz taburdan fazlaydı. Şimdi bu sekiz taburluk kuvvet kendisiyle gayr-i mütenasib, gayet geniş bir cebhe üzerinde 261’e kadar şimalen ve Kemal Yeri’nin bulunduğu sırtların garb yamaçlarına kadar şarken ilerleyebilmişti. Fakat bu uzun cebhe hattı, ziyade manialı bir takım derelerle kesik bulunuyor da bu sebeble düşman kendi cebhesinin hemen her noktasında zayıftı. Conk Bayırı şimalinde mevzi alan ... ıncı fırkanın seri cebel bataryası Arıburnu ihrac noktasını ateş altına aldığı için düşmanın henüz ihrac etmeye devam ettiği kıtaatın ihracı hem müşkilâta hem de teehhüre uğradı... inci alayın Conk Bayırı ve Su Yatağı hattından 26 istikametinde ve dar cebhe ile kesif olarak düşmanın pek nazik ve mühim olan sol cenahına yüklenmesi, iki taburdan ibaret olan ... inci alayın da Merkeztepe istikamet-i umûmîsinde geniş cebhe ile düşmana atılması düşmanı ric’ate mecbur etmiştir. Fakat bence bu tabiye vaziyetinden daha mühim olan bir âmil vardı ki o da herkesi öldürmek ve ölmek için düşmana atılmıştı. Bu öyle alelade bir taarruz değil, herkesin muvaffak olmak veya ölmek azmiyle harekete teşne olduğu taarruzdur. Hatta ben, kumandanlara şifahen verdiğim emirlerde şunu ilave etmiştir:

--Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar kaim olabilir.

Bu sözler paşanın göğsünden o kadar azimle çıkıyordu ki muhakkak kumandan o günü hayalinde tekrar yaşıyordu. Çünkü ben de heyecanlanıyordum. Muhârebe vasıtaları ne kadar ilerlerse ilerlesin, her şeyin fevkinde yine rûh azminin, bir gaye uğruna fedakârlık etmenin bulunduğuna inanıyordum.

-Şimdi bu böyle. Efendim? Fakat akşama kadar daha çok zaman vardı. Bu sıralardaydı ki ... fırka kumandanından haber getiren bir zabit düşmanın Kumtepe’ye kuvvet ihracına başladığını ve orada kuvvetimiz bulunmadığını ... inci fırkaca bu cihetin nazar-ı dikkate alınmasını, ... inci fırka kumandanının tekmil kuvvetleriyle Kirte’ye gittiğini bildiriyordu.  Kumtepe, Kilidülbahr’e en yakın ve pek müessir bir noktadır. Burasını müsamaha etmek bütün maksadları zıyâ’a uğratabilir. Binaenaleyh derhal hatırıma gelen şey, Arıburnu’nda muhârebeye iştirak eden kuvvetleri taarruza devam ettirmek ve fırka kısm-ı küllîsiyle bizzat Kumtepe’ye yetişmek oldu. Buna dâir icab eden emirler verildi. Fakat bizzat fırka kısm-ı küllîsine mülâki olmayı tercih ettiğim için hemen hareket ettim.

Kumandan hemen hareket ediyor ve Kocadere’de ... inci alaya, ondan sonra da ... inci alaya mülâki oluyor. Öğleden sonra saat bir raddelerinde Maltepe’ye yaklaştığı sırada bazı seslerin kendi ismini çağırmakta olduğunu işitiyor. Seslerin geldiği tarafa yaklaşıyor. Bakıyor ki kolordu kumandanı Esad Paşa ve maiyeti erkân-ı harbiyesi, müşârünileyhe gelmiş olan son raporu okuyor. Ve görüyor ki bu rapor aynı zamanda kendisine de aittir ve biraz evvel gelip düşmanın Kumtepe’ye çıktığını haber veren zabit bu raporun mealini söylemiştir. Halbuki okuduğu tahrirî rapora nazaran düşmanın Kumtepe’ye çıktığı doğru değildir.

-Bakınız bu raporun şifahen tebliğinde bir “Kumtepe’ye asker çıktı” cümlesinin ilavesi  bütün taktik kararlarını değiştirebiliyor ve hem pek mühim sûrette değiştirebiliyor. İş bu sûretle anlaşıldıktan sonra kolordu kumandanı Paşa Hazretleri kararımı sordular.

Mustafa Kemal Paşa da tekmil kuvvetle Arıburnu’ndaki düşmana taarruza devam edeceğini arz ediyor. Kolordu kumandanı paşa kabul ediyorlar ve Mustafa Kemal Paşa derhal yanından ayrılıyor, muhârebe meydanına geliyor. ... inci alayı ... inci alayın solundan düşman sağ cenahı aleyhine taarruza geçiriyor. İhtiyatlarını, sahra bataryasını lazım gelen yerlere yerleştiriyor. Kendi de sağ cenaha gidip oradan muhârebeyi idare ediyor. Bizimkiler o kadar ilerlemişler ki düşman ric’ate devam ediyor. Hatta kısmen sandallara binmekle bile iştigal ediyormuş. Fakat akşam olmuş. Gecenin hululüne kadar muhtelif emirlerle Hücûma sevk edilmiş olan cüz-i tamkumandanları, fırka kumandanının ısrarı üzerine ta ki düşman tamamıyla tard edilsin diye savletlerine devam etmişler ve pek de muvaffakiyetli Hücûmlarda bulunmuşlarsa da düşmanı kâmilen sürememişler.  Gece de pek ilerleyince muhârebe kesilmiş. Bu ân-ı sükunet fırsatında düşman karaya yeniden asker çıkarmakta devama başlamış.

-Demek ki, dide Paşa, 12-13 gecesi vaziyet hakkında hiçbir taraftan sahih malumat alamıyorum. Gece karanlığından dolayı manzara-i harbi gözümden kaybediyorum. Ve vaziyeti etrafıyla anlayabilmek için sabaha kadar cebheyi bizzat dolaşıyor, oradan telefon merkezi yapılmasını emrettiğim Kocadere’ye geliyorum. Orada vakıf olduğum yeni vaziyete göre sağ cenahtaki ihtiyat kuvvetlerini alıp merkeze vusul cenaha yaklaştırıyorum. Ve kendim de bilahare Kemal Yeri ünvanını alan merkezden muhârebeyi idare ediyorum.

-Muhârebenin yalnız bir gününü dinlemek içime halecanlar, coşkunluklar, her adımda bir fışkıran binlerce beklenmedik zorlukların ağırlığı doluyordu. Sordum ki:

-Arıburnu vekayii yalnız bundan mı ibarettir?

Paşa bütün rûhumda dehşetler uyandıran o boğuşma sahnelerini, o kan ve barut kokan manzaraları keşf etmiş, tecrübeli bir adam temkiniyle gülümsedi.

-Ne o, yoruldunuz mu? Daha bu, vak’anın başlangıcıdır. Benim Arıburnu’nda 12 Nisan dahil gününden 4 Mayıs dahil gününe kadar 23 günlük Arı Burnu Kuvvetleri kumandanlığım ve ondan sonra da bütün cebhenin sağ cenahında tekrar yalnız ... ıncı fırka kumandanlığım vardır. Bu müddet zarfında birçok vekayi-i harbiye cereyan etmiştir. Biz yalnız en mühim günleri işaret edebiliriz.

Ve önünde duran sigara paketini uzattı. Bir sigara daha yaktık. İkimizin de küllüğü dolmuştu. Paşa çıngırağı da çaldı. Arkamdaki mahmuz şıkırtısına “Çocuk, bize iki iki kahve daha yapın. Sonra da şu sobanın ateşi sönmesin” dedi.

-Paşüstüne Paşam.

Ve biz yine başladık.

Düşman 13 Nisanda yani geceden beri ihracına devam ettiği kuvvetlerle yeniden birinci hattını takviye ediyor ve evvela sağ cenahımıza, sonra da sol cenahla merkezde bulunan kıtaatımıza fâik kuvvetlerle taarruza geçiyor. Fakat kıtaatımız fâik düşman kuvvetinin süngü Hücûmundan kendini korumak şartıyla arada bir mesafe  muhafaza etmek üzere mağlubiyetten sıyanet ediliyor. İşte bu sûretle 23 Nisan günü mağlub olmadan kazanılıyor.

Paşa dedi ki:

-Bu, askerimizin en mühim sûrette fedakârlık, kahramanlık demeyim, çünkü Türklerin bundan daha kahraman oldukları, daha fazla fedakârlık gösterdikleri günleri hatırlıyorum, her halde benim için askerimizin sebat ve metaneti zabitlerimizin olsun, kumandanlarımızın olsun cesareti, azmi sayesinde kazanılmış mühim bir gündür. Diyebilirim ki benim en nâmüsaid vaziyetim 13 Nisan günü idi. Çünkü beş İngiliz livasına karşı duran kuvvetim dünkü yani 12 Nisan günkü şanâver şedid savlet ve taarruzlarla mühim zayiata uğrayan ... inci alaydan ikişer taburlu olan ... ve ... inci alaylarla, gayr-i kabil-i istifade bulunan ... inci alaydan ibaretti. Hakikaten 12 Nisan muhârebesiyle Arıburnu cebhesi muvaffakiyatının temelini kuran, İngilizlerin bu cebhede azmini kırıp planını mahveden bu kuvvetti. 14 Nisan günü daha iki alay kuvvetin taht-ı emrime gireceği anlaşıldı. Bunun üzerine düşmana tekrar taarruza karar verdim. 13-14 Nisan gecesini Kocadere köyünde geçirmiştim.Kat’i kararımı fecre yakın bir zamanda verdim. O zamanda ki düşman Kabatepe istikametinden Kocadere köyünü donanmasıyla ateş altına almıştı. İşte icab eden taarruz emri bu ateş altında yazılmıştır. Bu emir atlılarıyla cüz-i tam kumandanlarına gönderildi. Sonra ben de bizzat Kemalyeri’ne gittim. Saat yedi ile sekiz arasında sol cenah ve cebhede taarruza başlandı. Bundan sonra idi, sağ cenahda da kıtalarımızın taarruz hareketlerini görüyordum. Taarruz bütün cebhe üzerinde muvaffakiyetle devam ediyordu. Düşman Kanlısırt’ta firar sûretinde ric’ate başlamıştı. Kırmızısırt’ta da düşman ric’ate başladı. Saat 10’dan sonra idi, sağ cenahımız da düşmanı tazyike başladı. Ric’ate mecbur etti ve takibe koyuldu. Zeval sıralarında idi ki düşmanın Kanlısırt’ta ric’at eden aksâmından baki kalmış olanlar, Kırmızısırt’ta da en son ric’at ettikleri Avcı Hendekli mevziinde düşman efradı tüfeklerini bırakarak hemen heyet-i kâmilesiyle siperlerinin önüne çıkmış, şapka, beyaz mendil, bayrak sallayarak teslim olmak istiyorlardı. Bütün bu manzaraları Kemalyeri’nden ben ve bütün maiyetim dürbünsüz olarak seyr ediyorduk. Bu aralık fırka erkân-ı harbi İzzeddin Bey’den aldığım raporlardan, gerekse bizzat müşanedelerimden anlıyordum ki düşmanın Arıburnu şarkındaki sırtlarda hiçbir eser faaliyeti kalmamıştır. Sağ cenahımız karşısında düşman efradı sahile iltica etmiştir. Yalnız ric’at noktasına uzak kalan düşmanın Kanlısırt’la Kırmızısırt’taki vaziyetlerinden dolayı Merkeztepe’de kalmış olan aksâmı da sağ cenahımızın Kömürkapı Deresi ve Bomba sırtlarına kadar ilerleyerek bilhassa Yükseksırt’ta aldıkları hakim vaziyetten dolayı çekilemiyorlar. İster istemez sebat gösteriyorlardı.

Düşmanın esal sebatı Yükseksırt’ın garbında ve Haintepe’de görülüyordu. En nihayet gece hulul edince kıtaatın fevkalade yorgun olduğu da anlaşılması üzerine kazanılan muvaffakiyetle iktifa olundu. Muhârebe tevkif edildi, tutulan, kazanılan hatlarda tahkimat icra etmeleri emri verildi.

15 Nisan günü görülen vaziyet şu:

Düşmanın sağ cenahımız karşısında Yükseksırt’ın sahile müteveccih kısmında, Kömürkapı Deresi içinde yamaçlara tutunmuş bir halde, buna mukabil bizim kıtalarımız, Cesarettepe’deki düşman tepenin hatt-ı balasında, bunun karşısındaki kıtalarımız da Edırni Sırtı’nda Kırmızı Sırt ve Kanlısırt’taymış. Hatt-ı bala tekrar düşman tarafından elde edilmiş ve buna mukabil kıtalarımız mezkur hatt,ı balanın şarkında ve karşısında mevki tutmuş. Düşman gündüz de ihraca devam ediyormuş. Karaya çıkarılan düşman kuvvetleri ileriye sevk edilerek hatlar takviye ediliyor, hatlar takviye edildikçe umûmî vaziyetini tashih edebilmek için cebhenin bazı noktalarında faaliyette bulunuyormuş. Bu faaliyetler sırasında Kanlısırt cihetinden sol cenahımızı sabahdan beri tazyik etmekteymiş. Bu taarruzu tevkif edilmiş. O gün düşmanın dokuz nakliye gemisinden karaya dökülen askerinden başka sekiz nakliye gemisinin daha ufuktan kıyılara doğru yaklaşıp büyümekte olduğu görülüyormuş. Bizim birinci hattımız düşmanın iki yüz üç yüz metre karşısında bulunuyormuş. Bu sûretle gittikçe tekasüf eden düşmanın karşısında beklemektense kat’i neticeyi kazanmaya kifayet edecek kadar kuvvet celb için Mustafa Kemal Paşa mâfevk kumandanlara maruzatta bulunmuş. İstediği kuvvetleri alınca cebhesi genişlediğinden muhtelif kumandanlarla daimi münasebatta bulunmak zorlaşmış. Onun için cebhesini muhtelif mıntıka kumandanlıklarına ayırmış.

16 Nisan: Düşman sağ cenahımıza taarruz teşebbüsünde bulunmuşsa da durdurulmuş.

17 Nisan’da sağ cenahtaki siperlerimize düşman taarruz etmiş. Fakat kıtalarımızın mukabil süngü Hücûmlarıyla geri püskürtülmüş. Fakat tamamıyla yerleşen düşmanın yeniden mühim bir Hücûma kalkışacağını muhtemel gören Mustafa Kemal Paşa taze kuvvetlerle düşmandan evvel düşmana vurmayı kararlaştırmış. O zaman mıntıka kumandanlarını Kemal Yeri’ne nezdine celb edip şifahi talimatta bulunmuş.

O gün maiyetinde bulunan erkâna karşı söylediği sözlerden bazı kısımlarını bize vermesini kumandandan rica ettim. Ve şunları ladım: Taarruz emri vermeden evvel Mustafa Kemal Paşa rûhlara hitab etmekten pek kuvvetli neticeler bekliyor. Onun için diyor ki:

“Düşmanın altı günden beri iki defa taarruz ederek sarstığımız ve arazinin menaatından dolayı neticeye kadar şiddetli takib edememek yüzünden barınabilen aksâmı himayesinde çıkarmakta olduğu ve fakat şimdiye kadar mahvettiğimiz kuvvetlerinin iki fırkadan fazla olduğu anlaşılmıştır. Seddülbahir’de Kumkale cihetinde de hal hemen aynı olmuştur. Karşımızda bulunan düşmanı bire kadar hepimiz ölerek behemehal denize dökmek lazım olduğu kanaat-i vicdaniyesindeyim. Vaziyetimiz düşmana nazaran zayıf değildir. Düşmanın kuvve-i maneviyesi tamamen mahvolmuştur. Mütemadiyen siper yapmakla kendisine bir melce aramaktadır. Siperleri civarına birkaç mermi düşmekle derhal kaçtığını kendi gözlerinizle gördünüz. Düşmanı büsbütün kaçırmak için daha çok teemmüle lüzum yoktur. İçimizde ve kumanda ettiğimiz askerlerde Balkan hicaletinin ikinci bir safhasını görmekten ise burada ölmeyi tercih etmeyenlerin bulunacağını kat’iyen kabul etmem. Şayed böyleleri olduğunu hissederseniz, derhal onları kendi ellerimizle kurşuna dizelim. Şimdiye kadar ihraz ettiğimiz muvaffakiyeti tamamlamak için taht-ı emrime verilen taze kuvvetler hatt-ı harbe vasıl olmaktadır.”

Ve rûhları bu hitabla dolan kumandanlara, edecekleri taarruz hakkında lazım gelen emirleri veriyor ve tertibatı da kolordu kumandanlığına arz ediyor. Kararı oraca da tasvib görüyor. Bunun üzerine 18 Nisan taarruzu vuku buluyor ki onun neticesinde husule gelen vaziyet, Paşa’ya nazaran o günden sonraki hareketlerin hiç birisiyle “kabil-i tebeddül olmayan vaziyet”tir.

Şöyle ki: Saat beş-i evvelden itibaren bir taraftan topçularımızın ateş açmasıyla, diğer taraftan müteâkiben yeni gelmiş olan ... alayının Boyun ve Merkeztepe’ye doğru ilerlemeye koyulmasıyla bütün cebhe üzerinde topçu ve piyade muhârebesi başlamış oluyor. Düşmanın karada yalnız bataryası varmış. Kıtalarımızla düşman hatları arasında mesafe pek azaldığı için düşman bataryaları piyademiz üzerine hiçbir tesir yapamıyormuş.

Yalnız düşmanın harb gemileri, bilhassa Kabatepe cihetinden muhârebe hatlarımızın gerilerini şiddetli ve devamlı ateşler altında bulundurmaktan bir an hâli kalmıyormuş.

Paşa’dan kendisine bu muhârebeyi nereden idare ettiğini sordum: “Ben bu muhârebeyi Kemal Yeri’nden idare ediyorum” dedi. Çünkü o yerden bütün düşman mevzilerini, sağ cenahdaki bazı kısımlar müstesna olmak üzere bütün düşman mevzilerini, sonra da hemen bütün kıtalarımızın hareketlerini göz altında bulundurabilmesi mümkünmüş.

Paşa dedi ki:

-Düşmanın şiddetli piyade ve mitralyöz ateşleri karşısında ... inci alayın taarruzu betaetle ilerlemekteydi. Yalnız cebelden ibaret olan topçumuz düşman siperleri üzerine endaht ederek piyademizin ilerlemesini himaye hususunda pek ziyade, ama fevkalade ziyade çalışmaktaydı. Sol cenah kuvvetlerimizin taarruzu da görülmeye başladı. Saat 6.45-i evvelde ... inci alayın gerisinde bulundurulan ... inci alayın kısm-ı küllisi Merkeztepe istikametinde ... inci alaya takrib edilmişti. Sol cenah kuvvetlerimizin daha ciddi taarruz etmesini, sağ cenah kuvvetlerimizin de taarruzla ... inci alaya muavenette bulunmasını emretti. Fakat saat 10.30 –i evvele kadar devam eden safhada düşmana pek müessir olamamakta bulunduğumuzu görüyordum.”

Bunun üzerine tertibatta birçok teferruata müdaheleye lüzum görmüş. Bu babdaki emirlerinin kumandanlara vü

20/7/2008

ÇANAKKALE (YENİ MECMUANIN FEVKELADE SAYISINDAN ALINTILAR ) 11

ÇANAKKALE DESTANI

 

24-25 Mayıs 1331 gecesi Arıburnunda merkez cebhesinde şehid düşen Ömer Oğlu Mustafa Boyabad tarafından tertib olunub merhumun üzerinde bulunan destandır.

1

Üç yüz otuz. Sözüm Hakk’ın kelamı.

Padişahın geldi büyük selamı.

Enver Bey’in düşman kırmak meramı.

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

                                  2

Eûzü besmele çektim çıkarken

Köye baktım şöyle yüksek bir yerden

Karargâha koştum üç günde erken

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

                                  3

Kumandan emrini verdi bir gece

Anadollulardan layıktır nice

Yiğitler şehâdet şerbetini içe

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

                                  4

Rumeli toprağı yoğrulmuş kanla

On alınır ancak verilen canla

Herkesi yüreği çarpıyor şanla.

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

                                  5

Kurşunlar atıldı düşmana karşı

Şehidler buldular göklerde arşı

Gaziler döktüler hep sevinç yaşı

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

                                  6

Düşmanın gür sesli büyük topları

Delik deşik etti toprağı, yarı

Korkak Firenklerin yokmuş hiç arı

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

                                  7

İngilizler Firenke dostmuş diyorlar

Bir kötü kötüye elbet uyar

Onlara bu meydan gelecek pek dar

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

                                  8

Çanakkale’yi siz sandınız boştur

Davulun sesi de uzaktan hoştur

Saptığınız bu yol bir dik yokuştur

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

                                  9

Arıburnu! Hani topların nerde

Gazilik arzusu var hangi serde

Şehidlik göktedir gazilik yerde

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

                                  10

Ben yorgun değilim içim bir tufan

Müslümandan var mı savaştan kaçan

Türkten dünyaya al bayrak açan

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

                                  11

Arıburnu haydi toplar gürlesin

Ey düşman kaçma tavşan mı nesin

Bir Hücûmda hemen kesildi sesin.

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

                                  12

Zırhlıların gitti deniz dibine

İlk Hücûmdan sonra ya bu kaçış ne

Kaç durma girerse fırsat eline

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

                                  13

Çanakkale’yi hiç verir mi Türkler

İstanbulumuzu alacak bir er

Var mıdır dünyada, nerde o asker

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

                                  14

Boyabatlı Ömer Oğlu Mustafa

Yazdı bu destanı girerken safa

Muradı gitmektir arşı tavafa

                   Bugün bizden vatan razı olacak

                   Nefer şehid, ordu gazi olacak

 

YÜZBAŞI EMİN ÂLÎ BEY’LE MÜLAKAT

Buzlu camlardan yapılma bir bölmenin tahtalarına rabtiyelerle tutturulmuş, cidden nefis, kabartma bir Çanakkale haritasının karşısındayız. Onu Almanlar yapmış. Ömrümde ilk defa olarak bu kadar canlı bir harita görüyorum.

Tarihimizde misilsiz bir şeref sahifesi hazırlayan o gaza topraklarını ta payitahta kadar bir tayyareden seyrediyorum hülyası içindeyim. Buna, yanımdaki zabitin mülahazaları da eklenince hayalim büsbütün genişliyor. İsmini bazı makalelerin altında okuduğumuz bu adam, ince, kıvrık ve siyah bıyıklı, zayıf fakat kırmızı simalı, koyu mavi gözlü bir genç. Kaşlarının üstüne doğru inik kalpağının kenarlarında kıvırcıklaşan uzunca siyah saçları var. Düzgün söylemeye, uzun ve hararetle anlatmaya dikkat eden edebiyat meraklısı bir zabit. Göğsünün sağ tarafında kırmızı harb yıldızı, kalbinin üstünde dör beş madalya kurdelası, izahatına devam ettikçe yükselip iniyor.

Evvela İngilizlerin desiseleriyle Kumkale tarafına atılan Fransız kıtalarının sergüzeştini dinliyorum. Ve çektikleri zahmeti gözlerimle görüyorum. Çünkü harita Kumkale tarafını şöyle gösteriyor: Arızalı, tabii bir toprak sedden, bir toprak duvardan sonra açık bir elin parmak aralıkları gibi sularla sazlıklar ve bataklıklarla dolu!

Emin Âlî Bey diyor ki:

-İşte bu havalide kuvvet alamadıkları için Fransızlar bizden dehşetli bir darbe yiyorlar ve darbe altında kahrolup denize dökülüyorlar.

Şimdi Hücûmun ikinci safhasına geçiyoruz:

Seddülbahir ciheti. Burası haritadan anlaşıldığına göre Anadolu tarafındaki tabyalarımızdan açılacak şiddetli müdafaa ateşlerine karşı hemen hemen tamamıyla mestur ve nisbeten en az tehlikeli bir mıntıka. Tabii oraya hâlisüddem İngiliz çıkarılmış.

Yine Emin Âlî Bey diyor ki:  Seddülbahir’den çıkan İngilizler kirte istikametinde ilerleyerek Alçıtepe mevkiini tutmak istiyorlardı. Fakat şiddetli müdafaalarımızdan dolayı  arzularına muvaffak olamıyorlardı. Sonra kıtalarımızın karşısında kıtalarıyla teşkil ettikleri duvarı yarıp kırarak bizim sağ cenahımıza yüklenmek teşebbüsünde bulundular. O da muvaffakiyetle neticelenmedi.

Sonra Arıburnu cebhesine geçtik. En sarp ve en dik arazi o idi ki İngilizler ancak Avustralyalılara orasını terk etmişler.

Arıburnu’ndaki düşmanlar Koceçimen Tepesini tutmak isterlermiş. Fakat bizim orada bulunan kuvvetlerimiz de bunlara fevkalade bir azimle mani olurmuş. Binaenaleyh düşman hattı ancak sahilde barinabilmiş.

Nihayet Çanakkale muhârebelerinin Anafartalar vekayiine geçtik. Oraya İngilizler ve Avustralyalılar beraber Hücûm etmişler. Lakin bizim mukabil taarruzlarımıza dayanamayarak Küçük Kemikli Gölü yahut Tuzla Gölü, Anafarta Limanı etrafındaki Küçük Kemikli  ve Büyük Kemikli burunlarının arasında bulunan açık sahaya düşmüşler.

İşte denizleri, derinliklerin nisbetine göre en açık maviden en koyu maviye kadar değişen sahillere adalar etrafındaki taşlıklar ve tepelikler akseden, yeşil dağları gayet uçukırmak suyu maviliklerine yahut sarı sarı yollarla canlanan bu güzel harita önündeki muhatabımdan şu hülasaları topladıktan sonra duvar kenarındaki koltuğa oturdum. Gayet yüksek tavanlı küçük ve loş odaya koskoca bir demir soba haddinden fazla sıcaklık dolduruyordu. Emin Âlî Bey yandan açma pencereyi araladı. Yazıhanesinin üstündeki paketten bir sigara aldı. Bir de bana uzattı ve gezine gezine dedi ki:

-Çanakkale muhârebelerinin deniz kısmına ve bu kısmın safahatına vesaikle temas ediyorum. Bu itibarla denize ait bütün malumatım yalnız görerek değil, bilerektir. Şimdi ister misiniz denizi hülasa edeyim?

-Lütfen efendim; teşekkür ederim!

-Estağfirullah... Şimdi efendim, İngiliz ve Fransız filoları Boğaz önünde Temmuz ayından itibaren tahaşşüd etmeye, aynı zamanda Boğazı tarassud ve abluka altına almaya başladılar. Herkesçe malum olan birçok safhalar geçtikten sonra evvela medhal istihkamlarını, sonra da dahilî istihkamları düşürmeye çalıştılar. Medhal istihkamlarımız dünyanın en kuvvetli, en kudretli bu iki filosuna, yani Fransız ve İngiliz filolarına karşı, öyle değil mi efendim, vazifelerini ifa ettikten başka uzun bir silsile-i müdafaa açmak sûretiyle de tetvic ettiler. Bundan tamamıyla emin olun, her türlü düşman tefavvukuna rağmen medhal bataryalarımızın gösterdiği sabır, gösterdiği sebat, kendileri için ebedî bir şerefe vesile olmuştur. Dahil hatlarımızı teşkil eden istihkamlara gelince, bunlar medhalin kendilerine tevdi ettiği vazifeyi daha yüksek bir şeref ve rûhla ikmal etmişlerdir. Türk tarihinde şayan-ı dikkat bir dönüm noktası teşkil eden Beş Mart’ı memlekete ibda ve ihda etmişler, Çanakkale’de yeni bir safha-i muharebat açmışlardır.

17 Mart 1915’de Bozcaada’ya gelen Hâmilton 18 Mart’ta uğradıkları hüsranı, hezimeti  nazar-ı intibahına alarak berrî ve bahrî bütün kuvvetlerin kendi kumandasına tevdi’ini, sonra daharekat-ı bahriyenin kara muhârebeleriyle tevhidini muvafık görmüş, bunu Londra’ya da bildirmişti. İşte malum, kara muhârebeleri 12 Nisan’da başlıyor. Ve bu uzun müsaraa devri tahliye saatine kadar hep Türk silahına şerefbahş eden bir şekilde devam etti!

-Bu kara muhârebeleri esnasında size nerelerde bulunuyordunuz efendim?

-Bendeniz...

-Estağfirullah..

-Kara muhârebeleri esnasında kavgaların en çok inkişaf ettiği ve gayet garib safhalar arz ettiği Arıburnu ve Seddülbahir cebhelerinde bulundum. Buralarda gördüğüm her şey, Türk ordusunun başında sevk ve idare eden hakim bir kumanda heyeti bulundukça, askerlerimizin atalarından levrus bütün harb ve fedakârlık seciyelerini onlar gibi yaratacaklarına dâir parlak parlak menakıbdır. Evet, size onlardan birkaçını arz edeyim.

-Büyük bir hazla dinlerim efendim. Lutf edin...

-Mesela Arıburnu’nda yapılan gayet şiddetli bir Hücûmdan üç gece sonra Kanlısırt’ta en ileri mevzie gitmiştim.

-Kanlı sırt ismini o yere neden vermişler. Harbden evvel mi, sonra mı?

-Harb esnasında.. ne evvel, ne sonra. Kanlısırt Avusturalyalıların bizden en çok dayak yediği bir sırttır. İleri mevziinde, takım kumandın bizimle düşman siperleri arasında bulunan sahadaki çukurlardan birinde inilti halinde boğuk bir sesin işitilmekte olduğunu söyledi. Açıkgöz, çevik iki keşşaf nefer göndermesini söyledim. Ve bu merakla hadiseyi takib ettim.

Emin Âlî Bey sigarasını tablaya bastırdı. Durdu. Ellerini yazıhanesine dayadı.

-Keşif kolu, dedi, daha hazırlanmamıştı bile. Anadolu lehcesiyle “Amanın arkadaşlar, düşman bombalarıyla geliyor” diyen bir feryad işittik. Pek heyecanlı bir şeydir beyefendi, la... hemen bir tenvir tabancasıyla aydınlattığımız o saha üzerinde gördük ki kuvvetli bir Avustralya taarruz kolu ilerlemekte... Neyse, şiddetli bir ateşle bunları siperlerine koyuverdik. Ama harfiyyen böyle olmuştur. Fakat bize semalardan gelen tatlı bir hitabeymiş gibi bu düşmanı haber veren o mechul askeri bulmak istedik. Gönderdiğimiz keşif kolu bize şu adamı getirdi.

Muhatabım, kırmızı kenarlı küçük bir siyah defterin lastiğini çıkardıktan sonra:

-Künyesini veriyorum. Vereyim değil mi efendim?

-Evet, evet kaydedeyim.

Ve okudu:

-Alay 47 kumandanı şehid Tevfik Bey’in boru neferi, Antalya’nın Kağnıcılar köyünden Sarı İbrahim oğlu Mehmet.. İşte bu Mehmet’i, son nefeslerini verirken getirdiler.. Bu nefer, üç gün evvel yapılan büyük Hücûmda düşman siperlerinin önünde yaralanmış ve gece karanlıklarının içinde sürüne sürüne ancak üç günde bizim sipere yaklaşabilmiş. Düşünün, müteaddid yaralardan sonra, birçok tehlikeler arasında gece karanlıklarında siperlerine kadar sürünen bu kahraman çocuk, hayatının son deminde kendine değil, fakat siperdeki arkadaşlarına unutulmaz büyük bir fedakârlık göstermiş, bize düşmanın baskınını bildirmişti. İşte beyefendi, Çanakkale muhârebelerine hakim olan sır, burada bu ölmeyen, bu büyük rûhtadır.

Çanakkale muhârebelerini yapan ordudan size dört örnek vermek isterim. Şimdi bir nefer tipi vermiştim. Bir de zabit tipi vereyim. Yine Kanlısırt’ta beş taksim altı Mayıs  Hücûmunu yapan cüz-i tamlardan... birinin (Yine defterini açıp okudu) Altıncı alayın ikinci kumandanı Yüzbaşı Hasan Fehmi Bey Hücûmun en şiddetli anında iki yerinden yaralanmıştı. Neferleri kendisini pek severdi. Bir kısmı etrafını aldı. Şehid Hasan Fehmi Bey (defterinde tekrar birkaç sahife açtı) Diyarbakırlıdır efendim. Okuyacaklarım da harfi harfine kendi ifadesidir. Etrafına alan askerlere “Çocuklar, benimle uğraşacak zaman değil; düşmana yumruğunuzu vuracak zamandır. Kuvvetli bir Hücûm yapın ki bölüğümün muvaffakiyetini göreyim. Ta ki gözüm açık gitmesin” demiş ve Hücûmunu kızıştırmak için kalkarken yeni bir mermiyle kalbinden vurulmuştu.

Yalnız Arıburnu’na münhasır kalmasın. Biraz da size Seddülbahir cebhesinden bahsedeyim ister misiniz?

-Tabii efendim, minnettar olurum.

-Burada Fransızlar 8 Haziranda, beş altı günden beri kesif ve şiddetli topçu ateşleriyle hazırladıkları kuvvetli bir Hücûmu baskın şeklinde yaptılar. Hedefleri, kerevizdere’yi aşıp da Alçıtepe’yi solundan tehdid etmekti. Bu Hücûmda infilak kuvveti gayet müdhiş bir obüsün duman ve toz bulutları içerisinde kaldık. Bulutlar sıyrılınca yanımda Altıncı Alayın Altıncı mülazım-ı evveli Ulvi Bey vardı. Yere düşmüştü. Yanına gittim. Baktım, bir obüs parçası ayağını almış, götürmüş. Dün yanımda gördüğünüz yüzbaşı yok mu?

-Evet, evet hatırlıyorum.

-İşte o. Bakınız bu kadar sakin bir adam. Hiç halinden ummadınız mı? O vakit doktorlar bir deriyle köküne bağlı olan bu ayağı kesmek istediler. Bilir misiniz ne yaptı?.. “Ama ayağımı kesmeyin. Sonra bölüğümün başına gidemem!”

Şimdi bir de erkân-ı harb zabiti vereyim Bey.. İkinci fırkanın erkân-ı harbi, şehid yüzbaşı Kemal Bey, maruf sima, değil mi efendim?

-hani tayyareleriyle Mısır’a uçan zabit!

-Evet, evet ta kendisi.. Yüksek rûhlu adam.. Bütün fırka cebheyi işgal etmiş, müdafaaya sarılmıştı. İki alayın birleştiği bir vadinin başında ufak bir gedik açan Fransızlar, iki alayı birbirinden ayırmaya çalışırken, bilir misiniz, Kemal Bey ne yaptı? Yaptığı şey, belki vazifesinin haricindeydi.. Şübhesiz böyle.. Fakat sönmeyen bir cidal ateşiyle eline geçirdiği bir makineli tüfeği vadinin altına koydu. Ve Fransızları ipe dizer gibi yere dizdi.. Bunlar ordunun muvazzaf zabitleri. Hiç unutmam.. Bir aralık Kumkale’ye gitmiştik. Yanımda bir ihtiyat zabit vekili vardı. “Efendim, kumkale’den birkaç motorbotla, geceleyin karanlıkta İngilizlerin sağ cenahına kaçarak bir baskın yapamaz mıyız?” dedi. Gelibolu’ya geçen Süleyman Paşa’yı, o dakikada nasıl hatırladım, bilseniz!...

İşte Bey, şu dört beş numune size gösteriyor ki Çanakkale baştan başa bir destandır, baştan başa bir aveng-i menakıb, baştan başa bir tarihtir. Temenni ederiz ki memleketimizin mütefekkirleri, ictimâiyyunu, bizdeki bu seciyevî lemaları parlatsın...

Bunun üzerine, nezaketli yüzbaşıyı kıymetli işinden daha fazla uzaklaştırmayı muvafık görmedim. Temennisine iştirak ederek yanından ayrıldım.

ALINTIDIR

20/7/2008

ÇANAKKALE (YENİ MECMUANIN FEVKELADE SAYISINDAN ALINTILAR ) 9

ÇANAKKALE HARBİNİN PSİKOLOJİSİ

Bir harb birçok noktalarda eski harblerden farklıdır. Türk ise cian harbine tam manasıyla Çanakkale’de ve Galiçya’da karışmıştır. Kafkasya’da, Irak ve hatta Suriye’de cereyan eden muhârebeler, umûmî harbin irae ettiği hususiyetlere mâlik değildir. Oralarda hemen de eski harb tarzı hükümran olmuştur. Fakat Çanakkale’de Türkler dünyanın en kuvvetli ve en büyük adamlarıyla çarpışmışlar ve harbe ait ihtiraların her şekline göğüs germeye mecbur kalmışlardır. Binaenaleyh Türkün bugünkü harb karşısındaki rûhiyetini ancak Çanakkale’de bulabiliriz. Binaenaleyh Çanakkale harbinin psikolojisini tedkik edince Türkün bu harbdeki rûhiyetini de bulmak mümkündür.

Bugünkü harbin hususiyetleri birkaç noktada cem’ olunabilir:

1.Cesaret ve kahramanlığın ikinci dereceye düşmesi.

2.Fennî vesaitin birinci mevkiini işgal etmesi.

3.İstihkamların ehemmiyetten sukûtu.

Vaktiyle muhârebeler kahramanlık ve cesaret müsabakasından başka bir şey değildi. Tarafeynden hangisi daha kuvvetli, hangisi daha cesur ise galebeyi o taraf kazanırdı.  Hatta bu biraz hülasa edilerek denilebilir ki dünkü muhârebeler kumandanların cesaret ve kahramanlıklarına merbuttu. Sezar’ın, Annibal’ın, Napolyon’un, Timurleng’in askerî muvaffakiyetleri şahsî kahramanlıklarının eseridir. Çünkü ordular yekdiğerine yakın mesafelerden muhârebe ediyor, kumandanlar bizzat orduların başında yürüyordu. Bir ressam bütün bir muhârebeyi bir tabloda tersim edebiliyordu. Fakat bugün bir harb sahnesini dolaşan bir muhabir ortada ne asker, ne top, ne hayvan görebilir. Her şey gizlenmiş, sahne boş bırakılmıştır. Şimdi askerler karşı karşıya değil, yer altında birbirlerini görmeksizin muhârebe ediyorlar. Kumandanlar sahne-i harbden kilometrelerce mesafe geriden harekatı idare ediyorlar.

Evvelce en büyük muvaffakiyetleri kazananlar genç kumandanlardı. Onun için eski muhârebelerde genç kumandanların büyük bir kıymeti vardı. Gençler daha ateşin, daha cevval, daha faal oldukları için sahne-i harbde her türlü fedakârlığı göze alarak ileri atılır ve bir darbesiyle orduyu arkası sıra sürükleyerek muhârebeyi kazanabilirdi. Binaenaleyh cesaret muzafferiyetin başlıca âmillerinden madud idi. Halbuki bugün en büyük muvaffakiyetleri elde eden kumandanların ekseriyetle tekaüde çıkarılmış eski generallerden ibaret olduğunu görüyoruz. Feld Mareşal Leopold Dö Bavyer, Hindenburg, Ludondozef gibi. Çünkü bugünkü muhârebeler ateşin ve cevval gençlerden ziyade, hadisatı soğukkanlılıkla muhakeme edebilir generaller istiyor. Genç kumandanların ateşin faaliyetlerinin bugünkü harbde ne azim zarar ve ziyanları dâi olduğu bittecrübe sabit olmuştur.

Zafiyetin ehemmiyetten düşen bu âmil yerine yeni bir âmil kaim olmuştur: Fenni vasıtaların mükemmeliyeti. Bugün harbi kazandıran kumandanın cesaretinden ziyade topların, tüfeklerin, şömendöfer ve otomobillerin mükemmeliyetidir.

Zafer bu vesaite mâlik olan ve onları isti’mâl etmeyi bilenindir. Hindenburg Rus cebhe-i harbinde elde ettiği azim muvaffakiyetleri, demiryollarının kesret ve intizamı hasebiyle askerleri bir taraftan diğer tarafa kolaylıkla nakledebilmesi temin etmiştir. Topların kesret ve mükemmeliyeti düşmanın adedî fâikiyetini bile ehemmiyetten ıskat etmektedir. Binaenaleyh bugünkü harbde cesaret ve kahramanlığın yerine fennî alat ve vesait kaim olmuş, askerlerin yerini top, mitralyöz, humbara, telefon, şömendöfer, otomobil... işgal eylemiştir.

Bu harbin öğrettiği ikinci hakikat de, istihkamatın eski ehemmiyetini kaybettiğidir. Çanakkale Muhârebesi vuku bulmadan evvel Almanlar dünyanın en müstahkem kalelerini birkaç gün zarfında zabt ettiler. Liyej, Namur, Anvers gibi asrın son ihtiralarıyla mücehhez bulunan müstahkem kaleler Almanların kırk ikilik topları karşısında bir hafta bile mukavemet edemediler.

Bugünkü harb, eski muhârebelerde en mühim muzafferiyet âmilleri meyanına dahil olan bu iki rüknü ehemmiyetten düşürmekle beraber harbde maneviyetin oynadığı rol baki kalmıştır. Vaktiyle islam orduları yeni dinlerinin verdiği aşk ve heyecanla az zamanda nasıl Arabistan’ı, Afrika’yı, Asya’nın bir kısmını zabt etmişlerse, bugün de vatanî ve millî mefkurelerinden aldıkları vecd ve aşkla muhârebe eden askerler düşmanlarına daima galebe çalmışlardır. Fennî alat ve vesaitin bu kadar ehemmiyet kesb ettiği bir muhârebede askerin maneviyetinin büyük bir rol oynayamayacağı zannedilmemelidir. Çünkü bugünkü muhârebelerde Napolyon’un “Harb bir sevkülceyş meselesi olmaktan ziyade bir psikoloji meselesidir. Maneviyet harbin yarısını kazandırmaya kafidir.” Sözünü teyid eylemiştir. Cihan Harbinin zuhurunu vaktinden evvel haber veren, bütün safahatını meşhur kitabında cem’ eden Alman generallerinden Bernardi mezkur kitabında diyor ki: Muhârebelerde fikrî ve manevî âmiller daima hakim bir rol oynar. Manevî âmiller aded ve fâikiyete bile müreccahtır. Hatta diyebilirim ki askerin maneviyeti bütün diğer noksanları telafi edecek derecede mühim bir rol sahibidir. Karşı karşıya gelen iki hasımdan hangisi manen daha çok kuvvetli ise, galebe onun tarafındadır. 1870 muhârebesinde Fransızlar adeden fâik olmakla beraber Prusyalıların yüksek mefkureleri önünde mağlub oldular. Japonlar adeden düşmanlarının dûnunda olmakla beraber Rusları mağlub ettiler.”

General Bernardi’nin sözleri Cihan Harbinde bir kere daha teeyyüd etmiştir. Umûmî Harbin psikolojisini yazacak olanlar Alman askerlerinin adeden pek çok fâik düşmanlarına karşı vatanlarını tecavüzden masun bulundurmaları meselesinde mefkurenin de büyük bir rol oynadığını kaydetmek mecburiyetinde kalacaklardır. Filhakika seksen milyonluk bir kitle kendilerinden kat kat azim bir nüfusa mâlik kuvvetli düşmanlarla çarpıştı ve üç senelik bir savla rağmen topraklarının bir cüz’üne bile düşman ayağını bastırmadı. Şarkta dünyanın en büyük bir devletini bugünkü harabîye sürükledi. Garbda İngiltere ve Fransa gibi iki büyük devleti senelerce kendi topraklarında muhârebeye mecbur etti. Bütün muvaffakiyetler adedî fâikiyetle veya fennî vesaitteki mükemmeliyetle izah edilemez. Çünkü adeden düşmanlarının fâik olduğuna şübhe yoktur. Fennî vesait itibarıyla ise İngilizler ve Fransızlar Almanlardan pek ziyade aşağı değildirler. Fakat Alman ordusunu sevk eden yüksek bir mefkure vardır ki  düşmanlarında işte bu yoktur. Durkheim, L’allemagde au dessus de tous namındaki eserinde bunu belki de istemeyerek isbat etmiştir. Bütün Almanlığı yekvücûd bir kitle haline kalb eden, hepsini bugün gördüğümüz harika vefakarlıkları yaptıran hep bu mefkuredir. Alman, Almanya’yı her şeyin ve herkesin fevkinde görür; onun zelil ve hakir olmasına tahammül edemez. Her Alman, Almanlığın hal ve âtîde küçük bir tehlikeye maruz kalması ihtimali karşısında ferdiyetinin hikmeti olmadığına kanidir. İşte Almanların muvaffakiyetindeki sır budur.

*

Düşmanlarımız Çanakkale Boğazını zorlayıp içeri girmek istedikleri zaman, bizim her türlü fennî vesaite müracaatla hazırlandığımız iddia edilemez. Anvers ve Liyej kalelerinin sukûtuyla son sistem istihkamların bile ehemmiyetten düştüğü gün Çanakkale istihkamları eski toplarla, eski vesaitle mücehhezdi. Hatta kalelerimiz betonarme bile değildi. Bu kalelerin fennen kuvvetli bir donanmaya karşı mukavemet edemeyeceği hemen herkesçe muhakkaktı. Aynı zamanda düşmanın karaya asker çıkarmasını men’ edecek tedafüî vasıtalara da müracaat etmemiştik. Yalnız Boğazı torpil doldurmuştuk. Düşman ise torpil taharrî gemileriyle bunları toplayabilirdi. Donanmamız da Yavuz ve Midilli’den ibaret gibiydi. Tahtülbahirlerimiz yoktu. Binaenaleyh her itibarla düşmana karşı zayıf bir mevkide idik. Yalnız Boğazın coğrafî teşekkülünden istifade edebileceğimi ümid ediyorduk.

Binaenaleyh tedafüî vesaitimiz bugünkü fennî terakkiyatın ve bugünkü muhârebe tarzının istilzam eylediği mükemmeliyetten çok uzaktı.

Fakat bütün bu noksana düşmanın aylarca sarf ettiği mesaiye, yaptığı fedakârlığa, azim tecavüzî ve taarruzî kuvvetlerine rağmen muvaffakiyet bizim tarafta kaldı. Bu muvaffakiyeti de izah için Almanlar hakkında söylediğimizi Çanakkale harbine de tatbike mecburuz. Çünkü bu muvaffakiyet de sadece fennî vesaitin mükemmeliyeti, Boğazların müstahkem bulunmaması ve saire gibi askerî ve fennî sebeblerle izah edilemez. Düşman kumandanlarının da aczi sebeb olarak gösterilemez. Binaenaleyh muvaffakiyetin sebebini Türklerin düşmanlarına karşı olan manevi fâikiyetlerinde aramak icab eder.

Türk ordusunun manevi fâikiyeti kolaylıkla izah edilebilir.

Muhârebede fedakârlığı, “abnègation” intac eden şey yüksek bir mefkureye imandır. Mefkure ve iman ise cemiyetin mahsulüdür. Ferd başlı başına hudkam ve hudperesttir. Ferde ferdiyetini unutturan, mefkure telkin eden cemiyettir. Fakat bir cemiyetin böyle yüksek ve ulvî gayeler telkin edebilmesi için kendisini terkib eden ferdlerin rûhları arasında bir karabet, bir kaynaşma ve bir mübadelenin vücûduna ihtiyaç vardır.Yekdiğerine hissen ve fikren yabancı ferdlerden mürekkeb bir cemiyet camiddir. Bir vapurda birleşen yolcular arasında mefkure birliği doğamaz. Binaenaleyh onları fedakârlığa sevk eden bir gaye de teessüs edemez. Halbuki Çanakkale’de muhârebe eden İngiliz ve Fransız ordusu vapur yolcularından farklı değildi. Bu orduda dünyanın en büyük ve en medeni kavimleri olan İngiliz ve Fransızlar yanında Afrika’nın en vahşi insanları muhârebe eyliyordu. Birisi yüksek bir mefkure taşıyabilse bile diğeri ibtidai bir zihniyetten harice çıkamazdı. Bu muhtelif unsurlar arasında masuniyeti yaratan âmillerden hiçbiri mevcud değildi. Bunları ne bir akide, ne millî bir mefkure yekdiğerine bağlamıyordu. Binaenaleyh zihniyetleri, hisleri, gaye ve fikirleri birbirinden tamamen farklı olan bu gayr-i mütecanis kitlelerde manevi bir vahdet teessüs edemezdi. Bu maneviyet ve bu mefkure birliği teessüs etmeyince ise, fedakârlık (abnégation) hisleri de doğamazdı.

Halbuki Türk ordusu yüksek bir maneviyetin istilzam ettiği bilcümle şartları câmi idi. Evvela ordu mütecanis ve yekdiğerine dinî, vatanî, millî hislerle merbut insanlardan mürekkebdi. Hep cedlerinin miras bıraktığı bir toprağı müdafaa ediyordu. Türklüğün payitahtını tehlikede gören her Türk her türlü fedakârlığı göze almaktan çekinmiyordu. Asırlarca yaşanmış müşterek kan ve lisan bütün orduyu yekdiğerine bağlıyor ve hamlesini yüksek bir mefkure arkasında sürüklüyordu. Orada ferd değil, millet mevzu-i bahisdi. Binaenaleyh ferdiyetin icabatından olan korkaklık, cebinlik ve menfaatperestlik düşünülemezdi.

Türk ordusunun bu maneviyetini yaratan âmillerden biri de din iştiraki idi. Din, insanları ulvî mefkurelere bağlayan en mühim unsurdur. Türk ise, kim ne derse desin, her şarklı gibi dindar ve  biraz mistiktir. Maddi kuvvetlerden ziyade manevi kuvvetlere ve mukaddesata tapar. Bu itibar ile dahi Türk neferi ile Alman neferi arasında bir mukayese yapmak mümkündür. Çünkü Alman neferi de mistiktir. Ve bugünkü fedakârlık hissinde bu mistik telakkinin de dahli vardır. Trayçke’nin ve Alman filozoflarının Almanya’da vücûda getirdiği cereyan az çok bütün Alman rûhunu dogmatik mistik yapmıştır.

Türk de aynıyla mistik telakkiler altında yaşar. Hayatında maddiyattan ziyade manevi âmiller müessirdir. Her Türk harbde Cenab-ı Hakk’ın kendisine zahîr olduğuna kanidir. Hatta bu kanaat sevkiyledir ki cenk esnasında Allah, Allah nidasıyla Allah’ından istimdad eder. Bu din iştiraki, bu mistik telakki de Türkün maneviyetini yükseltmekten hâli değildir. İşte benc,e bize Çanakkale harbini kazandıran âmil Türkün maddi fâikiyeti değil, manevi fâikiyeti idi. Çanakkale harbi maneviyetin bugünkü harblerde de müessir olduğunu isbat eden diğer bir delil olmuştur. Aynı zamanda bu harb bize Türkün mefkure sahibi olduğunu göstermiştir.

M. ZEKERİYA

ALINTIDIR
20/7/2008

ÇANAKKALE (YENİ MECMUANIN FEVKELADE SAYISINDAN ALINTILAR ) 7

ÇANAKKALE MÜDAFAASI

Çanakkale’nin muvaffak ve galip müdafaası için Yeni Mecmua’nın hususi bir nüsha çıkarmaya teşebbüs edişi kadar iyi düşünülmüş ve iyi hissedilmiş az iş bulunur itikadındayım. Türklüğün umûmî harbi taklîb eden bu azim ve himmeti yalnız şimdiki neslin gözleri önünde teşhir değil, belki gelecek nesillerin hatırasına dahi ebedî nakışlar halinde nakl ve tesbit edecek eserlere pek kat’i ihtiyaç vardır. Yarın Umûmî Harbin derli toplu bir tarihini vücûda getirmek isteyecek her bîtaraf ve kâmil müverrih, dönüp dolaşarak Çanakkale müdafaasının önünde hayretle tevakkuf edecek ve işinde ilerlemek istedikçe onun bu hayreti hürmetle karışarak yükselecek ve yükselecektir. Çanakkale’nin muvaffak ve galib müdafaası olmasaydı, Umûmî Harb şimdikinden bambaşka safhalarla, şimdikinden bambaşka cereyanlar içinde seyredebilecek, kim bilir belki de şimdiye kadar çoktan bitecek ve bitirecekti!

Bilenler bilirler ki Umûmî Harb senelerden ve senelerden beri kendi kendine ve için için hazırlanmaktaydı. Kendi kendine ve için için hazırlanan bu dahiye ilk zamanlarda şekilsiz fakat korkunç bir heyula gibiydi. Fransız cumhuriyetinin Rus Çarlığı ile akd ettiği ittifak o heyulaya ilk şeklini vermiş, İngiltere’nin ittifak-ı müsenna ile “samimane itilaf”ı bu şekli daha ziyade tavzih etmişti. İtalya 1883 den beri merkezî devletlerle müttefik olmakla beraber İngiltere ve Fransa’ya dahi temayül göstermekten hâli değildi. Şurasına dikkat etmek lazımdır ki İtalya, İngiltere ile Fransa’nın hesablarında daima kendi taraflarında sayılmıştır. Bu hesab ise vâhî bir faraziye değildi. Belki hakiki ve maddi esaslara müstenid idi.

İtalya esasen ittifak-ı müsellese merbut olmakla beraber el altından İngiltere ile, Fransa ile hatta Rusya ile münasebetlere girişmekten hale ait ve istikbale şaiml faydalar gözetiyordu. İttifak-ı müsellese mensub olan İtalya, Trablusgarb ile Bingazi’ye tecavüz ve tahattî rûhsatını Fransa ile İngiltere’den almıştı. İtalya’nın böyle bir tasavvur ve hareketine en ziyade bu iki devletin itiraz ve muhalefet etmeleri melhuz olabilirdi. İtalya onlarla anlaştı, Almanya ise İtalya’yı bütün bütün elden kaçırmak vâhemesiyle bittabi sesini çıkaramadı.

İtalya’nın evvel ve ahir İttifak-ı müsellese ihanet edeceğini merkezî devletler ricalinden pek iyi his ve tefrikedenler yok değildi. Avusturya-Macaristan veliahdı müteveffa Fransuva Ferdinand ile Almanya İmparatorluğu veliahdı, istikbali keşf eden, hatta açık gören bu adamların en ileri gelenlerinden sayılabilirler. Müteveffa Fransuva Ferdinand’ın Baron Konrad von Huçendorf ile beraber en büyük askerî ehemmiyeti garb hudûdlarının tahkimine atf etmiş olmaları bu keşif ve kanaatin neticesi idi. Nitekim zamanı geldiğinde bu gayretlerin Avusturya-Macaristan’ın selametini temin hususunda ne kuvvetli ve ne kıymetli roller oynadığı da görüldü.

Umûmî Harbin öteden beri adeta kendi kendine hazırlanmakta olduğu anlaşıldıktan sonra onun hangi vesile ile ve kimin tarafından sebebiyet verilmek sûretiyle infilak etmiş olduğu üzerinde uzun boylu tevakkufa o kadar lüzum ve mahal kalmaz. Bu müdhiş hadise ile neticeleri İtilaf Devletlerince şöyle tasavvur edilmişti: İngiltere denizleri tutacak, Fransa ve Rusya karada iş görecekti. İttifak-ı müselles için İtalya yoktu. Bu devlet olsa olsa, İtilaf ile yürüyebilirdi. Binaenaleyh haklarından gelinmeye çalışılacak devletler yalnız iki idi: Almanya ve Avusturya-Macaristan. Almanya ilk günlerde belki Fransa’ya tahattî edebilir, hatta belki Paris’e kadar gelebilirdi. Fakat arkadan Çarlığın bitip tükenmez sürüleri bir taraftan Şarkî Prusya’yı çiğneyerek Berlin’e, diğer taraftan Karpatları aşarak Peşte ve Viyana’ya yetişmekte gecikmezlerdi. Bu son iki hadiseden hatta yalnız biri tahakkuk etse, yine kafiydi. O zaman yine maksud hasıl olmuş, merkezî devletlerin mağlubiyet ve makhuriyetleri emrivaki haline getirilmiş olurdu. Neticeler: Almanya’nın kolu kanadı kırılarak bir daha ve hele az zamanda belini doğrultamayacak vechile ezilmesi, Avusturya-Macaristan’ın inhilal ve izmihlali, Çarlığın şimdi artık yalnız Balkanlar üzerinden değil de hatta Avusturya-Macaristan içinden geçerek Adriyatik’e dayanması, Boğazları, payitahtı diğer mühim kısımları Rusya’ya geçmek üzere Türkiye’nin taksimi...

İşte İtilaf öyle yapmak ve bu neticelere varmak istiyordu. İtilaf kendini bu neticeye îsal edecek olan cidalin kendi zümresine ait kısmında İngiltere, Fransa ve bilhassa Rusya’yı görüyor, İtalya’yı da –pek haklı olarak- kendi tarafında sayıyordu. İtilafın hesabına göre Balkanlardaki küçük devletlerin ister istemez İtilaf zümresi ile beraber yürümekten başka yapacakları bir şey yoktu. Türkiye’ye gelince, Ondan bahsetmeye bile, onu hesaba katmaya bile tenezzül edilmiyordu. Balkanlar harbinden pejmürde ve perişan bir halde çıkan Türkiye’nin bu harbde yerinden kımıldayacak hali mi vardı? Kımıldamak isteyecek olsa bile, kullanacak harb ve darb aletleri neredeydi? Sultan Osman, Reşadiye drednotlarını İngiltere müsadere ve iğtisab ediyordu. Bu cihete ait hiçbir düşünceye mahal kalmamaktan daha tabii ne olurdu?

Şurasını da ilave etmek lazım gelir ki İngiltere ile Fransa Rusya’nın bitip tükenmez kuvvetine atf ettikleri ehemmiyeti, kendilerinin bu devletle daima muvasala halinde bulunacakları faraziyesiyle teyid ve takviye ediyorlardı. Rusya’nın insanı boldu. Bu devletin olsa olsa silaha, mühimmata ve muallimlere ihtiyacı olabilirdi. İngiltere ile Fransa Rusya’nın bu yoldaki ihtiyaçlarını Boğazlar tarikiyle mebzulen, istenildiğinden fazla tazmin ve telafi eylemeleri elde bir sayılabilirdi.

Boğazlardan geçmek, Boğazları ve belki bütün Türkiye’yi el altında tutmak?.. Ne İngiltere ile Fransa, ne de Rusya bu mesele ile hiçbir zaman ciddi bir sûrette meşgul bile olmamışlardı. Kendilerine göre o o kadar kolay birti ki düşünmeye bile lüzum görmüyorlardı. Daha dünkü Balkanlar harbinin verdiği zahirî neticelere göre böyle hareket etmekte bu devletler belki haksız da değillerdi. İngiltere, Fransa ve Rusya gibi üç tane büyük devletin ordularındaki ve donanmalarındaki heybete nazaran, onlar tarafından gelecek her tehdide değil, her teklife bizim muhalefet ve mümaneetle  mukabele edebileceğimizi farz etmek bir şey değildi. Bir an için öyle bir faraziye tecviz bile olunsa mesela yalnız İngiliz-Fransız donanmasının Boğazları muvaffakiyetle zorlayamayacağını olsun farz edebilmeye ihtimal yoktu.

Harb başladı. Garbda Almanlar ilerlediler, şarkda Ruslar Alman toprağına geçtiler. Kanten muhârebesini müteâkib Almanlar şarka dönerek Alman toprağına geçmiş olan Rusları Mazori bataklıklarında boğdular. Alman serhadlerinde bir iki darbe daha yiyen Ruslar, en büyük ehemmiyeti Galiçya cebhesine atf ile Karpatlara dayandılar. Yer yer bu dağların zirvelerine bile çıktılar. Hatta yer yer Macar ovasına inen yamaçlara bile sarktılar.Ha ovaya iniyorlar, ha inecekler sûretinde halecanlı dakikalar, halecanlı saatler, halecanlı günler ve haftalar yaşanılıyordu.

Bu esnalarda İngiltere ile Fransa Çanakkale Boğazına gelip dayanmışlardı. Harbe girmesine ihtimal verilmeyen Türkiye mevcudiyetinin müdafaası için ayaklanmış, Boğazı kapatarak hudûdlarını müdafaaya azm etmişti. İngiliz-Fransız donanmasına yol verilmiyordu. Bu donanma uzun boylu istihzarattan sonra 18 Mart 1915 de mağlubiyetle neticelenen taarruzunda büyük zayiat ile boyunun ölçüsünü aldı ve çekildi. Müşterek donanmanın bu mağlubiyeti bütün dünyada büyük bir tarraka ile aksendaz oldu. Demek ki Boğazların geçilmemesi ihtimali de varmış!

Bu neticeden en ziyade Rusya’nın ve Rusya dolayısıyla da diğer İtilaf Devletlerinin büyük bir endişe ile müteessir olduklarını izaha hacet görülemez. Boğazlar geçilememekle İtilafın hesabı esasından altüst oluyordu. Rusya’nın bol bol silah ve mühimmata şiddetle, kat’iyetle ihtiyacı vardı. İngiltere ve Fransa Rusya’nın imdadına yetişememek neticesinde planlarının suya düşmesi ihtimali ile en ciddi bir sûrette karşılaşıyorlardı. Binaenaleyh Boğaz taarruzu denize karayı da zamm etmek sûretiyle muhtelit bir şekilde tekrar edildi. Ve işte umûmî harbin en müdhiş bir müsaraası da bilhassa ikinci Boğaz taarruzunun aylarca devam eden bu muhtelit safhasında cereyan etti.

Bizim kafi müdafaa vasıtalarımız yoktu. Müdafaa vasıtalarımızın gerek kemmiyyeten gerek keyfiyyeten azlığını anlatabilmek için bunların kifayetsizliğini söylemek bile bilmem ki maksadı ifadeye kafi midir? Karşımızda en büyük iki devletin müşterek donanması her çaptaki bütün toplarını Gelibolu Yarımadasının beş on karışlık bir sahasına tevcih ve teksif eylemişti. Adanın irtifalarını aşan büyük gülleler beri tarafta şehirler yakıyor, kasabalar yıkıyordu. Düşman Kilidülbahir’den Anafartalar’a kadar sahilin tutunulabilinecek yerlerine çıkmış denizli karalı cehennemî ateşleri ile kıyametler koparmaktaydı. Her gün, hatta günde birkaç defa, bazen günde sekiz on defa tekrar eden taarruzlar ve mukabeleler biri diğerinden daha dehşetli haşır ve neşirler halinde tevali ediyordu. Yirminci asrın insan öldürmek için ortaya koyabildiği ne kadar keşif ve ihtiralar varsa, hepsi Gelibolu Yarımadasının o daracık sahil ve sahasında hadsiz hesabsız bir mebzuliyetle karşımıza getirilmiş, üzerimize tevcih edilmişti. Düşmanın bu mebzul ve mükemmel techizatına karşı bizim topumuz, mühimmatımız, hatta tüfeklerimiz nakafi tabiri ile ifade edilemeyecek kadar noksandı. Adeta hiçti. Bin mermiye bir mermi!.. Fazla olarak düşmanın tahtülbahirleri Boğazdan geçerek yegane nakliyat yolumuz olan Marmara’yı da kesmişti. Binaenaleyh Çanakkale müdafaasını takviye eylemekliğimiz ancak müşkilât ile ve zayiat ile vuku bulabilirdi. İşte Türk ordu ve donanması Çanakkale’nin denizinde ve karasında aylarca devam eden bu cehennemî harbde en ziyade süngüsüne ve sinesine istinad etmek sûretiyledir ki galib ve muzaffer çıktı. En büyük iki devlet aylarca uğraşarak nihayet kahkarî ric’atı kabul etmek ıztırarında kaldılar.

Bu sayededir ki Bulgaristan tereddüdüne nihayet vererek İttifak-ı murabba saflarında harbe girmiş ve Sırbistan ortadan kaldırılarak Berlin-İstanbul yolu açılmıştır.

Bu sayededir ki Rus ordularına darbeler indirilerek Çarlığın sukûtu ihzar edilmiş ve İtilaf aleminin Moskof kuvvetine müstenid olan en büyük ümidi baltalanmıştır.

Dünyada muvaffak ve galib hiçbir müdafaa gösterilemez ki Çanakkale müdafaası kadar mühim ve muazzam olsun. Çanakkale müdafaası bütün tarihin ve bilhassa şu umûmî harbin en büyük vakıasıdır. Bir vakıa ki bu cihanşümul cidalin tali’ini tayin eylemiştir.

YUNUS NADİ

 

ÇANAKKALE AZMİ KARŞISINDA İNGİLİZLER

Kışın son günlerinin birinde bir sabah gündüzün velvele-i mesaisinden bîtab kalan vücûdlarını dinlendirdikten sonra dâire-i faaliyetine giden vatanın cevval evlatları âni ve heyecanlı bir haber duydular: Kudret-i harbiyesi ile dünyayı titretir zannedilen İngiliz donanması Çanakkale istihkamatını bombardıman etmiş.

Kalbleri endişe-i vatan ile çırpınan ve fakat Çanakkale’nin vaziyet ve vesait-i tedafüiyyesine vakıf olmayan her dimağ, mebhut ve endişeaver bir nazar ile kalbindeki heyecan tereddüd ve teessüre tercüman olmak istiyordu. Her dakika-i zaman müellim bir devre-i hayatı tanzir ediyordu. Artık en kavi bir düşman Türklüğün kalbine  mağlub olmaz donanmasıyla bir darbe-i memat indirmeye azm etmişti. Evet ebedîyyen ölmek veyahut ebedîyyen yaşamak haklarını ayıracak bir devre-i imtihan hulul etmiş bulunuyordu. Felaket ve heyecan zamanlarında ezelî bir metanet ve itidal gösteren millet, ordusuna, donanmasına karşı beslediği itimad ile vekayie sükunetle intizar ediyor, düşmanın kudretini düşündükçe müdafaanın pek yükselecek şerefini ve bu şerefin âti-i memlekete temin edeceği paye-i refî’i düşünerek göğsünü vakurane şişiriyordu.

Kahraman Osmanlı askerinin Kafkas hudûdunda Ruslara indirdiği tokatlar ile sersemleşen Çar hükümetinin istimdadına, kanal boyunda görünen Osmanlı dilaverlerinin darbe-i tehdidinden endişenak olan Mısır’daki İngiliz kuvve-i askeriyesinin feryadına yetişmek emelini besleyen İngiliz-Fransız şura-yı harbi muazzam İngiltere’nin mütekebbir amiralliğine müracaat ediyor. Çanakkale’nin zorlanmasını istiyor ve “Her ne sûretle olursa olsun bir emr-i vaki ihdası lüzum ve ihtiyacını”[1] bildiriyor.

İngiliz amirali harbden, harbin bütün ağırlıklarından usanmış olan halkın sızıltılarına bir çare olur ümidiyle taarruzu kabul ediyor. Hücûm planlarını hazırlıyor. Her zaman iğfale muvaffak olduğu Fransızları bu sefer de hilekarlığına esir ediyor.

Şark Filosu kumandanı Amiral Karden telakki ettiği emir mûcibince hazırladığı projeyi Kânun-i sâninin on birinde İngiltere Bahriye Nezaretine bildiriyor. Hedef-i taarruz:

1.Çanakkale dahilindeki müdafaa mevzilerinin tahrîbi.

2.Boğaz dahilinde harekat-ı harbiyede bulunmak. Bu sûretle Kefez Burnundaki tabya da dahil olduğu halde müdafaa mevzilerini tahrîb ve Boğaz’ın dahilini torpillerden tathir etmek.

3.Naros[2]’da bulunan istihkamatı ıskat etmek.

4.Marmara Denizine Türk filosunu tahrîb edecek derecede bir kuvve-i harbiye sokmak ve bu sûretle Türk payitahtına hakim olarak şark ve garb cepheleri arasında turuk-i muvasala-i bahriyeyi temin etmek.

Olduğunu anlatıyor.

İngiliz filosundan 19 Şubat harekat-ı bahriyesini icraya memur edilen kısım, Amiral Karden’in râkib olduğu İnfileksibıl drednot krüvazörü, Vencans, Triumph, Kornvels, Bouvet, Goluva, Sufren zırhlıları ile krüvazörlerden ve torpido ve botlardan ibaretti.

İstihkamat-ı hariciyenin sukûtuna memur edilen bu filo tarz-ı âti üzere tevzi edilmişti:

Triumph zırhlısı Helas Fenerinin karayel istikametinde 9500 yarda mesafede ahz-i mevki edecek ve Ertuğrul İstihkamına taarruz eyleyecek, İnfileksibıl zırhlı krüvazörü 1200 yarda mesafeden Seddülbahir tabyasına ateş açacak ve Triumph zırhlısının ateşini idare edecek. Sufren ismindeki Fransız zırhlısı Kumkale istihkamının kıble-lodos istikametinde 9500 yarda mesafede durarak mezkur istihkamı hedef ittihaz eyleyecek, Vancans zırhlısı da Orhaniye tabyasının batı-lodos istikametinde ve 9700 yarda mesafede ahz-i mevki ederek Orhaniye tabyasını ateşi altında bulunduracak ve İnfileksibıl zırhlısının endahtını tanzim ve kontrol edecek.

Bu sûretle tevzi edilmiş olan sefain-i harbiyenin kablezzeval sekizden ba’dezzeval üçe kadar devam eden şiddetli ateşleri neticesinde kılâ-ı hariciyenin iskan edildiğini zan ve hayal eden düşman medhale sokulmaya teşebbüs ettikleri zaman Ertuğrul, Orhaniye ve Seddülbahir tabyalarının müessir ateşlerine maruz kaldı. Ve uğradığı zayiat-ı azimeyi daha tali’li bir zamanda telafi etmek için saha-i harbi terk etti.

Efkar-ı umûmîyeyi böyle mühlik bir teşebbüse alıştırmak isteyen İngiltere rical-i hükümeti matbuat-ı mahalliyeye bu zeminde makaleler yazmasını ihtar ediyor ve bu ihtara tebeiyet eden Times gazetesi 22 Şubat tarihli nüshasında yazdığı bir başmakalede mütalaat-ı âtiyeyi yürütüyor: “Çanakkale Boğazı haricindeki istihkamatın Cuma günü müthiş bir İngiliz-Fransız kuvve-i bahriyesi tarafından bombardıman edilmesi pek mahuf fırsatların başladığına alamet gibi görünüyor. Çanakkale Boğazına icra edilecek bir Hücûm birinci derecede haiz-i ehemmiyet olacak ve istihsal edilecek neticenin tesirat-ı müdhişesi süratle şark ve garb ana cebhelerinde his olunacaktır.

Rusya’nın vaziyet ve mevkiini, bir dakika için nazar-ı dikkate alınız. Vâsi bir imparatorluk, fazla mahsul. Mamafih her bir maksad için alem-i haricî ile Almanya’dan daha ziyade tecrid edilmiş seferber bir kuvvet.

Karadeniz’e ulaşan yol Çanakkale ve İstanbul Boğazları ile mahdud. Rusya kementler içerisinde. Bu kementleri kırmaya muktedir olacak olan Kuvâ-yı İ’tilafiye Rusya’ya muavenete mecbur ve vazifedardır. Serbest bir yol temin edildiği sûrette ihata ve idrak edilemeyecek derecede kesir menfaatler Odessa’ya doğru akacaktır. Buğday ile mahmul gemiler harice gidecek ve Rusya’nın müftehir olduğu levazımı taşıyan sefain-i ticariye Karadeniz’e bîfütur geçecektir. Mütereddid bir vaziyette duran Balkanlılar ile diğer bîtaraflar üzerindeki tesirler derakab semeresini gösterecek ve son zamanlarda Ruslara karşı icra edilen Alman harekat-ı askeriyesinin tevlid ettiği nüfuzlar aksi tesir hasıl edecektir.

Husulpezir olduğu sûrette İstanbul’un sukûtu Türk taarruz ve tecavüzünün ba’dema mefluc bir hale uğramasını temin eyleyecektir. Türkler kalbgahlarına indirilecek bir darbeden sonra kat’iyen yaşayamaz. Bu sebebden Çanakkale bombardımanı şayed Kuvve-i İ’tilafiye bunu mantıkî bir sûrette reside-i hitam edebilirse, bu yakınlarda pek aşikar olan harbdeki mahrumiyetlerin hayaline şimdiden teması ihtiva eylemektedir.”

Artık İngilizliğe has bir gurur ile yazılan bu satırlar karşısında çelik bir kale kudretini gösteren Çanakkale’nin kahraman müdafileri düşmanın gittikçe artacak kudretine ve arttıkça daha şiddetle kırılacak gururuna karşı bîfütur âtiye bakıyor.

19 Şubat taarruzunda Osmanlı istihkamatının tufan mermiyatına karşı gelemeyen bu gemiler, Amiral tarafından kuvve-i ihtiyatiye olmak üzere terk edilerek İngiltere filosunun en yeni ve zinde bir rüknü olan Quinn Elizabeth süper drednotu ile Agamemnon, İrrezistibıl, Goluva zırhlıları ikinci taarruz için tefrik edildi. Ve havanın müsaid olması şartıyla bu taarruz Şubat’ın yirmi beşine ta’lik ve tehir edildi.

Bu sefer Quinn Elizabeth, İnfileksibıl zırhlısının mevkiinde durarak aynı mesafeden Ertuğrul ve Seddülbahir istihkamlarına, Goluva zırhlısı Sufren’in bulunduğu istikamette ve Kumkale’den 6500 yarda mesafede bulunarak Kumkale ve Ertuğrul tabyalarına, Agamemnon zırhlısı Goluva’nın batı istikametinde 9000 yardadan Ertuğrul istihkamına ve İrrezistibıl zırhlısı da Helas Fenerinin garbında Orhaniye tabyasından 11000 yarda mesafede durarak Orhaniye’ye ateş edecekti.

Bu sûretle tevzi edilmiş olan Düşman sefain,i harbiyesinin iki buçuk saat devam eden şiddetli bombardımanına karşı istihkamat-ı hariciyenin müessir mukabeleleri Agamemnon zırhlısını fena halde rahnedar etti. Ve Goluva’nın aldığı isabetler ile müteadid defalar hatt-ı harbi terk etmesine sebeb oldu. Quinn Elizabeth himayesinde olarak ilerlemek isteyen Vencans, Korn Vols sefineleri Orhaniye istihkamına ateş açmak istedi. Muhtelif fasılalar ile devam eden yedi saatlik bir bombardıman karşısında sebat ve metanet gösteren Türk askerinin besaletkârâne hareketini düşman yazarken “Yedi saat bir top ateşi karşısında bunaltılmış ve fakat şan ve şerefleri hiçbir sûretle nakîsedar edilememiştir” tarzında takdirlerini itiraf ve ibzaldan geri durmamıştır.

İstihkamat-ı hariciyenin hasarzede olmasından istifade etmek isteyen düşman geceleyin Vencans, Albiyon ve Majestik nam süfün-i harbiyenin himayesinde olmak üzere torpil sahasını taharrî etmiş ve bu sûretle ilk defa olarak Boğaz medhaline girebilmiştir. Sefain-i mezkure Asya sahilinde bulunan istihkamat-ı Osmâniye ile Dardanos tabyasına ateş etmeye ictisar etmişse de Osmanlı bataryasının, alelhusus Dardanos’un helakaver mermileri ile sahne-i harbi terk etmiştir.

Martın birinci günü Triumph, Oşin, Albiyon sefain-i harbiyesi alettekrar Boğaz medhaline girerek Dardanos tabyasına ateş açtı. Aynı zamanda dört Fransız süfün-i harbiyesi de Muarız Körfezinde Bolayır istihkamına endaht icra etti. Bu taarruzlarını Martın ikinci ve üçüncü günlerinde de tecdid ettiyse de her taarruzunda akamete mahkum kaldı.

Filo amirali kendisini daima bîhuzur eden küçük topları tamamıyla iskat etmek emeliyle Martın dördüncü günü Seddülbahir ve Kumkale’ye birer müfreze-i bahriye çıkarmaya muvaffak oldu. Kumkale’ye çıkan müfreze-i askeriye gördüğü mukavemetten dolayı 25 mecrûh, 19 maktül, 3 kayıp ile güç hal gemiye dönebildi. Bu harekata iştirak eden bir düşman zabiti yazdığı bir mektupta Türklerden bahs ederken “Sağlam tek bir hane kalmamak üzere Seddülbahir ve Kumkale, Yenişehr’i tahrîb ettik. Fakat her harabeyi, her enkazı kendisine melce ittihaz eden Türkler bize ateş açıyor ve şerefle vazifelerine devam ediyorlardı. Düşman bizi hiç mühimsemiyor ve karaya çıkan efradımızı birer birer avlayarak ademâbâda gönderiyordu.” Terane-i itirafkârânesini kullanıyordu.

Satvet-i bahriyesine mağrur ve fakat yediği darbelerden köpüren aciz düşman, Türk kuvve-i bahriyesini âni bir sûrette avlayarak Karadeniz’de Rusların hareket-i taarruziyede bulunmasına meydan vermeyi tasmim etti. Ve bu maksad ile muhtelif tahtülbahirleri Marmara Denizine saldırmak istedi. Fakat her tuttuğu elinde kalan zavallılar gibi teşebbüs ettiği bu hareket de düşmana pek pahalıya geldi.

Muannid düşman attığı adımdan sarf-ı nazar etmek istemiyordu. Saltanat-ı bahriyesinin düçar olacağı tehlike-i zeval ve bu tehlikenin tevlid edeceği inkisar-ı nüfuz düşmana en büyük fedakârlıklara katlanmak mecburiyetini hissettirmekteydi.

Artık büyük bir hareket-i bahriyenin mukaddimesini teşkil eden küçük taarruzlar hitampezir olduğu cihetle Kale’nin kalbgahına yürümek lazım geliyordu. Martın beşinci günü Quinn Elizabeth zırhlısı ile İnfileksibıl, Prens George zırhlıları  Muarız Körfezinden Namazgah tabyasına –ki boğaza hakimdir- Mecidiye ve Hamidiye istihkamlarına ateş açtı. Boğaz dahilinde bulunan İrrezistibıl, Kanapos, Korn Vols, Albiyon süfün-i harbiyesi, Quinn müfreze-i bahriyesinin ateşlerini idare ve tanzim ediyordu. Martın altıncı günü tahrîb edildiğine kanaat edilen Mecidiye tabyasının dâire-i tahrîbi dahiline giren düşman sefain-i harbiyesinden Vencans, Albiyon, Majestik, Prens George zırhlıları Dardanos ve Soğandere bataryalarına ateş açarken Mecidiye’nin âni ve nâgehanî ateşine maruz kaldı ve pek büyük hasarata uğrayarak güçlükle geri çekilmeye muvaffak oldu. Martın yedinci günü aşırma endahta hatime veren düşman direkt endaht yapmak üzere Agamemnon, Lord Nelson zırhlılarını Boğaz medhaline soktu. Sefain-i mezkure Mecidiye, Namazgah, hamidiye bataryalarına 14000 yardadan ateşe başladıysa da Mecidiye ile Hamidiye’nin şiddetli mukabelesine maruz kaldı.

Düşman akim kalan tecavüzatlarının efkar-ı umûmîyede uyandıracağı infialat-ı müessireyi daima nazar-ı dikkatte tutarak ara sıra matbuat-ı mahalliyesiyle propağanda yapmakta devam ediyordu. Beş Mart taarruzunun neticesinden bahs eden 6 Mart tarihli Daily Telegraf gazetesinin yazdığı fıkra-i âtiye bunun pek bahir bir şahididir. “Düvel-i İ’tilafiye Kuvâ-yı bahriyesindeki dehhaş eslihanın çok zaman geçmeden, Türk imparatorluğunun makarr-ı saltanatına hükümran olacağını ümid edebiliriz. Avrupa tarih-i alemin henüz kayd etmediği bir vak’a ile karşı karşıya kalacaktır. Donanmamızın harekat-ı taarruziyesi o kadar seri bir sûrette müsaid bir safhaya dahil olmuştur ki cihan bu teşebbüs-i azimin ehemmiyetini takdir etmeden neticenin saha-i ruyet dahiline girdiğini hayretle görecek ve bu sûretle donanmamız Napolyon’un Miftah,ı âlem diye yad ettiği bu meşhur ve tarihî şehrin üçüncü faslını kapayacaktır.”

Düşman matbuatı bir taraftan efkar-ı umûmîyeyi oyalarken hükümet de havaların fenalığından naşi taarruzun birkaç gün tehir edildiğini ilan ediyordu. Bu zaman zarfında Osmanlı azm-i bülendi iskat edilen topların yerlerine diğerlerini yetiştirmiş, müterakkib-i fırsat bulunuyordu. Martın on üçüncü günü Sarı Sayflar’da bulunan Ametist krüvazörü âni bir ateş altına alındı. Mürettebatından elli kişiyi feda eden bu gemi bin müşkilât ile firara muvaffak oldu.

Fakat hükümet-i merkeziye bu facia-i hazini efkar-ı umûmîyeye 3000 tonluk bir krüvazörümüz torpil tarlasından bugün muvaffakiyetle geçti” tarz-ı muzhikinde tebliğ etti.

Hükümet-i merkeziyenin ibram ve ricasıyla kabul ettiği bu taarruzun çıkar bir iş olmadığını arîz ve amik tefekkür ve mütalaadan sonra idrak eden Amiral Karden 17 Mart tarihinde sıhhatini ileri sürerek vazifeden ayrıldı. Ve emir kumandayı Amiral Derubek’e tevdi eyledi. Amiral Derubek İngiltere Bahriye Nezaretiyle icra ettiği muhaberat-ı telgrafiye neticesinde harekat-ı bahriyeyi icraya karar verdi.

Martın on sekizinci günü hava berrak, sakin, deniz râkid idi. Güneş ihtifagahından ağır ağır yükselerek İngiliz satvet-i bahriyesinin uğradığı felaketlere şahid olmak istiyordu. Osmanlı topçuları vazifeleri başında düşmana her gün indirdiği darbeleri tekrara amade bulunuyor, her taarruza bîfütur mukabelede bulunacağını gösteriyordu. Kablezzeval onbirde düşmanın Quinn Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson, İnfileksibıl zırhlıları borda hattı nizâmında olarak boğaza dahil ve Çanakkale, Kilidülbahir istihkamlarının 13000 yarda mesafesine kadar sokuldu ve Quinn Elizabeth zırhlısı şibh-i cezire tarafında olmak üzere Kirte Köyü ile Erenköy arasına mevsul hat üzerinde ahz-ı mevki ederek istihkamat-ı esasiyeye ateş açtı. Triumph ve Suvintçer zırhlıları daha ziyade ilerleyerek Kefez Burnundaki Dardanos bataryasıyla Soğandere bataryalarını bombardıman etti. Sahildeki tekmil toplar bütün şiddetleri ile mukabelede bulundu. Muhafaza-i medeniyet namına harb ettiğini ilan eden düşman 3 Martta yaptığı gibi kavaid-i medeniye ve hukûkiyeyi nazar-ı lâkaydî ile görerek Çanakkale şehrini ateş altına aldı. İki saat devam eden müdhiş bir bombardımandan sonra toplarının kuvve-i kahiresine mağrur olan amiral, Osmanlı istihkamatının batî ve fakat emin bir tarzda ettiği mukabelelerden istihkamat-ı mezkure Kuvâ-yı asliyesinin tahrîb edildiğine kani oldu.Dost ve müttefikine bile hilekar olan İngiliz amiralliği torpil sahasına kendi sefain-i harbiyesinin sokulmaması için Fransız filosundan müfrez Sufren, Bouvet, Şarlman, Goluva zırhlılarına zevali yirmi geçe Çanakkale istihkamatının 9000 yarda mesafesine gelmesi için İngiliz filosunun önüne geçmesini emr etti.

İngiliz amiralliğinin bu şeytanat-ı fikriyesine kapılan Fransız amirali, kumandası altındaki Goluva, Bouvet, Sufren zırhlılarının uğradığı hasarı nazar-ı dikkate alarak mevkilerini ihtiyat bulunan İngiliz fırka-i bahriyesine terk etmek mecburiyetini idrak etti. Fakat mevkiini ba’dezzeval saat 1.55 de İngiliz filosuna terk eden bu Fransız müfreze-i bahriyesi esna-yı avdette Dardanos’un dane-i helakinden ve İngiliz donanmasına karşı kindar emeller besleyen bir Osmanlı torpilinin elinden kurtulamayarak şedid bir infilak neticesinde Boğazın mavi suları arasında üç dakika zarfında kaybolup gitti. 860 nefer ile yirmi dokuz zabitten ibaret olan mürettebatından ancak 71 kişi kurtulabildi.

Zaten Fransız müfreze-i bahriyesi saha-i harbi terk ettiği zaman sefain-i mevcudesinin üçte ikisi muhârebe edemeyecek bir hale gelmişti. Düşmanın da itiraf ettiği vechile Bouvet zırhlısı Osmanlı toplarının müessir on beş isabetine uğramış, Sufren on dört dakikada on merminin infilak-ı müdhişiyle yanarak firar etmeye muvaffak olabilmiş, Goluva zırhlısı da batarcasına bir halde Tavşan Adalarına baştankara edebilmişti.

Bouvet’nin garkı düşmanı daha ziyade iğzab etti. Boğazdan içeri giren İngiliz fırka-i bahriyesi Kepez-Kefez Burnu hizasına gelerek ba’dezzeval 2.30 da bombardımana başladı. Dardanos ile Soğandere bataryaları ve Kilidbahir ile Çanakkale civarında bulunan toplar şiddetli bir sûrette mukabelede bulundular, artık düşman bir zafer hayal ediyordu.

Fakat azm-i metin ile hareket eden Osmanlı efrad-ı askeriyesi aleddevam toplar ve serseri torpiller ile düşmanın âmalini akim bırakıyordu. En nihayet ba’dezzeval dörtte İrrezistibıl zırhlısı Boğazın menatık-ı muhtelifesine dökülmüş olan torpil tarlasına düştü. Müessir ve müdhiş bir infilak ile hatt-ı harbi terk ederek Boğaza doğru batî bir süratle gitmeye başladı. Ve bir müddet sonra battı.

Düşman hayal ettiği kaşane-i âmalinin hüsran ile sukût ettiğini gösteren bu enkaz-ı tarümara matemengiz ve müteessirane bakarken ikinci bir gemi Oşin zırhlısı ba’dezzeval altıda müdhiş bir tarraka-i felaketnümun ile Boğazın suları arasında kayboldu. Bunların mürettebatını kurtarmaya gelen bir torpido, tali’inin Osmanlı topları ile ihzar ettiği akıbete kavuştu. Sefain,i harbiyeyi sahilde mestur topların iz’acatından muhafazaya memur olan diğer bir torpido da Osmanlı mermisinin isabet-i müessiresiyle a’mak-ı bahre gömüldü.

Uğradığı felaketlerin acısını çıkarmak isteyen amiral, büyük sefain-i harbiyeye müracaat etti. Fakat sahilin nukat-ı muhtelifesinde Türk azim ve himmetinin lâyemut eserlerini canlandıran kahraman askerlerin idare ettiği ağır toplar, dünyanın bu mağrur milletinin istinad ettiği drednotlara da lazım gelen dersi vermekte gecikmedi. Quinn Elizabeth süper drednotu müteaddid isabetler ile rahnedar edilmiş, Agamemnon hatt-ı harb sefinesi de hasarat-ı azime ile bulunduğu mevkii terk etmek mecburiyetinde kalmıştı. En nihayet akşam üzeri Fokland Galibi (!) İnfileksibol drednot krüvazörü serseri torpillerden birine çarparak batmak tehlikesine maruz kalmış ve bin türlü meşakkatle, kırık bir abide-i hicalet şeklinde kaçabilmişti.

Bu sûretle pürümid ve emel gelen İngiliz amirali akşam üzeri giriftar-ı elem olduğu halde avdet etti. İngiliz satvet-i bahriyesi bu günden itibaren şevket-i musahharasını kaybeden bir yıldız gibi uful etmeye başladı. Fakat Boğaz bekçileri saltanat-ı islamiyenin harim-i rûhuna öldürücü darbeler indirmek isteyen düşmanlarına karşı yine aynı azim, yine aynı metanet, aynı hahiş-i harbcuyane ile vazifesinde duruyor ve düşmanlarının gurur ve azametini ebedîyen kırmak ve yükselmek için aynı kahramanlık ve bütün dünyaya Türk hakk-ı hayatını ilan eder bir zindegî ile bekliyordu. Çünkü düşmanı ezmiş kahır bir galib mevkiinde idi.

HÜSAMEDDİN



[1] İngiltere Bahriye Nezaretinin çektiği telgraf.

[2] Boğaz’ın Kilidülbahir ile Nara arasındaki kısmıdır.

20/7/2008

ÇANAKKALE (YENİ MECMUANIN FEVKELADE SAYISINDAN ALINTILAR ) 6

TAHLİYE

Anafartalar muvaffakiyetsizliği üzerine Boğazın kara tarikiyle de teshir edilemeyeceğine kanaat hasıl edilmiş ve daha Eylül ayı zarfında şibh-i cezîrenin tahliyesi Londra’da mevzû-i bahis olmaya başlamıştı.

Vaziyeti mahallinde bîtaraf bir nazarla yakından görüp anlamak ve kat’i bir hüküm vermek maksadıyla 28 Eylülde General Hâmilton geri alınarak Bahr-i sefîd kuvve-i seferiyyesi başkumandanlığına General Sör Çarls Monro tayin ve i’zam kılındı.

Mûmâileyh, tanzim ettiği raporda kuvve-i işgâliyenin manen ve maddeten kudret-i tecavüziyesi kırılmış ve orduyu bulunduğu vaziyet-i mahkûmeden kurtarmak gayr-i mümkün bulunmuş olduğu, ordu yeniden sarf edilecek fevkalade  fedakârlıklarla şibh-i cezîre dahilinde ilerlemeye muktedir olsa bile yine maksadın istihsal edilemeyeceğini, İstanbul’a yürümek cihetinin ise asla mevzû-i bahis olamayacağını bildirdi. Kendisine bu kadar büyük ümidler rabt edilen teşebbüsat-ı azîme-i askeriyenin bu sûretle mahkûm-i iflas olduğu haberini pek de beklemeyen İngiltere zimâmdârân-ı umûru, kanaatlerini tevsik için harbiye nâzırı Lord Kiçner’i Mondros’a i’zam etmek mecburiyetinde kaldı.

Hakikatı re’yülayn müşahede eden Lord Kiçner bu sergüzeştcûyâne teşebbüsde devamın büyük bir müttefikîn kuvvetini boş yere mahv etmekten başka bir şeye yaramayacağını ve bu kuvvetin bakiyyetüssüyûfunu kurtarmak da bir kar olacağını düşünerek tahliye fikrini kabul ve teyid etti.

Müttefikler bütün ümid ve emellerini Eceabat yarımadasının yalçın sahillerine Adalar denizinin mavi sularına bir hüsran-ı müebbedle gömerek şibh-i cezîreden savuştular.

28 Kanun-i evvelden sonra şibh-i cezîrede elîm mağlubiyetlerinin hazin ve tarümar bekâyâsı kalmıştı!

5 Mart 334

KEMAL BEHİÇ

 

 

 

 

 

ÇANAKKALE’DE İNGİLİZLERİN “AE2” NUMARALI TAHTÜLBAHRİNİ GARK EDEN SULTANHİSAR SÜVARİSİ RIZA BEY’İN DEFTER-İ HATIRATINDAN

13 Nisan 331, Pazartesi

Şirketin 38 numaralı vapuru Rumeli tarafından Gelibolu’ya doğru iniyordu. Hava güzel ve yas kadar sıcaktı. Güvertede soyunmuş dökünmüş askerler davul zurna ile oynuyorlardı. O askerler ki yarın Kale’de düşmanı karşılayacaklar, belki çoğunun rûhları bu ebedî maviliğe karışacaktı. Vapur Marmara’nın, mavi ve zümrütlü dağların çerçevelediği bu mavi cennetin ortasında, mütevekkil ve münezzeh bir gönül gibi bir tarafa yaslanmış, geçtiği sulara inci ve nur döşeyen çarkları onların bu masum cümbüşlerini ahenkleyerek ilerlerken kaptan kulesinden bu bahar güneşinin altında rüzgarlana rüzgarlana Çanakkale ufuklarına koşan bu şetâret bezmini samimi bir tecessüs neş’esiyle takib ediyordum.

Her kaptan az çok bir deniz şairidir. Mavi enginler, daima bu hayallerin aşina ve davetkarıdır. Dalgalar, billur çırpıntılar, fısıltılı kumsallar onlara ahenk ve kafiye söyler. Bütün yıldızlar bize mahrem, en renkli ve altınlı tulûlar bizim, en haşmetli gurublar bizimdir. En nurlu mehtabların füsun ve hülyası bizim başımıza yağar, pusulalarımızın önüne cennet yolları serer. Bir denizciye bu kadar rûhu yumuşatan, hassasiyeti incelten ihsanlar biraz çoktur diyeceksiniz. Fakat kapkaranlık geceler, ölüm uluyan fırtınalar, bir gayya siyahlığıyla açılan korkunç dalgalar da bizimdir... Biz mezarımızın üstünde gezdirdiğimiz hayatımızı şiir ve hülya ile süslemeyi biliriz. Şiir ve hülya, altımızdaki mezarı örten, bize onu gizleyen, unutturan çiçeklerdir. İşte bizi biraz fazla neş’eli ve kahkahacı eden felsefe. Onun için her kaptan biraz şair ve her bulunduğu ufkun kalbi olan kulesi ona hücre-i sanattır.

Bu mübarek Türk denizinin Nisanını teneffüs ederken benim ve ebedîyyen benim olan bu güzellikler kaynaşan muhit karşısında bir gurur hissiyle doluyordum. Sonra kaderin bu kanlı imtihana hayat ve ebedîyeti namına davet ettiği Osmanlılığın cesur ve mütevekkil evlatlarını bu davetin şitab ve icabet yolunda bu kadar mes’ûd ve pervasız görmek beni ifade edilmez hisler, düşünceler içinde taşırıyordu. Sultanhisar’ın mütevazi kulesinde bu taşkın ve mukaddes istiğrak dakikaları geçiverdi. Fakat gemici teyakkuzum, ihtiyarsız vazifesine devam ediyormuş. Beni daldığım hisli yollarda yalnız bırakmıyor. Arkadan sıyanetkar bir takib ile geliyormuş. Birden bire uzakta denizin gümüşlendiği bir noktasına işaret etti. Oradan geniş bir nefesini almak isteyen bir balık gibi bir torpido dışarı atılmış, sular üzerinde sekerek vapura geliyordu. Hemen otuzsekizi haberdar ettim. Sanki bir bahar ormanı üzerinden bir doğan geçmişti. Davul, zurna, türküler ve kaşıklar her şey sustu. O doğru birmanevra ile kurtulmuştu. Ve ben, bu mavi cennette yaşayan masum adamların saadetini zehirlemeye gelen bu şeytanî düşmanı boğmaya koşuyordum.

Denizin tılsımlı, laciverd mantosuna bürünmüş, görünmez düşmanı bulmak için akşama kadar denizleri alt üst ettim. Yoktu, bir görünmeye cesaret edemiyordu.

Rumeli kıyıları esmerleşmişti. Gelibolu’nun gam ve düşünceler ilham eden akşam gölgelerine sokulmuş temiz ve vuzuhlu manzarasının hüzünlü bir güzelliği vardı. Anadolu’nun alnı, güneşin altınlarıyla henüz aydındı. Dalgalar artık mor ve eflatundular. Bu akşam güzelliklerini temaşadan, bu temiz ve hayatlı havayı teneffüsden düşmanları mahrum bırakmak, onları mahv edememek ye’si yanında küçük bir teselliydi.

Şikarsız ve nevmid bir akşam oldu. Güneş hasretli Akdeniz’in kararmış sularına gömülürken rûhumda müzdad bir kederle ondan, bir gün bu dalgalara, gecelere bürünen esrarlı düşmanı  bir dakika karşımda göstermesini rica ediyordum. Ve o, kocaman altın başını ufkun parlak atlaslarına koyarken geniş ve aşikar bir tebessümle va’d ediyor gibiydi.

16 Nisan, Perşembe

Üç günden beri Maydos ile Çanakkale arasında tahtülbahir tarassud ediyorduk. Sultanhisar, dumanları uzun ve sevdâvî saçlar gibi uçarak iki sahil arasında ağır ağır nazlı ve hıraman dolaşıyordu. Uzaktan belki suların arzusuna bırakılmış bir keyif vapuruna benzetilirdi. Etrafımızda harbi hatırlatacak hiçbir manzara yoktu. Yalnız Maydos, dört gün evvele kadar bir inci sırasıyla dizilen beyaz evleri  tulûlara sedef tebessümlerle uyanırken şimdi yanmış, yıkılmış, mezardan çıkmış bir çene sırıtkanlığıyla harbe, ölüme timsal oluyordu. O beyaz Maydos üzerine çöken bu siyah ve harab sükûttan biz on iki Nisan vahşet-i faciasının vaveylalarını hala duyuyorduk. Maydos, şefkat ve insaniyet, imdad ve huzur manalarıyla çırpınan hilal-i ahmer bayraklarının gölgesinde, bu hayat ve hürriyet mücadelesinde düşen yaralılarımıza penah oluyordu. Beşeriyetin ihtiraslarla kan bulanmış gözleri buraya çevrilince rahmanî bir lem’a ile duyulacaktı. Bu maddi ufuklardan yalnız hür ve müsterih bir teneffüs temini uğrunda mevcudiyeti kan sızan bir milletin o beyaz bayraklar altında ıztırablarına sükun ve teselli saran gençliğine her kalb hürmetkar olacaktı. Fakat İngiliz tayyareleri bu hastahaneler üzerine zulüm ve vahşet yağdırdılar. İngiliz gemilerinin cinayetkar topları, yaralı evlatlarını göğsüne basmış bir valide kudsiyetiyle sahile uzanan bu beyaz kasaba üstüne volkanlar kustu. Orada kıyametten bir saat geçti. Bu kıyamet kasırgasının gökleri sarsan velvelesi içinde ne kadar hasta teneffüsler dindi, ne kadar yaralı feryadlar sustu.

Biz gemimizle bu İngiliz şaheseri karşısında idik. Yumruklarımız sıkılmış, çeneler kilitli, insaniyetin en bedbaht gözleriyle medeniyetin bu kızıl çehresini hakiki hatlarıyla gördük. Sonra ve enkaz altından bize haykıran aciz insaniyetin acı sesine koşmuştuk.

O akşam gönlümüz yaralı ve yorgun, Akdeniz’in uzaklarına kan ağlayan bir gurubla Maydos’dan bu sabah evlatlarının huzurundan müsterih ve tesellili validenin artık kül ve mezar olan beyaz hanümanından ayrılırken hepimizin kalbinde muzlim bir kin ve intikam köpürüyordu.

Mehtablı geceleri, Boğazın zemzemeli suları üzerinde ay önümüze müzehheb ve emelli yollar açıyordu ve enginde nurdan esatîri bir etek gezinirdi. Fecre doğru ayın ziyaları sahillerden, koylardan, enginden toplanarak bir noktadan kaynaşırdı. O zaman, altın postu üstünde esatîrî güzelHelle’yi hatırladım. Helle’yi bir daha iade etmeyen bu tarihi cereyan asırlarca onun hazin yadıyla akmıştı. Fakat Türk saltanat ve istilasını Rumeli’ye geçiren Şehzade Süleyman Paşa’nın ümid ve zafer yüklü sallarına yâr ü yoldaş bu deniz artık dalgalarında fahr ü mübahat çağlayan bir ahenkle Türkün i’tilâ fesanelerini enginlere, tarihlere, tepelerine bir mübhemiyet sarmış sisleri içinde 5 Martın mahûf gulguleleri, sularının reşaşelerinde bize tarihi söyleyen sesler veriyor, rüzgarları ne kadar bizim rûhlarımızla meşbû, ne kadar bizim mefahirimizi fısıldayan terennümlerle dolu idi. Mehtablardan düşmanın istifade etmesini bekliyorduk. Fakat üç gün üç gece Sultanhisar’ın güvertesinde harbin telaşlı şetâretini uyandıracak bir hadise olmamıştı.Biz, biraz deniz ve ihtisasata kanmış, fakat bu gizli düşmandan tecessüs ve gayzımızı tatmin edememekten mütevellid bir boşlukla hala sahilden sahile seyr ediyorduk.

17 Nisan 331, Cuma

Sabaha karşı bizim yerimize vazife almaya gelen torpidoya yanaştım. Bize doğruca İstanbul’a avdet emri gelmişti ve arkadaşım, dün yolda geçirdikleri  bir harb hadisesini haber veriyordu.

Dün akşam Karaburun önlerinde bir tahtülbahre tesadüf etmişler, aralarında yarım saatlik bir muhârebe olmuştu. Fakat gurub düşmanı ellerinden kurtarmıştı.

Kamarasının tepesinden sızan ilk sabah aydınlıklarıyla hoş bir imtizac yayan sigarasının bol dumanları arasında bunu anlatan sesinde nasıl heyecanlı bir telehhüf vardı. Onu dinlerken fikrime bir tasmim koyuyordum. Dönüşte onların bahtsız geçtikleri sulardan gidecektim ve o tahtülbahri henüz Marmara sabahının baharına doymamış, güneşli bir hava ihtiyacı içinde bastıracaktım. Bu tasmimin azmiyle meşgul, onu lâkayd dinler görünürken birdenbire kalktım. Arkadaşımın elini kuvvetle sıktım. Ve her halde latifeye benzemeyen bir sesle, “Biz kalkıyoruz, onu arayıp bulacağız. Batırıp geleceğiz” dedim. O dakika kalbinin ilhamlarına bir az mağrur bir kahine benziyordum.

Gün doğuyordu. Ufukları bir gâze gibi saran beyaz, nurlu bir sis vardı. İlk ziyalar bu beyaz sis tülü üzerinde ince altın nesicler yapıyordu. Hava sakin ve sissiz, deniz durgun ve suskundu.

İstanbul’a dönüyorduk. İkinci kaptan, yanımda, gemiye her zamanki kısa yolu tayin ediyordu.

“Sultanhisar başka yollar arıyor” dedim. Başını kaldırdı, maksadı gözlerimde aradı. Orada istediği manayı bulmuştu ki yüzünde bir sevinç gülümsedi.

Ekseriya düşman tahtülbahirlerin dolaştığı bildirilen mevkileri arayarak gidiyorduk. Karaburun hizalarında idik. Erdek Körfezine ve Adaların arasına girerek o suları tarayacaktım. Uzaktan Marmara Adası şimalinde sisler arasında hafif bir gölge belirdi. Varda bandıranın “Ufukta bir tekne var!” sedası Sultanhisar’ın bütün kulaklarında çınladı. Mürettebatın şahin gözleri bir noktaya dikildi. Olanca süratimizle o cihete doğru seyre başladık.

Bahar sislerinin verdiği nikisar ile bu tekne denizin üstünde heyulaî bir cesametle görünüyordu.

Bizim o tarafa Hücûmumuzla teknenin alçalması ilk ümid oldu. Dürbünlerin saha-i ru’yetine girince bütün ağızlardan “Tahtülbahir, tahtülbahir!” avazı fırladı. Her halde Kristof Kolomb’un ilk karayı gören tayfaları bundan daha büyük bir meserretle bağrışmamışlardı.

Toplar, torpidolar hazır, makineler olanca kudretini sarf ediyor, ufacık Sultanhisar bir an evvel şikarını yakalamak için bir atmaca gibi süzülüyordu.

Saat 8

Dakika 20

Topumuzun saha-i tesirine girmiştik ki koca tekneden hiçbir eser, bir iz kalmamıştı. Güneşle yıkanan Marmara’nın müstehzi boşluğu ortasında idik. Bir müddet güvertede düşmanı kaçırdığına mahzun asabi bir sükût oldu.

Saat 8

Dakika 40

Küçük bir Türk gemisinin belki bir az nümayişkar tehdidiyle bütün sulara gömülü kalmak, gurur ve ihtirasına bütün dünyayı esir etmek isteyen bir düşman için ölçüsüz bir ayıp olurdu. Bir de bu kadar fâik vesaitine rağmen bir daha görünmemesini meslek namına hiç affetmezdim.

Her halde o sahalarda tekrar çıkmasını ümid ettiğimden atması melhuz torpidosundan gemimi sıyanet için turlar yaparak taharrîyatımızda devam ediyorduk.

Birdenbire sancak tarafımızda iki bin metre mesafeden periskopu göründü. Hemen üzerine Hücûmla “Periskop üzerine ateş!” emrini verdim. Gayet seri atılan mini mini toplarımız henüz dördüncü mermisini hediye etmişti ki periskop içeri alındı.

Sancak topu nişancısı Edremitli Ömer Onbaşının attığı iki mermide isabet tarassud olunmuştu.

Dalan tahtülbahre karşı icab eden manevrayı yapıyordum. Periskop tekrar bin beş yüz metreden yavaş yavaş sath-ı bahre çıkmaya başladı. Tabii Hücûm ve süratli ateşle karşıladım. Bu esnada bize bir torpido atmıştı. Hemen manevra yaptım. Torpido kıç tarafımızdan bir kuduz köpek gibi gayızlı köpükler saçarak kör ve şuursuz kafasının aldığı istikamete hüsranını götürdü.

Düşman yalnız müdafaa değil, aynı zamanda taarruz fikrinde idi. Biz şimdi daha kinli ve daha savletkar olduk.

Birincisinin isabetsizliğini görerek şaşıran düşman ikinci torpidosunu hedefinin cihetini tayin etmeksizin atmış olmalıydı ki bizden pek uzak geçti.

Saat 9

Dakika 45

Kahhar isabetlerle hedefini bulmakta yanılmayan mermilerimizden müteessir olan düşman suyun üzerine çıkarak bizimkilerden daha büyük çapta olan toplarını kullanmak mecburiyetiyle beş yüz metre yakınımızdan müdhiş bir balina balığı çevikliğiyle sath-ı bahre fırladı ve deniz üstünde kaldı.

Kaçamayan, torpidolarıyla bir iş göremeyen düşman topları ile hiçbir netice elde edemezdi. Toplarından korunmak için ona gayr-i müsaid vaziyetler almakla beraber üzerine süratle ateş ediyorduk. Mermi ve kurşun yağmuru altında bunalan düşman topunu kullanmaya imkan vermeyeceğimizi anladı ve çaresiz yine süratle daldı.

Saat 10

Dakika 5

Neden sonra, uzakta, üç dört bin metre mesafede kulesine isabet eden mermilerin açtığı yaralardan su girmemek için kulesinin bir kısmını dışarda olduğu halde kaçmaya çalıştığını gördük. Yine üzerine Hücûm ettik. Yine toplar ateş eylemeye, isabetler tevali etmeye başladı.

Bu sefer pek ağır dalıyordu. Her halde sakatlanmıştı. Kumanda köprüsünden askere bağırdım:

-Gayret arslanlarım; düşmanın işi bitiyor.

-Yine dalmıştı.

Düşünüyordum. Mermilerimizin bir çoğunun isabet ettiği muhakkak olan tekne hala dalmasında ve seyrinde devam ediyordu. Ufacık mermilerimizin büyük ve kuvvetli olan tekneye mühim bir hasar yapmadığına zahib oluyordum. O halde?

Düşmana aman vermemek için son bir çare kalıyordu. Fakat bu, şübhesiz Sultanhisar için de tehlikeli olabilirdi. Müsademeye karar vermiştim. Bir daha çıkmasına muntazır olarak “Müsademeye hazır olun” kumandasını verdim.

Saat 10

Dakika 30

Yüze çıkar çıkmaz ikinci defa topunu isti’mâle hazırlanıyordu. Top ateşine devam ederek müsademe Hücûmuyla üzerine atıldım. Dümen kısımlarına bindirecektim; o tarafı pruvamıza almıştım.

Mürettebat müsademe paletini hazırlamışlar, alınlarında sakin ve ulvî bir vekarla müsademeyi bekliyorlardı. Topların kısa, kesik, yıldırımlı tarrakaları devam ediyor. Makineler gemiyi titreten mütehevvir gürültülerle işliyor. Sultanhisar mürettebatının azim ve heyecanından canlanmış, kükremiş gibi kendinden on misli büyük şikarı üzerine çalak ve gayızlı gidiyordu.

Biz yaklaştıkça büyüyen, yükselen koca siyah tekne şaşırmış, hissiz bir halde son dakikaya muntazır gibiydi. Bu uzun mücadele tam son ve korkunç bir darbe ile bitiyordu. Önümüzde gayet seri bir hareketle dalgalara gömüldü.

Bir kaç dakika sonra bizim pek yakınımızdan süratle denizin üzerine fırladı. Şiddetle sarsıldık. Acaba altımızdan çıkarak bizi devirmek mi istemişti.

Şimdi bir de aczin, o zavallı silahını tecrübe edecekti. Hile, baş taraftaki kaportadan bir nefer bize beyaz mendil sallıyordu. Şübhesiz bizi bununla meşgul ederken intikamını almak teşebbüsünde bulunacaktı. “Ateşe devam!” kumandasını tekrar ettim. Toplar ve mavzerler yine harb nöbetini vuruyorlardı.

Nihayet bütün mürettebat kaportalardan dışarı fırladılar.

-Hurraa! Hurraa!

Ellerinde beyaz mendiller, yukarıda güverteye dizilmişlerdi.

-Hurraa! Hurraa!

Mendil sallıyorlar, kule içerisindeki zabitan İngiliz bandırasıyla teslim işareti veriyorlardı.

-Hurraa! Hurraa! Hurraa!

Bir dakika kendimizden geçmiş gibiydik. Bu manzara karşısında benliğimizi unutmuştuk. Vazifemizin bittiği noktada şahsiyetimiz de susmalıydı. Artık biz onlara muhatab değildik.

“Denizlerin yegane hakimi İngilizler, imparatorluğunun ufkunda güneş gurub etmeyen İngilizler, memleketimizin hudûd-i tabiiyyesi denizlerdir ve denizler bizimdir, diyen İngilizler, kendilerinden büyük millet, onlardan kavi hükümet tasavvur edemeyen İngilizler Türkün fedakârlığı önünde mağlubdu. Ve Sen Corc’un muhteris haçını taşıyan İngiliz bandırası necm ü hilalin asumanî vekarı önünde sernigundu. Bu bizim şahsiyetimizin fevkinde bütün sevgili vatana raci mefharetlerdi.”

Sancak: Başlarımızın üstünde, kalblerimizin halecanlı sevinçlerini tanzir eden al çırpınışlarıyla bu zaferi Marmara’nın mavi ve mes’ûd genişliklerine yayıyordu. Gözlerim iki sıcakvecd ve teheyyüc katresiyle, bayrağının ebedî bir şaşaaya müstağrak mavi ve samimi Marmarasına ve bu sehar denizi deraguş eden kibriyaî kaderata taabbüd ve şükran hisleriyle dakikalarca mevkuf kaldı.

Tahtülbahir ağır ağır derin ve muzlim mezarına inmişti ve iki buçuk saat devam eden mücadele artık hitama ermişti. Üç zabit ve yirmi dokuz askerden ibaret mürettebatı Sultanhisar’ın güvertesine alındığı vakit miskin bir hayat içinde, nasıl oldu da böyle küçük toplu ufak bir tekneye teslim mecburiyetinde kaldıklarına hem mahcub hem de mütehayyir idiler.

Beş gün evvel otuz sekizi safdil seyranı arasında boğmak isteyen, dün arkadaşımla harbe cüret eden bir tahtülbahirdi. Tesadüf de beni arkadaşımla ettiğim vaadde vefasız bırakmadı. Bütün mürettebat bu mevkiini İngilizlerin gözümüzün önünde Maydos’a yaptıkları alçak ve kanlı tecavüze asil bir intikam bildi.

***

Narin ve semavi minareleriyle her renkten evlerinin şerefi rûhlarına munis ve şiirli izdihâmı . Yeşil serviler, mavi kubbeler arasında sancaklarıyla donanmış, bacalarından keyifli dumanlar savurarak ipek köpükler içinde uzun bir hasretin vuslatına koşuyor. Tarihin mefahir ve hatırat denizlerinde hayal kuruyordum. O derya cevelanlarına mâlikane yapan eski Osmanlı donanmalarını tahayyül ettim. Onların, zabt edilmiş düşman kalyonları, çekdirileri yedeğe takılı, küreğe vurulmuş binlerce esir bütün sahillerin hazinelerini payitahta getiren nasılmutantan ve ihtişam avdetleri vardı. Bizans ufuklarını bir Türk ve Osmanlı şehri yapan bu azametli kubbelerin çoğu büyük deniz zaferlerinin birer abidesi, Akdeniz ganaiminin semalarda ebedîyeti bulmuş birer yadigarı değil miydi? Bu düşünce serverimin kanatlarını kırmıştı. Benliğim küçülmüştü. Mahzundum. Başımın üstünde Sultanhisar’ın zafer süslerini çok görür gibi oldum. Bir hiç için kalblerimizde çırpınan bu meserretleri ne kadar manasız buluyordum. O zaman aziz arkadaşlarımın, sevgili efradımın harbde gösterdikleri fedakârlık gözümün önüne gelmişti. Onlar göğüslerinde ecdadının rûhuyla dövüşmüşlerdi. Aynı ateş ve iman ile ölüme pervasız ve hakaretli, karşı koymuşlardı. Demek ki mazi ölmemiş. Durmamış, gençliğin kanında, rûhunda devam ve tevali ediyor, yüksek ve şerefli istikballere doğru gidiyordu.

Esirleri İngiliz haysiyet ve gururundan alınmış bu nâçîz ganimeti sevgili gazi padişahımın tahtı eşiğine teslim ederken kalbimde vazifesini yapmış bir askerin derunî huzurundan başka bir his yoktu.

Müstensihi

Rabbânî Fehmi

 

 

 

TARİHTEN BİR SAYFA

 

ÜÇÜNCÜ SULTAN SELİM VE ÇANAKKALE[1]

Serhaddeki kalelerimizi ansızın ve hile ile alan Rusya’ya harb ilan edildiği günden beri büyük padişah Üçüncü Sultan Selim endişe içindeydi: İngiltere Napolyon Bonapart’a karşı Rusya ile müttefik bulunuyordu. Bâb-ı âlî’nin harb ilan etmesi Fransa’ya bir müzahir kazandırmıştı. Halbuki Karadeniz ve Çanakkale boğazlarının Rus ve icabında İngiliz harb gemileri için serbest bulunması ittifakın semere vermesi için pek ziyade lazımdı. Rus generali Mikelson daha harb ilanından evvel İsmail muhafızına gönderdiği ültimatom şeklindeki mektupta “Rusya kalyonlarının ve nakl-i edevat-ı harbiyenin İstanbul Boğazından Venedik Körfezine mürûr ile varıp gelmelerine itâ-yı rûhsat” olunması iki devlet arasında sulhün idâmesi için dermeyan ettiği esaslı şartlardan biri olarak kayd eylemişti. Türk ve Rus orduları yine karşı karşıya geldikten sonra İngiliz donanmasının Akdeniz Boğazını zorlamak istemesi ihtimalden uzak değildi. İşte Sultan Selim bunu düşünüyor ve devlet ricalinin ihmal ve rehavetine rağmen, ara sıra bu mesele ile meşgul olmaktan fariğ kalmıyordu. İngiliz sefirinin mükaleme talebinde bulunduğunu dâir olan telhisin bâlâsındaki şu hatt-ı hümayun padişahın dûrendişliğine bâhir bir delildir:

“Benim vezirim,

“Mükaleme olunsun bakalım, yine ne kafirlik edecek. Lakin öteden haber gidip gelecek vakit olmadı.[2] Ne söylerse kendiliğindendir. Güzel cevablar veresiz. Lakin elçi kafiri yazıp Malta ve Korfa tarafından donanmasını Boğaza getirtmek ihtimaldir. Şu Boğaza gayet ihtimam olunsun.  Akdeniz Boğazına gidecek gemilere ikdam olunsun. İktiza ederse, Boğaza gemi batırıp, Boğazı kapamalıdır. Ateş kayıkları dahi lazımdır. Ya maâzallah içeri külliyetli bir donanma gelirse, fena bir şeydir.”

Padişahın ibramı üzerine Çanakkale’ye ehemmiyet verildi. Feyzullah Efendi orada yapılacak istihkamlara, konacak toplara, sair müdafaa hazırlıklarına nezaret etmeye memur edildi. İstanbul’da alelacele ihzar edilen birkaç parça gemi de “Nara”nın arkasına gönderildi. Sultan Selim, Çanakkale’deki istihkamlar pek eski olduğu için Boğazı zorlamak isteyecek bir İngiliz donanmasına mukavemet edilemeyeceğini hissediyor, müdafaa vesaitinin ikmaline ait teferruatı herkesden ziyade yine kendisi düşünüyordu:

“Benim vezirim,

Feyzullah Efendi’nin yazığı[3] şeyler serian ve acilen tanzim ve irsal oluna. Demir dingiller icaleten gitsin. Top kundağı inşasına memur gedikli cümlesine elvermez. Muktedir ve mukaddem bir adam dahi muarız tarafına tayin olunsun. Feyzullah tarafına gönderilsin. İstihdam eylesin. Donanmaya gayret olunsun. İngiltere sefayinleri Kepez limanında yatmak nasıl olur; pek mülahaza ve dikkat olunacak maddedir. Def’lerine bakılsın. Bu tavr ile düşman bize vakit vermeyecek şu Nara Burnu ve Kepez Burnuna pek dikkat olunup evvel beevvel şüru ve ikdam olunsun. Kızgın kelleye sarf-ı zihin olunmuyor. Acaba ocakları tekmil ve edevatı mükemmel midir? Zira sahilden sefayine kızgın kelleden başka şey kârgîr olmaz ve muzlim geceler  için mehtâb ve fişek makûlesi işaret için şeyler mevcud mudur ve elbette barut ve mühimmatları noksandır. Her ne lazım ise serian irsal oluna. Ve tiz elden Onsekizlik tersanede mânde top var ise, irsal olunsun. Begâyet dikkat ve ihtimam olunsun. Emr-i hümayunumun muktezalarını şimdi icra eyleyip işbu hatt-ı hümayunum nısfı Feyzi Efendi’ye şimdi yazıp adamını çıkarasın. Anadolu valisi isticâl ve etraf asâkiri sevk olunsun.”

Padişahın bahsettiği “İngiliz sefayinleri” Bozcaada’da toplanmış olan Amiral Dakovert’in kumandası altındaki “Sekiz kapak ve birçok firkateyn ve kurut ve bombardelerden mürekkeb” büyük İngiliz donanması idi. İstanbul’daki İngiliz sefiri Sir Arbutnot artık Bâb-ı Âlî’yi tehdid edebilirdi: Fransız elçisi “Sebastiyan’ın Dersaadet’ten def’i ve Devlet-i aliyye ile İngiltere ve Rusya devletleri meyanelerinde mukaddema münakid olan ittifak muahedelerinin tecdidi ve İngiliz ve Rusya sefain-i harbiyesinin bilâmani Boğazlardan âmedüşüdlerine müsaade olunması”ndan ibaret olan şartlar kabul edilirse ne a’lâ; edilmediği takdirde kendisi İstanbul’u terk ederek Bozcaada’ya gidecek ve donanmayı istishab ile gelip İstanbul’u topa tutacaktı.

General Sebastiyani ise, Bâb-ı Âlî’nin İngiliz ültimatomu önünde baş eğmesine mani olmak için elinden gelen gayreti diriğ etmiyor, Çanakkale’nin tahkimine çalışmak üzere Fransız mühendisleri gönderiyor ve Napoylyon’un Lehistan’daki muvaffakiyatından bahs ile İngiltere’nin “donanma imalinden gayri bir şey edemeyeceğine nazaran” korkulacak bir şey olmadığını temin ederek devlet ricalini iknaa çalışıyordu.

1221 senesi Zilkadesinin yirminci gecesi Galata önünde bulunan Andimon ismindeki İngiliz gemisinde mükellef bir ziyafet tertib olunmuştu. İngiliz sefiri, İstanbul’daki İngiliz tüccar ve muteberanı, ekserisi balo kıyafetiyle o akşam bu gemide toplanmışlardı. Ziyafet pek parlak olmuştu. Herkes zamanın nezaketini unutarak eğlencesiyle meşgul oluyordu. Gece yarısına doğru davetlilerden bazısı geminin hareket etmiş olduğunu hissettiler. Hakikaten Andimon demirinin zincirini kesmiş, kendisini yelkenlerini şişiren poyraza terk etmişti. Mesele tahkik edildi. Sefir davetlilere Bâb-ı Âlî ile münasebat kat’ edildiği için İstanbul’da kalmak tehlikeli olacağını ve binaenaleyh artık geriye dönmeyeceklerini tebliğ etti. Bunun üzerine her taraftan protesto sedaları yükseldi. Her birisi İstanbul’da ailesini, servetini bırakmıştı. Fakat protestolar bir işe yaramadı. Andimon maceradan bittabi bîhaber bulunan Boğaz muhafızlarının hiçbir mümaneetine tesadüf etmeden Çanakkale’yi geçti ve Bozcaada’daki donanmaya iltihak etti.

Arbutnot, Bozcaada’dan muhabere ve müzakereye devam istedi. Fakat Bâb-ı Âlî mevkiini böyle garib bir tarzda terk eden ve haysiyet ve şerefini muhafazaya muktedir olamayan bir sefir ile münasebatta bulunmaya tenezzül edemeyeceğini ve icab eden cevabların da doğruca Londra’ya tebliğ kılınacağını bildirdi ve İngiltere teb’asına karşı emniyetlerini ihlal edecek hiçbir şey yapılmadığı halde sefirin bu nagehanî firarından İstanbul’daki ecnebi sefirler nezdinde şikayette bulundu.

Amiral Dakovert Boğazdan geçmeye esasen karar vermişti. Çanakkale’ye gelen sefaret tercümanı “Pizani” vasıtasıyla idâme edilen muhaberat, İngiltere devletinin Bâb-ı Âlî’ya karşı olan hulus-i niyyeti, sulhperverliği hakkındaki  teminat sırf “derdest olan istihkamatı mümkün mertebe tehir ve imhal için memurini iğfal etmek” maksadıyla vuku buluyordu. İngiliz donanmasının günlerden beri beklediği lodos, Zilhiccenin onuncu günü şiddetle esmeye başladı. Boğazı zorlamak zamanı gelmişti.

Müslümanların bayram namazını kılmak için camide toplanmış bulundukları bir saatte İngiliz amiralleri Dakovert ve Smith “iki kıt’a üç ambarlı ve beş kıt’a kapak ve iki firkateyn ve iki korvet” ile Bozcaada önünden hareket ettiler. Birbiri arkasına dizilen gemiler uzun bir hat teşkil etmişti. Kumkale ve Seddülbahir tabyalarının İngiliz donanmasına ciddi bir hasar yapamayacağı malum bulunduğu için amiraller bir gülle bile sarfına lüzum görmeden bu iki istihkamın önünden geçtiler. Donanma ilerledi ve Kilidülbahir ile Çanakkale arasına girdiği vakit her iki tarafa birden şiddetli bir bombardıman başladı. Gerek bu iki tabyamız gerek Nara’ya yeni konmuş toplar mukabele ettilerse de İngiliz donanması pek cüz’i bir hasar ve altmış kadar telefat ile burnu dolaşmaya muvaffak oldu. Nara’nın arkasında demirlemiş olan donanmamızın ekser-i efradı bayram münasebetiyle karaya çıkmıştı. Alelacele demir almak mümkün olamadı. Buna rağmen gemidekiler mümkün mertebe müdafaada kusur etmediler ve bir firkateyn büyük yararlık gösterdi. Fakat sonunda zaruri olan netice tahakkuk etti. İngilizler karaya oturtulan gemilerimizden dördünü yakmış, ikisini de zabt etmişlerdi. Sultan selim’in bu kadar itina ve dûrendişlikle meşgul olduğu Çanakkale tahkimatı emir ve ısrarına rağmen ihmal edilmişti. Hele müdafaaya memur olanlar zamanın ehemmiyetini kat’iyen takdir etmemişler, inanılmaz bir ihmal göstermişlerdi.

*

Nara Burnundaki donanmadan yalnız Berberik hemen yelkenlerini açarak İstanbul’a teveccüh etmiş, kurban bayramının üçüncü Cuma günü öğle vakti payitahta gelmişti. “İngiliz donanması Boğazı geçti!” haberi birkaç saat içinde İstanbul’un her tarafına yayıldı. İstanbulluların bir çoğu hemen sahillere döküldü. Gözler hep Marmara tarafına dikilmişti. İkindi vakti İngiliz gemileri Çekmece önünde göründü. Akşama doğru da Kınalıada açıklarında demirledi.

Saltanat erkânı, devlet ricali bu hal karşısında büyük bir telaşa düştüler. Ne yapmalı? Derhal meclis akd edilerek mesele etrafıyla müzakere olundu ve nihayet alelacele İstanbul’un tahkimine karar verildi. Payitahtın Yedikule’den Sarayburnu’na, Üsküdar’dan da Maltepe’ye kadar olan sahilleri birkaç mıntıkaya ayrıldı ve reisülküttab da dahil olmak üzere bütün rical birer mıntıkaya memur olundu. Karadeniz’den de Rus donanmasının gelmek ihtimali mevcut olduğu için Boğazın bir kat daha tahkimi kararlaştırıldığı gibi Boğaziçi’nin iki tarafına da yer yer tabyalar inşasına teşebbüs edildi.

Meclisde bu kararlar verilirken İstanbul’un her tarafında heyecan alaimi görünüyor, türlü türlü rivayetler dönüyordu. Halk köşe başlarında kümeler teşkil etmiş, alçak sesle herkes düşündüğünü yanındakilere anlatıyordu:

-İngilizler denizcilikte öyle mahir adamlardır ki bunların yalnız bir gemisi kendi başına koca bir memleketi yakıp yıkmaya kadirdir. Halbuki buraya girenler on büyük kalyondur. “Derunları ecza ile memlu ve salkım ve gülle ve zincir atan toplar ve humbaralar ve cenkçiler ile meşhundur. Hüdanekerde iki taraflı topları ve humbaraları sağarak bir yelkende tersane pişgahında karar ve derun-i İstanbul’a ve Tersane tarafına yağlı paçavralar ve top ve humbaralar attığı sûrette elmeded halimiz ne gûne olur. Hanelerimiz ve dükkanlarımız ve etfal ve nisvanlarımız kande bir gûşe-i emn ü selamet bulur?

Bir diğeri:

-Yalnız bu on kalyon olsa, yine bir şey değil. Belki haklarından gelebilirdik. Fakat dahası var: Ben işittim ki Boğazda birçok İngiliz ve Moskof askeri duruyor. Karadan da askerle Hücûm edilirse müdafaa imkanı kalmaz. O vakit İstanbul’u istedikleri gibi yıkıp yakarlar. Devlet hemen bunlara “mal ve mülk” vererek def’leri çaresine bakmalıdır. Herkes de hissesine düşeni vermeye razıdır.

Kimisi de fal kitaplarını karıştırmıştı:

-Canım hala anlayamadınız mı? İşte kıyamet kopmak üzeredir. “Benî Asfer galebesi ve Mehdi hurucu” muhakkaktır. Bunda hiç şübhe etmeyiniz. Vâesefâ ki bu kıyamet bizim başımıza kopuyor!

Tabii bütün bu dedikodular, rivayetler dilden dile dolaşarak taammüm ediyor, halkın heyecanı da o nisbette artıyordu. Fakat en çok telaşa düşenler Saray halkı, Harem-i hümayun idi. Sultan Selim donanmanın Boğazı geçtiği haberi üzerine esasen epeyce ürkmüştü. İngiliz gemileri Baruthane karşısında görününce saray kadınları fevkalade korkarak telaşa düşmüş ve feryad ve figana başlamışlardı. Padişah bu halden pek ziyade müteessir oldu ve mukavemet imkanı olamayacağı için İngiliz amiralinin ültimatomunu kabul etmek cihetine meyl etti. İngilizler donanma-yı hümayunun emaneten ke

20/7/2008

ÇANAKKALE ( YENİ MACMUANIN FEVKELADE SAYISINDAN ALINTILAR ) 5

KUMKALE İHRACI

General Hâmilton Eceabat yarımadasının cenûb-i garbîsi müntehasına yapılacak ihrac hareketini setr ve aynı zamanda Asya cihetine yerleştirilmesi muhtemel bataryalara karşı himaye için Kumkale’ye bir müfreze ihracını tasmim ve bunun için de Altıncı Kolonyal alayıyla topçu ve sunuf-i fennîyyeden mürekkeb bir müfrezeyi Miralay Ruef kumandasında olarak bu vazifeye memur etti. Bu müfreze, ayrıca bir filo himayesinde olarak ihrac edilecekti.

12 Nisan sabahı fecirle beraber Boğaz medhalinde bulunan filo, Kumkale ve Yenişehir ve Kalafatlı’ya kadar Mondros çayını şiddetle dövmeye başladı. Sefâin-i harbiyenin yağdırdığı şarapnel ateşi altında Kumkale barınılamayacak bir hale gelmişti. Top yerleştirilen nakliye sefâini de filonun ateşine iştirak ediyordu.

Kablezzeval 4.30 da ihrac başladı. Kumkale kasabasının hemen cenûbunda bulunan kuvvetimiz tarafından karaya çıkan düşman ateşle karşılandı. Obüslerimiz de müessir ateşlerle harbe iştirak etti. Gündüzün başlayan harekât-ı taarruziyemiz dolayısıyla geceleyin de pek şedîd muhârebeler cereyan etti. Kuvvetli iki düşman projektörü muhârebe meydanını aleddevam tenvir ediyor ve ileri atılan her adım düşman zırhlıları tarafından ateşle karşılanıyor, ma’ahaza kıtaâtımızın cansiperâne hücûmlarına mani olamıyordu. Kumkale birkaç kere tarafeynin eline geçti.

13 Nisan kablezzeval 4.30 raddelerinde icra edilen umûmî hücûmla Kumkale bu defa kati olarak istirdad olundu. Bu muvaffakiyet topçularımızın müessir ateşleri ve piyademizin fevkalade cesaret ve fedakârlığı ile istihsal olunmuştu. 200 kadar Senegalli ile birçok Fransız efradı esir edilmişti. Esirler ile kıtaâtımız üzerine bir taraftan düşman gemileri  müdhiş bir şarapnel ateşi açtığı gibi bir taraftan teslim olmayan Fransız avcıları ateş ettiklerinden üseranın bir kısmı kendi arkadaşlarının ateşleriyle kasden itlaf edilmiş oldular.

KABATEPE İHRACI

21 Nisan sabahı saat beşe doğru iki zırhlı, üç torpido Kabatepe’ye hakim mevzilerde bulunan bataryalarımıza ve Kabatepe’deki siperlerimize açtığı ateşler himayesinde sahile çıkarılan kuvveti ateşlerimizle karşılandı. Ve derhalyapılan hücûmla  iki yüzü mütecaviz zâyiât vererek kâmilen def ve tard edildi. Düşmanın Kabatepe’ye istinad ile sol cenahımızı tehdid etmek veya Kabatepe’nin tarafımızdan işgal edilip edilmediğini anlamak gibi bir maksad takib ettiğine hükm edilebilir.

ANAFARTALAR İHRACINA KADAR DEVAM EDEN MUHÂREBAT

Arıburnu cebhesinde şedîd ve muvaffakiyetli taarruzlarımızla sahile sıkıştırılan düşman büyük mikyasda bir hareket icra edemeyecek hale getirilmesi üzerine arazinin menaatinden istifade ederek mevkiini tahkim ve takviye etmekle meşguldü. Tarafeyn ateşlerinin yekdiğerini pek müessir sûrette dövebildiği bu sâha-i harbde mevzi muhârebatı safahatı başlamış ve tarafeyn kuvvetlerini kâmilen mestur olarak isti’mâl etmek ve tamamen gizlemek ihtiyacında bulunmuştu. Taarruzdan sarf-ı nazar etmemekle beraber bizim tarafta da tahkimat için her türlü vesaite müracaat edilerek metin bir hatt-ı müdafaa vücûda getirildi. Cenûb mıntıkasında da vaziyet aynı hali almıştı.

26-27 Nisan gecesi Arıburnu cebhesinde düşmanın sağ cenahımıza tevcîh ve beş kere tekrar eylediği hücûmlar, pek külliyetli telefât verdirilerek def ve tard edildi.

Cenûbda muvakkat sükunumuzdan istifade etmek isteyen düşman bütün cebhede başlayan batî ve tedrici taarruzla  83 Tepesi civarında elde ettiği muvaffakiyeti pek az bir zaman sonra kaybetti. Kum torbalarından bilistifade kademeli ateş icrasına müsaid siperlerle tahkim ettiği hatlarda  bomba endahtına mahsus toplar ve pek mahirâne  bir sûrette müteaddid mitralyözler tabiye etmişti.

4 Mayısda düşmanın Arıburnu’nda büyücek mikyasda ihrac yaptığı görüldü. Düşmanın şimdiye kadar verdiği zâyiât-ı külliyeden dolayı takviye kuvvetlerine ihtiyacı vardı. Düşman bu taze kuvvetlerle yerleştiği hatta daha ziyâde tezyîd-i metanet ve mukavemet etmeye vakit bulmadan tard etmek için 5-6 Mayıs gecesi  umûmî bir hücûm icra edildi. İhracın ilk günlerinde İngilizlerle karşılaşarak birçok şanlı muhârebata iştirak etmiş ve bu güne kadar elde ettikleri netayic-i muvaffakiyetle gurur-i manevileri yükselerek hasmını tamamıyla anlamış olan bu kıtaât arasına yeniden dahil olan kuvvetlerimiz aynı hissiyat-ı besalet ve fedakâri ile savaşmak arzusunu besliyordu. Hücûm nısfülleylden sonra saat 3.30 da icra edilecekti. Kıtaâtımız, hücûm zamanını ulvi bir azîm ile bekliyor, saf ve nezih kalblerden nebeân eden temenniyat-ı zaferle rûhlar ihtizaz ediyordu.

Düşmanın zayıf ateşleri altında siperlerden boşanan hücûm dalgaları yekdiğerini takib ederek ilerlemeye başladı. Pek az sonra kendisini bekleyen felaketten haberdar olan düşman, şedîd ateşlerini muhâcimlere tevcîh etti. Ateşin şiddetine rağmen akın devam ediyordu. Arazinin çetin ârızalarını kemal-i maharetle atlayan muhâcimler düşman siperlerine kadar sokuldular. Tel örgü manialarına kadar takarrüb edenler müessir bomba ateşleri altında kalmışlardı. Meydan-ı harb iştial etmiş bir sâhayı andırıyordu. Binlerce tüfekten çıkan ateşler, bombalardan yayılan alevler karanlığın manzarasını değiştirdi. Müessir ateşler karşısında metanetini sarsmayan kıtaâtımız, bazı noktalarda düşman siperlerine girdiler. Ortalık ağarmış ve hücûm tevakkuf etmişti.

Tarih-i askerimizde âlî bir itimad ve itikad ve yüksek bir fedakârlık numunesi olarak ilelebed kalacak kahramanlık mefahiriyle malamal olan bu hücûm muvaffakiyetpezir olamamışsa da vesait-i fevkalade-i harbîye karşısında hiçbir tezelzül-i maneviye maruz kalmaksızın yedi saat kadar bir imtidad ile bilâinkıtâ devam etmesi cihetiyle yüksek bir şehâmet-i askeriye tecelli ettirmişti.

Hücûmun inkıtâını müteâkib düşmanın 6 Mayıs günü ve gecesi şimâl grubunun sağ cenahına icra ettiği mukabil taarruzla 25-26 Mayıs gecesi yine aynı cenaha tevcîh ettiği taarruzlar zâyiât-ı külliye verdirilerek def edildi. Ekseri günler alelade piyade ve topçu ateşleri devam ediyor ve bomba müsademeleri vukû buluyordu. Geceleri başlayan mevziî ateşler tekmil cebheye sirayet ederek sabahlara kadar devam ederdi. Düşman siperlerinin bir kısmını berhava ederek bir gedik açmak maksadıyla atılan lağımların infilakleri top, tüfek ve bomba tarrâkalarıyla birleşir, hevlengiz velveleler husule getirirdi.

Siper muhârebatında bomba pek büyük bir ehemmiyet aldı. Yekdiğerine pek ziyâde yaklaşmış olan mevazi aksâmında el bombaları siperden baş çıkartmayacak derecede bir tesîr gösterirdi.

2 Mayıs gecesi cenûb grubunda 83 rakımlı tepede yerleşen düşman kuvvetleri taarruzumuzla hatt-ı aslîsine def edildi. İhrac günlerinden beri Saros Körfezi irili ufaklı birçok harb ve nakliye gemileriyle tutulmuş cesîm bir liman manzarasını irae ederdi. Ebhâr-ı muhîte seferlerine mahsus olan sefâin-i cesîmeden en ufağına kadar merakib-i bahriyenin hergün bir kısmı gider ve başkaları gelirdi. Torpidoların mütemadi keşif cevelanları görülürdü. Geceleri ihrac iskelelerinde ve siperlerde düşmanın faaliyetini temin için müteaddid projektörler mıntıkayı daimi bir mehtab aleminde bulundururdu.

9 Mayısda Arıburnu civarındaki bütün sefâin-i harbiye ve  nakliye acı acı düdük çalarak demir almaya başlamışlardı. Şimdiye kadar sakin suları endişesiz bir sûrette cevelangah ittihaz eden gemilerin bu telaşları fevkalade bir hal ve tehlikenin zuhurunu işrâb ediyordu. Gemiler lâyenkati harekete ve bir kavs-i dâire üzerinde seyre başlamışlardı. Torpidolar şimâl ve cenûb istikametinde gidip geliyorlardı. Hiç ümid etmedikleri bir zamanda gayr-i mer’î bir tehlikenin hudusu mağrur zırhlıları bir acz ile kıvrandırıyordu.

12 Mayısda bu nâmer’î tehlike gelip çattı. Bugün öğleden sonra, Arıburnu-Kabatepe arasında Triumph sisteminde bir zırhlı, 14 Mayısda da Tekeburnu’nda demirlemiş olan Majestik zırhlısı tahtülbahirlerimiz tarafından pek ani bir sûrette gark edilmişti. Bu hadisat-ı mühimme düşmanın faaliyet-i bahriyesi üzerine mühim tesîrat îka etti. Sefâin-i harbiyeden birçokları Mondros limanına kapatılmış, nakliye gemileri de adaların mahfûz koylarına iltica etmişlerdi. Tahtülbahir tehlikesine karşı su kesimi az olan sefâin ve monitörler getirildi ve sefâin-i cesîme bunlara terk-i mevki etti. Şimâl grubunda harekât-ı katiyedden sarf-ı nazar eden düşman cenûb grubuna yüklendi ve 30 Hazirana kadar devam eden müteselsil hücûmlar başladı.

Haziran nihayetlerine doğru şimâl ve cenûb grupları cebhesinde müttefikînin cem ettiği kuvvetler bervech-i âti mikdara baliğ oluyordu. Şimâl grubu cebhesinde dört Avustralya ve bir Yeni Zeland piyade, üç hafif Avustralya ve bir Yeni Zeland süvari, bir Yeni Zeland cebel livâsıyla ağır topçu bataryaları cenûb grubu cebhesinde Rovayyal Navel ve Lankaşayr fırkalarıyla yirmi dokuzuncu piyade fırkası ve bir hind livâsı Fransızlara ait beş müstemleke, iki Fransız, bir zihaf alayı ve yer lejbonu etranzer “gönüllü hıristiyanlardan müteşekkil” taburuyla ağır bataryalar.

9 Mayısda Fransızlar, cenûb grubunun sol cenahına kara ve denizden topçu ateşleri tevcîhiyle şedîd ve kat’i taarruz etti ve iki binden fazla maktül verdirilerek def edildi. 22 Mayısa kadar vaziyet hal-i tabiide devam etti.

22 Mart sabahı bütün cebhede top ateşi başladı ve zevalden itibaren düşman tekmil cebhede taarruza kalktı. Bugünkü muhârebe pek şedîd ve buhranlı idi. Cebhemizin Sığındere’den 83 rakımlı tepeye kadar takriben 3 kilometrelik bir kısmı sukût etmişti. Akşama kadar imtidad eden muvaffakiyetli mukabil taarruzlarımızla kaybettiğimiz mevaziin bir kısmı istirdad edildi. Bu gece ve ertesi gün muhârebe devam etti.

23-24 Mayıs gecesi icra ettiğimiz mukabil taarruz muvaffakiyet kazandı. 24 Mayıs sabahı muhârebe hattı eski hatta yaklaşmış, yalnız merkezden dahile doğru bir inhina hasıl etmişti. 5 Hazirana kadar vaziyet hal-i tabiide devam etti.

5 Hazirandan itibaren kara torpili de meydana çıkmış ve siperlerimizi alt üst etmeye başlamıştı. Bugün düşmanın açtığı şiddetli topçu ateşleri üç gün ve üç gece devam ederek siperlerde pek çok tahrîbat yaptı.

Bu ateşleri müteâkib Fransızlar 8 Haziran sabahı hücûma kalktılar ve bir kısım siperleri zabt ettiler. Bugün başlayıp 9 Haziran günü de devam eden mukabil taarruzlarımızla siperlerin bir kısmı istirdad ve düşmanın cebheyi yarmak teşebbüsü de akamete mahkûm kaldı.

13 Hazirandan itibaren İngilizler sağ cenahımızla merkezimize karşı yeniden taarruz hazırlığında bulunmaya ve mıntıkayı tedricen azami bir şiddet iktisab eden gemi ve kara toplarıyla dövmeye başladı.

15 Haziranda zevalden evvel başlayan şiddetli bir piyade taarruzuyla Sığındere sırtlarındaki siperlerimiz sukût etti ve düşman biraz ilerlediyse de taarruz durduruldu ve yeni taarruz teşebbüsleri def edildi. 18 Hazirana kadar muhârebe tedricen şiddetini kaybetmek üzere devam etti. 22 Haziranda bu cenahda kudret-i tecavüziyesi kâmilen kırılan düşman nazarını sol cenaha tevcîh etti.

28 Haziranda sol cenahımızda müdhiş bir topçu faaliyeti başladı. 29 Haziran sabahı İngiliz ve Fransızlar müttehiden merkez ve sol cenaha kat’i bir hücûm tevcîh ettiler. Muhârebe tarafımızdan icra edilen mukabil taarruzlar ile 30 Haziran akşamına kadar imtidad etti. Düşman en son ümidvar olduğu darbeyi burada da indirmeye ve azm-i celadetkarânemiz karşısında kerevizdere’yi geçmeye muvaffak olamadı. Bütün bu mütevâlî ve şedîd hücûmlar, askerimizin süngüsünün ucunda kırılmış, düşmanın ne savleti ne de efvah-ı nariyesinin yağdırdığı çelik bârânı rûh-i müdafaamızı katiyen sarsamamıştı. Pek müstesna şerâit tahtında harb eden kıtaâtımız iman ve metanetini ve her türlü sitayişin fevkindeki fedakârlığı ve mehalikten pervasızlığı muvaffakiyetimizin âmil-i mühimmi idi.

Bütün kuvvet ve kudretini sarf ettiği bu son muhârebat-ı mütevâlîye ile düşman, cenûbdan ilerlemeyeceğine kanaat getirmişti. 30 Hazirandan sonra bu cebhede de muhârebat nisbî ber devre-i sükuna girdi ve mevki muhârebatı başladı. Her iki cebhedeki harekâtının tamamıyla mahkûm-i akamet kalması  üzerine düşman  için ya şibh-i cezîreyi tahliye veya başka bir cebhede Çanakkale’ye karşı tecdîd-i hücûm etmek gibi iki şıktan birini ihtiyar etmek lâzım geliyordu. Düşman ikinci şıkka karar ve yeni bir ordu ihzârına ibtidar etti.

ANAFARTALAR İHRACINI SETR İÇİN ŞİMAL VE CENÛB CEBHESİNDE DÜŞMANIN İCRA ETTİĞİ NÜMAYİŞİ HAREKÂT

Düşman mevcut kuvvetiyle işi başaramayacağı daha Nisan ayı nihayetlerinde anlamış ve bir fırka kadar taze kuvvet celb etmişti. Bu fırkanın vürûduna kadar vaziyet pek çok tebeddül ettiğinden yeni gelen kuvvet matlub olan tesîri gösteremedi. Bir ay sonra elde bulunan kuvvetin bir ay evvelki gibi zayıf olduğunu gören İngilizler, yeni bir teşebbüs-i kat’i icrası için üç nizâmiye ve iki tritoriyal (müstemleke) fırkası göndermeye karar verdiler. Bu kuvvetin Mondors’da tahaşşüdü Temmuz nihayetlerine doğru hitam bulacaktı. Hâmilton –raporundan anlaşıldığı vech üzere- yeni celb edeceği kuvvetleri ne sûretle istihdam edeceğini hayli düşündükten ve bu kuvvetlerin Anadolu yakasına İnoz veya Saros’un şimâline veya şibh-i cezîrenin cenûb müntehasına çıkarmakta âmil olan sevkülceyş, tabiyevî nukât-ı nazarı münakaşadan sonra Suvla Körfezine ihrac edip bir hamlede Kocaçimen’i zabt ederek Arıburnu cebhesindeki kuvvetlerimizin tamamıyla arkasını almaya ve binnetice buradan Maydos’u elde etmeye karar verdi. Ve cesaret ve inadlarına pek güvendiği Avustralyalılar ile Nivzelandlıların tutunabildikleri şimâldeki Arıburnu sâhasından şedîd bir zorlayışla atılıp geçeceğini ümid etti.

Suvla Körfezinde icra edilecek teşebbüsü setr içen hiyel ve desayis-i harbiye olarak Saros Körfezinin şimâline küçük bir ihrac yapmak, sefâin-i harbiye tarafından Midilli Adası karşısına tesadüf eden Anadolu sahili boyunca nümâyişler icra etmek ve şimâl grubuyla cenûb grubunda büyük ve nümâyişî bir hareket-i taarruziye icra eylemek cihetlerini de düşündü.

Son günlerde düşman Kabatepe ile Kanlısırt arasında faaliyetini tezyîd etmişti. 24 Temmuz sabahı şafakla beraber şimâl grubunda tarafımızdan icra olunan mevziî bir baskın esnasında toplarımızın müessir ateşlerinin acısını çıkarmak üzere iki krüvazör, müteaddid monitör Palamutluk sırtıyla Conk Bayırı ve Kavakdere’yi şiddetle ateş altına aldı. Ve sabahtan beri kemal-i faaliyetle devam eden asker ve mühimmat nakliyatı bataryalarımızın tesîrli ateşleri altında birçok defalar inkıtâa uğradı. Toplarımızın menzil dahiline giren nakliye sefîneleri ateşimizin tesîriyle uzaklaşmaya mecbur oldu. Korku Deresi ve Kömürkapı deresi ilerisinde ve Merkeztepe gerisinde süngü takmış bir halde görülen düşman ihtiyat kıtaâtı topçu ateşlerimizle dağıtıldı. Öğleden sonra saat dörtte düşman öbüslerinin gayet seri ve şedîd ateşleriyel  Kanlısırt, Kırmızı Sırt ve Merkeztepeyi dövmeye başladı ve bu ateşlere bir krüvazörle monitörler de iştirak etti. Düşman muhnik gaz neşr eden pekçok mermiyât da atıyordu. Bir hücûm vukû bulacağı anlaşılarak tedabir-i mütekabile ittihaz edildi. Filhakika düşman, bir buçuk saat olanca şiddetiyle devam eden topçu ateşini müteâkib öğleden sonra beş buçukta kesif piyade kuvvetleriyle Kanlısırt’a hücûm ve mevziî bazı muvaffakiyet elde etti ise de bu gece bu muvaffakiyeti hükümden ıskat edildi. Yeşilsırt’a icra ettiğimiz baskında kısmen muvaffakiyet elde ettik. Düşmanın buradaki tedabir-i mütekabilesi gayr-i müessir kaldı. Yevm-i mezkurda cenûb grubunda da taarruz başladı. Öğleden sonra saat ikide kara ve gemi topları sağ cenahımız siperleriyle gerilerine ateş açarak müteâkiben sağ cenahımızın bir kısmına mükerrer hücûmlarda bulunduysa da telefât-ı külliye ile tard ve def edildi. Kısmen bu gün düşman sol cenahımıza yalnız topçu ateşi tevcîhiyle iktifa etti. Cenûb grubundaki bu hücûmlarında düşman meydanda iki bini mütecaviz maktül bırakmıştı.

25 Temmuz günü cenûb grubunda sol cenahımıza karşı tevcîh ve üç kere tekrar edilen taarruzlar bilamuvaffakiyet devam etti. Sağ cenahımızın bir kısmına tevcîh ettiği mükerrer taarruzlar da aynı sûretle akamete uğratıldı. Bu gün cenûb grubunda cereyan eden muhârebat, pek büyük bir şiddeti haiz idi. Düşmanın da itiraf ettiği vechile hücûmlara karşı gösterdiğimiz mukavemet ve salabet ilk ihrac günlerindeki mukavemet ve metanetimizden farksızdı. Şimâl grubunda 25 Temmuzda tarafeynin şedîd hücûmları devam etti.

 

CONK BAYIRI TAARRUZU VE ANAFARTALAR İHRACI

Düşman aldığı yeni kuvvetlerle şimâl grubu cebhesinde bulunan kıtaâtını ikiye ayırarak bunlardan bir kısmına şimâl gurubu cebhesinde bir işgam muhârebesi yapmak, diğer kısmına da Anafartalar’a ihrac edilecek kuvvetle tevhid-i harekât ederek Sazlıdere, Çatlakdere ve Ağıldere üzerinden iki taarruz kolu ile Conk Bayırı’na bir hücûm-i hakiki tevcîh etmek vazifesini verdi.

24 Temmuzdan beri Kanlısırt ve Düztepe’ye karşı tevcîh ettiği harekât-ı taarruziye de nümâyişî bir mahiyette olmaktan ziyâde ciddi bir hücûm şeklini almıştı. Düşmanın harekât-ı umûmîyesinde hedef ittihaz ettiği Kocaçimen silsilesine aynı zamanda şimâl grubunun sağ cenahında bulunan kuvvetleri geri atmak sûretiyle de vasıl olmak istediği anlaşılıyordu. Çünkü düşmanın bugünkü hücûmda yalnız sağ cenahımıza karşı istihdam ettiği kuvvetlerin derecesi ve azîm zâyiâta ehemmiyet vermeyerek hücûmu tekrar etmesi ve hücûmun mükerreren akim bırakılmasına rağmen muttasıl efradını siperlerden ilerletmeye sa’y eylemesi buradaki taarruzunun ciddiyetine bir delil teşkil eder. Yalnız sağ cenah siperlerimizin önünde bine yakın maktül görülmüş olmasına nazaran düşmanın 24-25 Temmuz gecesi  sağ cenahını şedîd topçu ateşleri altında bulunduran düşman, Ağıldere ve Sazlıdere arasındaki mevânii, müdafilerimizinîka ettiği müşkilâtı zâyiât-ı mühimme ile bertaraf etmeye imkan bularak Conk Bayırı istikametinde taarruza geçmişti. Düşman aldığı takviye kıtaâtıyla taarruzunu teşdid etmekte ve tarafımızdan da şiddetle mukabele edilmekteydi.

İmroz Adasında ihzâr edilip Suvla’ya çıkarılacak olan düşman kuvvetlerinin de sefâin-i harbiyenin himayesi altında zulmet-i leylden bilistifade bu gece ihracına başlanmıştı. Düşman, Suvla’da sahili donanma ateşine  pekziyâde maruz bulunan açık ve kumsal kısımlarından istifade etmek husûsunu düşünmüş ve buraları ihrac noktası olarak intihâb etmiş olmakla beraber sahil tarassud ve müdafaa kıtaâtımız gece düşmana karşı pek metin bir mukavemet göstermekteydiler. Sahilin bazı aksâmının sığ olmasından ve tarassud kıtaâtımızın müteyakkızâne ve faalâne ifa-yı vazife etmesinden dolayı pek ziyâde müşkilâta maruz kaldılar. Nakliye dubalarından birçokları ateşlerimizin tesîr-i kâhırı altında sahilden epey uzak bir mesafede kuma oturtulmuş, dubalardaki ihrac kuvvetleri hayatlarını kurtarmak için havl-i can ile denize atılmışlardı. Lalebaba ile Gazibaba’da bulunan müdafilerimiz dubaları müessir bir yan ateşine almışlardı. Büyük bir cesaret ve şecâatle kumsallığa kadar sokulan bir kısım kuvvetlerimiz, buraya çıkan düşman kuvvetleri arasına bilaperva süngüleriyle dalarak bunlara bir karış bile ilerlemek için maruz kalacakları akıbetin mukaddematını tattırmıştı.

Küçük, fedakâr kuvvetlerin süngü müsâdemâtıyla nihayet bulan mukavemet-i dilîrânesini pek mütefevvik kuvvetlerin hücûm-i cebrisiyle bertaraf eden düşman, Lalebaba tepesini zabt etti. Tuzla gölünün içerisinden geçen Laletepe müdafileri ile Küçük Kemikli ve Azmak Dere arasında bulunan kuvvetimiz, Tuzla Gölünün cenûbuna geçerek sabaha kadar burada düşmana mukavemet etmişler ve sabahın takarrübü üzerine Pertaltepe’ye çekilmişlerdi. Softatepe’de bulunan küçük bir kuvvetimizin ateşleri, bir düşman livâsının harekâtını tevkif etti ve müdafilerimizin  ateşlerinin inzimâmıyla da zâyiât-ı mühimme verdirildi. Bu livâyı ilerletmek için diğer bir livâ ile takviye mecburiyetinde kaldılar.

İngiliz, Suvla limanına ihrac edilmek üzere dokuzuncu kolordusunu tahsis etmişti. Sahile çıkan büyük kuvvetlerle bu gece sabaha kadar sahil hattında şedîd müdafaamız karşısında ilerleyemediler. Ateşlerimizin tesîratıyla intizamı kaybettirilerek tereddüt ve kararsızlık içinde bırakıldı. Küçük Kemikli burnunun cenûbuna çıkan kuvvetlere karşı da ateşle mukavemet ediliyordu.

25 Temmuz sabahı Kemikli istikametinden düşman kuvvetlerinin ilerlediği görüldü. İhraca karşı sahil hattında her türlü fedakârlığı ifa ile Ağalılar-Kükürtlü Pınar hattına çekilen kuvvetimiz, tekrar musırrâne mukavemete başlayarak tekrar kuvâ-yı fâikeye karşı müdafaaya girişti. Ve müessir yan ateşiyle düşmanın taarruzunu durdurdu. Düşman bu darbe üzerine Laletepe’ye yerleştirdiği topların himayesiyle Pernar Tepe’ye doğru ilerlemeye çalışıyordu. Bir taraftan da sahilde tahkimata faaliyetle devam ederek ihraca da germî veriyordu. Kireçtepe’yi şiddetle müdafaa ediyorduk. Şiddetli topçu ateşleriyle sol cenahımızdaki siperler kâmilen silindi. Bu cenaha yüklenen ve mütemadiyen takviye edilen kuvvetlerle şedîd süngü müsâra’ası vukûa geldi.

Kıtaâtımız bütün gün bu hatta metin bir kuvve-i maneviye ile müdafaada sebat etti. Aynı zamanda Conk Bayarı’nda muhârebe devam ediyordu. Düşmanın fevkalade sarfettiği mesaisi boşa gitmiş, bütün taarruzları kırılmıştı. Nümâyiş maksadıyla Saros Körfezi şimâlinde Sazlıdere ile Karaçalı arasına ihrac edilen ufak bir kuvvet yirmiyi mütecaviz maktül ve mecrûh verdirilerek kâmilen tard edildi.

25-26 Temmuz gecesi sabaha karşı yeniden fâik kuvvetlerle Conk Bayırı’na tevcîh edilen taarruzlar, tekrar tevkif edildi. Dik bayırlar üzerinden, sık çalılıklar arasından büyük mezahim ve müşkilâtla ilerleyen kuvvetler pek çok zâyiât vererek siperlere iltica etmişti. Kocaçimen ve Conk Bayırı payelerinde cereyan eden muhârebat, sahne-i harbin mihrakını teşkil ediyordu. Düşman bütün azîm ve şiddetini bu noktaya toplamıştı. 26 Temmuzda ba’dezzevâl üç buçuğa kadar tahkimatla meşgul olan düşman, cebhede sükuneti muhafaza ederek sağ cenahımıza ilerlemek istedi. Pek mütereddidâne hareket ediyordu. Şiddetli ve müessir ateşlerimizle bu teşebbüsü de geri kaldı. Mermi iştialleriyle sâha-i harbin ötesinde  berisinde tutuşan çalılıkların hasıl ettiği yangınlar tarafeyn arasında bir mani husule getiriyor ve hasmın harekâtını işkâl husûsunda işimize yarıyordu. Mamafih bazen kıtaâtımız da bu yangınların tevsi-i sirayetinden müteessir oluyordu.

Müessir müdafaalarımızdan yılan düşman, tereddüd ve kararsızlık içine düşmüştü. O kadar perişan bir haldeydi ki bu intizamsızlığın önünü almak için bizzat Sula’ya çıkan müttefikîn başkumandanı bir kolordudan ibaret olan kuvvet dahilinde nisbeten harekâta kabiliyetli ancak bir livâ bulabilmişti!

27 Temmuzda düşman Küçük Anafartalar’ın şimâlindeki sırtlarla İsmailoğlu tepesini zabt için şimâlde ve cenûbda iki livâ ile ilerliyordu. Bu kuvvetlere karşı sabahleyin başlayan umûmî taarruzlarda düşman ric’ate mecbur edilerek bir hayli arazi kazanıldı. Düşmanın teşebbüs ettiği müteaddid mukabil taarruzlar da kâmilen tard edildi. Düşmanın mukabil taarruzlarına  vukû bulan mukabelemiz ve bilhassa topçu ateşlerimiz pek müessir oldu. Fundalıkların tutuşması yüzünden hasıl olan yangınlar da düşmana pek ziyâde müşkilât îras etti. Resmî raporlara nazaran İngilizlerin 27 temmuz akşamına kadar mecmu zâyiâtı 8600 mikdarına baliğ olmuştu.

Bu gün düşman, taarruzu hazırlamak için sabahleyin gemi ve kara toplarıyla Conk Bayırı sırtlarına müdhiş bir ateş açmış ve ateş tedricen azami bir şiddet almıştı. Bütün sırtlar alev ve dumanlar içinde yanıyor, bu çelik ve ateşten mürekkeb maniden göz gözü görmüyordu. Yerden fışkıran toz kasırgaları kesif duman bulutlarına karışarak semaya yükseliyordu. Bu cehennemî ateş himayesinde Boğazın mavi sularını görmek için hulyaperver ümidlerle hatt-ı bâlâya doğru ilerleyen kitleler, bir yıldırım şiddetiyle feveran eden ateşimizle darmadağın edilerek müteâkiben başlayan taarruzumuzla bayırlardan aşağı sürüldü.

26-27 Temmuz gecesi ihraca başlanılıp 27 Temmuz sabahı arkası alınan 53. fırka ile düşman 28 Temmuzda Küçük Anafarta sırtlarını tutmak için yeniden hücûma karar verdi.

28 Temmuz taarruzu için Tuzla Gölü şarkındaki ovada ilerlemeye başlayan takviye kuvvetleri, daha bidâyette topçu ateşlerimize maruz kaldı. Düşman en şiddetli taarruzunu Sülecek mıntıkasına tevcîh etmişti. Taarruz, kemal-i şiddetle zevale kadar devam ederek biraz sükunet bulduktan sonra ba’dezzevâl beşte tekrar tecdîd-i şiddet etti. Vakit vakit mevziî bir şiddet iktisab eden taarruzlarda bir kısım düşman kuvvetleri, Yusufçuk tepesi civarına takarrüb edebildi ise de bütün muhârebe imtidadınca devam eden şiddetli donanma ateşine rağmen  icra edilen bir süngü hücûmuyla düşman zabt ettiği hatlardan tard edildi. Bu günkü taarruz düşmana üç binden fazla telefâta mal oldu. Bu günün en şedîd muhârebatı Conk Bayırı’nın tamamıyla zabtı için yaptığımız taarruzdu.

Deniz ve kara toplarıyla müteaddid mitralyözlerin açtığı şiddetli ateşlere maruz kalan muhâcimler, metanetlerine halel getirmeksizin kemal-i besaletle ilerleyerek düşmana kadar sokuldu ve Allah Allah sadâ-yı nusretihtivâsıyla arslanlar gibi atılarak hasmı olduğu yerde kâmilen süngüden geçirdi ve Şahin sırtını istirdad etti. Bu müsâra’ada düşmanın bir generali ve birçok ümerası mecrûh ve maktül düştü. Şahin sırtının zabtı için yapılan fedakârlıklarımız bu noktanın ehemmiyetiyle mütenasibdi. Bugün Azmak Dere ve Damakcılk Bayırına icra ettiğimiz taarruzlarda da muvaffakiyet ihraz ettik. Bu günkü muhârebe Kocaçimen payelerinde dört günden bebri devam eden muhârebatın en şedîd ve en kanlısı idi. Yalnız bu sahnede müsâdemâtın bidâyetinden beri İngiliz kuvvetlerinin vermiş olduğu zâyiât, vesaik-i resmiyeye nazaran on iki bine baliğ olmuştu. Yalnız bir düşman fırkasının on bin beşyüz mevcûdu beş bin altı yüze tenezzül etmişti. Bir fırka, hey’et-i erkânı kâmilen maktül düşmüş, on üç büyük rütbeli zabit hatt-ı harbden çıkmıştı. Birçok düşman taburları, mevcûdlarının kısm-ı a’zamını kaybetmişlerdi.

Bu güne kadar bu sâhada cereyan eden muvaffakiyetimizle tetevvüc eden mühim muhârebelerden sonra düşman, Kocaçimen’in elde edilemeyeceğine tamamıyla kani olarak nazarını Anafartalar cebhesine çevirdi. Bu cebhedeki kuvvetler tensik ve takviye edildikten sonra bu sahne düşmanın yeniden silsile-i taarruzat ve tehacumuna sahne oldu.

29 Temmuz sükunetle geçti. Softa Tepe civarında düşmanın külliyetli kuvâ-yı ihtiyatiyesi görülüyordu. Bu gün yalnız piyadeden ibaret olan elli dördüncü İngiliz fırkası muvasalat etmiş ve karaya çıkarılmıştı. Bu kuvvet, Kavaktepe ve teketepe sırtlarına yapılacağı hücûmda isti’mâl edilecekti.

30 temmuzda öğleden sonra saat dörtte düşman sefâin-i harbiyesi, Teketepe-Kavaktepe civarıyla gerilerini, Kireçtepe yamaçlarını. Küçük Anafarta ovasını dövmeye başladı.

4.50 de her iki taraftan şedîd piyade ateşi açıldı. Düşman tedricen ilerleyerek hücûm mesafesine kadar sokulduğu bir zamanda süngü hücûmuyla beş altı yüz metre kadar geri atıldı. Bu sûretle takib ettiği maksadı elde edemeden üç yüzü mütecaviz telefât bıraktı. Düşman Kükürtlü Pınar şimâlinden Karakol Dağı istikametinde kırılan sol cenahı ileri sürmek için 2 Ağustosta Kireçtepe’ye kuvvetli bir taarruzda bulundu. Kara ve gemi topları bir taraftan mevzi’i dövüyor ve üç livâ kadar bir kuvvet de ilerliyordu. İleri kıtaâtıyla siperlerimizden bazılarını bidâyette  elde etmeye muvaffak olduysa da pek ağır zâyiât verdirilerek püskürtüldü.

Düşman bu mütevâlî taarruzlarıyla maksad-ı sevkülceyşini istihsal edemediği gibi tabiye nokta-i nazarından düştüğü mahkûm vaziyetten de kurtulamadı.

Düşmanın şimdiye kadar cereyan eden ve külliyetli zâyiâta mal olan muhârebatla pek ziyâde yorulduğu muhakkak olmakla beraber yeniden kendisini toplayarak taarruza geçmesi ihtimali de vardı.

Binaenaleyh elîmizde bulunan hatlar bir kat daha tahkim ve icab eden yerlerde istinad noktaları tesis edildi.

Düşmanın bir karış arazi kazanamaması için lâzım gelen husûsat yapıldı.

Mevcûd kuvvetiyle maksadını istihsal edemeyeceğini anlayan heyet-i seferiye başkumandanı külliyetli kuvâ-yı imdadiye sevk ve i’zâmı için vukû bulan müracaatlarının semeresiz kalması üzerine evvelce Mısır’dan celb edilmiş olan ikinci Mavnend Baba süvari fırkası ve cenûb mıntıkasından alınan yirmi dokuzuncu fırka ile Anafarta cebhesini takviye etti. Ve İsmailoğlu tepesine karşı tahşid ettiği bu kuvvetlerle maksad-ı aslisini istihsali çin mezkur tepeyi zabt ederek Anzak vadisini açmak  istedi. İsmailoğlu tepesi bu vadiyi sedd eden mühim bir mania idi.

8 Ağustosta düşman denizden ve karadan Büyük Anafarta istikametiyle İsmailoğlu tepesini –hücûmu hazırlamak için- top ateşleriyle dövmeye başlamıştı. Bunu müteâkib taarruzlarını Mestantepe, Pernartepe ve Azmak vadisiyle Damakcılk Bayırı sırtlarına sevk etti. Bu taarruzlar da telefât-ı azîme verdirilerek püskürtüldü.

Düşmanın taarruz için ilerlediği arazi tamamen ateşlerimizin tesîratına maruz bulunuyordu. Düşman, bu günkü taarruzda yalnız bir fırkamızın cebhesinde üç binden fazla maktül bıraktı.

Bu son büyük muhârebe ile hasmın tamamen kudret-i taarruziyesi kırıldı ise de son defa bir tecrübe-i tâlie daha girişti ve 14 Ağustos’ta Kayacık ağılının şimâlindeki bir tepeyi zabt için bu noktaya üç kere tevcîh ettiği taarruzlar mukabil taarruzlarımızla def ve ufak bir kısmı müstesna olmak üzere bütün siperlerimiz istirdad edildi.

Düşmanın yevm-i mezkurda Kireçtepe’ye ve 14-15 Ağustos gecesi Mestantepe şimâl-i şarkîsine icra edip tesîrsiz bırakılan muhacematından sonra bu mıntıkadaki savletlerinin şiddeti tamamıyla söndü.

Düşmanın Anafartalar cephesinde de temin-i muvaffakiyetine imkan kalmamış, cebhenin neresine başını vurduysa karşısına çelik bir kitle gibi Osmanlı azm-i dilâverânesi çıkmıştı.

Mâverâ-yı ebhârdan kopup gelen istila dalgalarını sîne-i şehâmetiyle karşılayan Conk Bayırı ve Anafartalar kahramanları, İstanbul yolunun artık ebedîyyen açılamayacağını son defa olarak müttefikîne anlattı!

Çanakkale vekâyi-i müteahhiresi müteselsil bir siper muhârebatıdır. Düşmanın şibh-i cezîreden çekildiği tarihe kadar üç cephede tarafeyn hutût-i harbiyesi, her gün yeni vesaitle techîz ve takviye edilen bir şebeke-i müstahkeme haleti aldı. Her iki taraf, bütün vesait-i fennîyyeye müracaatla birer mıntıka-i müstahkeme vücûda getirdi. Siperler, en yeni âlât-ı tahrîbiye ve mevâni-i fer’iye ile techîz edildi. Alelhusûs büyük çaplı obüslerimizin  vürûduyla  pek mühim bir silah-ı kâhıre de mâlik olmuştuk. Muhârebe sâhalarında siper izlerinden başka hiç bir şey görülmezdi. Yüzbinlerce insandan mürekkeb tarafeyn Kuvâ-yı azîmesi, siperler içinde, mahfûz mahallerde, emin yollarda gizlenmişti. Bu büyük sahnelerde kaynaşan insan yığınlarını toprak, dahiline cezb etmişti. Sâha-i harbe hâricden bakan ve burada cereyan eden vekâyie şahid olmayan bir göz, bu kadar kanlı ve azîm mücâdelâtın bu sahnede vukûa geldiğine pek ihtimal veremezdi. Sâha-i harbin sakinleri, topların ve tüfeklerin velvele ve şemâtetti arasında yirminci asrın îcâbât-ı askeriyesiyle vücûd bulan bu tahtüzzemin kalelerin yeni şerâit-i hayâtiyesine alışmıştı.

Sahne-i harbe hakim olan sükûtu topların çığlıkları, mermilerin ıslıkları ihlal ederdi. Gündüzleri vakit vakit topçu müsâdemâtı vukû bulur, bir siper aksâmı dökülür, yer yer piyade muhârebeleri cereyan ederdi. Büyük çaplı mermiyâtın sukûtuyla toprak kuranları arasında ecsad parçalarının havaya fırladığı olurdu. Bazen lağımların infilakıyla bir büyük siper parçası müdafileriyle beraber berhava edilir, dehhâş bir sadme tesîriyle civar siperlerde tezelzülât vukûa gelir, bir az evvel mevcûd olan bir ârıza-i zemin şimdi nâpedîd olur, eşkâl-i arazi değişirdi. Lağımlar ile açılan siper gedikleri etrafında bazen sürekli muhârebeler cereyan eder ve bu siper enkazı kâh bu tarafın kâh o tarafın elinde kalmakla neticelenirdi. Büyük çaplı toplarımız, düşman ordugahlarını, ihrac noktalarını, karargâhlarını döver, mühimmat depolarında iştialler husule getirirdi.

Geceleri bomba ve tüfek ateş teatisi sabahlara kadar devam ederdi. Keşif kolları faaliyetinden mütehassıl ufak tefek müsademeler eksik olmazdı. Bir siper vaziyetin ıslahı için mevziî muhârebeler, hücûmlar, baskınlar tekerrür ederdi. Muhâsımlar, hiç durup dinlenmeyen bu ateş-i faaliyetle dört ay kadar bir zaman karşı karşıya kaldılar.

 
ALINTIDIR

20/7/2008

ÇANAKKALE (yENİ MACMUANIN FEVKELADE SAYISINDAN ALINTILAR ) 4

 

UMUMİ BİR NAZAR

5 Mart hezimet-i bahriyesiyle Boğazı geçemeyeceğini feci bir sûrette deneyen müttefikîn, maksad-ı sevkülceyşini harekât-ı berriye ile elde etmeye karar vererek üss-i bahrî ittihaz ettikleri adalarda tedarikat ve istihzârata başladı. Gerek istihbârat-ı mevsuke ve gerek istikşâfat-ı havaiyye ve meşhud olan fevkalmutad faaliyet-i bahriye düşmanın böyle bir teşebbüse girişeceğinde şübhe bırakmadı.

331 senesi nisan ayı idi. İlkbaharın latif günlerinde Adalar Denizinin açık mavi sularının tebahhuratıyla meşbu havasını sahile hakim siperlerinde teneffüs eden kıtaâtımız ateşin nazarlarla düşmanın harekâtını tarassud ediyorlardı.

Her gün başka bir tebeddülat arz eden faaliyet-i bahriye garib bir tecessüs merakı hasıl ederdi. Havaların mülayemetiyle bir kat daha kesb-i sükût eden mehtablı geceler, her an için bir ihrac harekâtına elverişli idi. Nim şeffaf zulmet içinde pek yakından gelip geçen küçük tarassud sefînelirin bir gölge gibi aheste aheste harekâtı fark edilen, gözler, nim mahsus hayaletler peşinde mütemadiyen etrafı araştırır ve bütün kuvvetini toplayarak gittikçe kolaylaşan karanlığın nazarlardan gizlediği uzaklıklara kadar temdid-i tecessüs ederdi.

Boğazın medhali hâricinde koyu mavi birer bulut yığını gibi vakur bir vaziyet irae eden adalar ancak bu mütecessis nazarlara hail idi. Müttefikîn için şübhesiz pek hummalı bir faaliyet vardı.

Bugün bu mevkib-i ahenin halinde sahillerimizde tecavüze yeltenecek mehin düşmanın istihzâratını nazar-ı tahayyül ve tasavvur önünde daima tecessüm ettirerek vazî siperlerinde bir aşk-ı dindarâne ile vatanın Adalar Denizi mahrecindeki bu menî kapısını bekleyen kıtaât, yapacağı işi başaracağından emin bir tevekkül-i saburâne ile bu mevkib-i mehîbi pürheyecan beklerlerdi.

Şibh-i cezîrenin hava-yı billurisini yırtarak başlarının üzerinden mermi sağanakları geçmediği gün olmazdı. Düşmanın en mevhum hayalî eşyaya bile en büyük çaptaki toplarıyla savurduğu mermiler, mütemadi uğultulu, enindar ra’d ü berkler husule getirirdi. Bîfütur cevelan eden sefâin-i harbiyenin vaz’-ı tehdidi, müdafilerimizin maneviyatına sû-i tesîr edemedikten başka onları bir intikam hırsıyla daha ziyâde düşmanla göğüs göğüse, süngü süngüye boğuşacak bir sahne-i cidal bulabilmek iştiyakıyla sabırsızlandırırdı.

12 Nisan gecesi şimdiye kadar tarih-i harb-i cihanın kaydetmediği bir itina ve ihtimamla yapılan hazırlıklar hitam bularak General Hâmilton teşebbüsatından emin bir halde emirlerini tevzi etti.

Bütün vesait-i ihraciye en büyüğünden en küçüğüne kadar getirildi. Bunları Yunanistan limanlarından, adalardan yirminci asrın korsanlarına yakışır bir sûrette toplamışlardı.

Rub’-i meskûnun en ücra ve en baid köşelerinden devşirip getirerek bütün bu vesaitin sîne-i seyyar ve bîkararına doldurdukları halita-i akvamla hadaka-i basarda pek küçük görülen Eceabat yarımadasını bir hamlede aşacaklarını ve boğaz istihkâmatını ıskat ettikten sonra donanmalarının mehîb toplarıyla açamadıkları şehrah-ı bahrîyi süngüleriyle güşad edeceklerini zannetmişlerdi.

Yed-i kudretin o dar sâhaya sıkıştırdığı mevâni-i tabiiyye, şibh-i cezîrenin kıymet-i mutlakasını tezyîd eder. Ordumuz en ufak ârızalardan ve süngüsünden büyük bir maharetle istifade ederek harikalar gösterdi; yirminci asrın bütün vesait-i tahrîbiyye ve seferiyyesini haiz olup General Hâmilton’un ehl-i salib ismini verdiği muazzam hey’et-i seferiyyeyi durdurdu. Halife ve hakanlar yurdunu sinesiyle, imanıyla bu yeni ve mütemeddin (!) barbar ordusunun istilasından koruyup kurtardı.

Gerek harekâtın tarz-ı icrasından ve gerekse kendi raporundan istihrac edildiği vechile General Hâmilton, Mondros ve İmroz adalarında tahşid ettiği kuvâ-yı ihraciyyeyi makasıd-ı sevkülceyşiyyesine nazaran başlıca iki kısma taksim ederek bunlardan birini Boğaz istihkâmatının arkasını almak için Seddülbahir’e çıkarıp bu mıntıkanın mühim bir noktası olan Elçitepe’yi diğer kısmını Arıburnu’na ihrac ederek baskın sûretiyle bu iki noktadan bütün Boğaza hakim olmayı tasmim etti. Aynı zamanda Saros Körfezinde bir nümâyiş-i bahrî icrasını ve küçük bir müfrezenin de Kumkale’ye çıkarılmasını makasıdını setr için planına ilave etti.

 

ARIBURNU’NA İHRAC

11-12 Nisan 331 gecesi, bütün gece bütün gün sinesini yırta yırta cevelan eden gemilerin azariş-i lâkaydisinden kurtulan deniz, mehtabın nurları altında sakin bir safha halinde rehavetle uyuyor, sanki bir gün sonra kopacak olan muhârebe fırtınasına kadar biraz dinlenmek istiyordu. Kablezzeval saat üçe doğru gurub eden kamerin in’ikasat-ı ziyâiyyesi yavaş yavaş silindikçe denizi bir loşluk kapladı.

Müteaddid filoya inkısam eden ve kuvâ-yı ihraciyyeyi hâmil olan sefâin-i nakliye, donanmanın himayesi altında ihrac noktalarına doğru mütereddid ve endişekar aheste aheste yol alıyordu. Saat üç buçukta Arıburnu’na doğru ilerleyen ihrac kâfilesinin pîşdârını teşkil eden üç büyük torpido, seyr-i seri ile manevra yaparak sahile takarrüble ihrac noktasına hakim bulunan siperlerimize şedîd bir ateş açtı. Saat dörde doğru torpidolar ve römorkörler tarafından çekilen müteaddid merakib-i sagire karaya yaklaştı.

Vazifelerinin hululü zamanını katiyetle ihbar eden vaziyet karşısında siperlerinde silahlarına sarılan  ve gemilerin yağdırdıkları ateş yağmuru altında gözlerini hedeflerinin harekâtına nasb ederek bîfütur hasmını bekleyen sahil tarassud kıtaâtımız her günkünden daha metin bir salabetle bubuhranlı dakikalarda en büyük istinadgahları olan Cenab-ı Hakk’ın savn-ı samedanisine sığınarak sahile yaklaşan şalopeleri şedîd ve müessir ateşleriyle karşıladılar. Ateşlerimizin verdiği telefât-ı külliye bir hercümerc husule getirmiş, pekçok düşman sandalları, mürettebatı karaya ayak basmadan bir an evvel pürsükun uyuyan denizin haşin ve bîaman derinlikleri içine gömülmüştü. Düşman her türlü mehalike rağmen sahile mütefevvik kuvvetler dökerek tutunacak bir nokta elde ettikten sonra süratle hedefine yürümek için zâyiâta ehemmiyet vermiyordu. Maktül düşman üzerinde zuhur eden haritalarda istihdâf edilen nokta, kırmızı hatlarla işaret edilmişti.Sahile çıkıp yalçın sırtların zevaya-yı meyyitesi gerisinde süratle tekasüf eden kuvvetler, kendini toplayarak ve top ve tüfek ateşleri altında her hatvede bir kısmını gerilerinde mecrûh ve bîrûh bırakarak ilerliyorlardı.

Düşmanın intizam harekâtını tavik ve işkal ile matlub zamanı kazanmaya çalışan tarassud kıtası, düşmanın fâikiyyet-i adediyyesine bakmayarak cesurâne atıldığı  süngü hücûmundan sonra geriki hatta çekildi.

Kumkale ve Seddülbahir’den başlayarak Arıburnu şimâline kadar ihrac noktalarını ihata eden sefâin-i harbiyeden atılan toplarınukûs-i velveledarı, düşmanın ciddi teşebbüsata başladığını ve beklenilen büyük hadisenin vukûunu boğazın bütün kuvâ-yı müdafaasına ihtar etti. Süratle vürûd eden raporlar, düşmanın teşebbüsatı hakkında hiçbir tereddüd bırakmadı. Bütün kıtaât akın akın ihrac noktalarına doğru harekete başladı. Ortalık açılmıştı. Denizden yükselen tarassud balonu sefâin-i harbiyenin hedeflerini tayine, ihrac nukatı üzerinde dolaşan düşman tayyareleri, harekâtımızı ve kuvvetlerimizi istikşâfa çalışıyordu.

Arıburnu sahilinde doksan parçaya karib sefâin-i harbiye bulunuyor ve bunlar meyanında tadad edilen yirmi altı kıta nakliye sefînesi  kuvâ-yı ihraciyenin mikdarını tayin husûsunda bir fikir verebiliyordu.Tanımadığı bir fevkalade ârızalı arazide adımlarını kemal-i müşkilât ve tededdütle atan düşman, bir kısım kuvvetleriyle  Kılıç Bayırına ve diğer aksâmıyla da Çataldere’nin şarkındaki sırtlara kadar ilerlediği esnada vaziyeti süratle kavrayan kıtaâtımız cepheden taarruza geçti. Kanlı ve kırmızı sırtların şarkına doğru mütemadiyen uzanmak isteyen kuvvetler, top ve makineli tüfeklerimizin ateşleriyle perişan edildi. Bu sırada düşmanın müteaddid makineli tüfekleri de mukabil sırtlarda icra-yı faaliyete başladı.

Kanlı sırtın çalılıkları arasından ve şimâlinden sevk edilen takviye kıtaâtının harekâtı da müessir ateşlerimizle işkâl edildi. Düşman, sütreden mahrum ve yalayıcı ateşlerimize mahkûm olan Kırmızı sırttan ilerlemeye cesaret edemiyordu.

Bir kısım avcılarımız fundalık sırtı aşarak mukabil sırttaki kuvveti tard etti. Sefâin-i harbiye, efradımızın kuvve-i maneviyyesini sarsmak için büyük çaplı toplarıyla ve bütün şiddetiyle kıtaâtımıza ateş açtı. Edirne sırtında sebat etmek isteyen düşman kısmen tard edilerek sırt işgal edildi. Tam bu sıradaydı ki şimâlden ilerleyen kuvvetlerimiz, seri ve isabetkar bir karar ile düşmanın en can alacak noktasını buldu. Conk Bayırı istikametinden hatt-ı harbe dahil olarak şimâlen 261 rakımlı tepe ile kemal yerinin garb yamaçlarına ilerleyen kuvvete şiddetle taarruza başladı. Bu sûretle düşmanın sol yanıyla cephesine karşı taarruz tevhid edildi. Şedîd ve seri harekât-ı taarruziyyemiz önünde ric’at başladı. Hasmını önüne katan kahramanlarımız kâh ateşleriyle kâh süngüleriyle takibe devam ediyor ve hiçbir tehlike ve zahmete bakmaksızın ileri atılıyordu. Düşman, bu şedîd savletimiz karşısında şaşırmış, bütün serbestî-i harekâtını kaybetmişti. Her iki cebheden gördüğü tazyik üzerine sandallara binip kaçmaya çalışıyordu. Düşman, donanmasının en müessir sâha-i himayesine kadar sürüldü.

Düşman, bir taraftan lâyenkati ihrac ettiği kuvvetlerle ilk hatlarını takviye etmişti. 12 Nisan gecesi hücûmlarımız devam etti. Kanlı sırt’tan ilerleyen kuvvetlerimiz, karşılarındaki düşmanı geriye atarak ilk hatlarını kâmilen süngüden geçirdi. Yığın yığın esliha iğtinam edildi. Düşman ecsadı üzerinden pürgurur ilerleyen efradımızın kuvve-i maneviyyesi yükselmişti!

Düşmanın yeni aldığı taze kuvvetlerle  sağ cenahımıza ve merkezimize karşı mütekabil taarruzu başladı. Fevkalade mesaisine rağmen Karaburun Deresinin şarkına geçemedi.

13 Nisan günü pek buhranlı idi. Mamafih kıtaâtımız, bütün müşkilâtı iktiham ile sabır ve metanetine halel getirmedi. Pek fâik İngiliz kuvvetleriyle kemal-i şan ve celadetle harb eden cesur ve fedakâr kıtaâtımız, elde ettiği hatları tahkim ederek 14 Nisanda yeniden taarruza geçti.

Taarruz bütün cebhe ve cenahlara karşı tevcîh edildi. Fecirle beraber düşman Kabatepe istikametinden sâha-i harbi dövüyordu. Taarruz muvaffakiyetle devam ediyordu. Kanlı ve Kırmızı sırtlarda düşmanın firar sûretinde ric’ati başladı. Şimâlden gelen tazyikimiz ile sahile kadar sürülen düşman kaçmak için sandallara iltica ediyordu. Ric’at noktasına uzak olan Kanlısırtla merkez tepedeki kuvvet tutunuyor ve asıl sebatı yüksek sırtın garbında ve Haintepede görülüyor, kıtaâtımızın Kömürkapı Deresi ve Bomba sırtlarına ve bilhassa Yükseksırt’a kadar ilerleyerek hakim bir vaziyet almış olmasından dolayı çekilemiyor ve musırrâne sebat ediyordu.

14-15 Nisan gecesi taarruza devam edilerek bir kat daha tazyik edilen düşman, bulunduğu vaziyetin nezaket ve ehemmiyetini takdir ile uğrayacağı akıbet-i elîmeden kendisini kurtarmak için mütemadiyen çıkardığı takviye kıtaâtıyla tuttuğu hatta ciddi mukavemet gösteriyordu.

15 Nisana kadaryapılan taarruzlarla düşman, Yokseksırt’ın sahil ve cenûbuna müteveccih kısmıyla Kömürkapı Deresi içindeki yamaçlara ve Merkeztepe ile Kırmızı ve Kanlı sırtların hatt-ı balasına kadar sürülmüştü. Aleddevam ihrac ettiği kıtaâtı ileri sevk ederek ilk hattı takviye ediyordu. Vaziyet-i umûmîyyesini tashih için cebhenin bazı noktalarında 18 Nisana kadar düşmanın tekrar ettiği mukabil taarruzlar kâmilen reddedildi.

18 Nisana kadar düşman Yeni Zeland livâsından ibaret kuvvet almış, vesaik-i kat’iyyeye nazaran da iki fırka kadar zâyiât vermişti.

Şu bir iki gün zarfında nisbeten sükunetle geçen zamandan bilistifade düşmanın kendisini toplayarak yeniden taarruza geçmesine mani olmak için iltihak eden taze kuvvetlerimizle 18 Nisan günü tarafımızdan taarruz icrasına karar verildi.

Saat beşte topçularımız tarafından düşman mevaziine ve ihrac iskelesiyle düşman mevazii gerisine güşad edilen ateşi müteâkib bütün cebhede piyade muhârebesi başladı. Arazinin fevkalade ârızalı ve kesik olması, düşmanın şedîd donanma ateşi, müteaddid ve mitralyözlerle dar bir cebheden açılan şedîd ateşler altında açıktan hareket mecburiyeti kıtaâtımızın taarruzuna betaet îras etmekte idi. Mamafih bir kısım kıtaâtımız, düşmanmevzilerine daha ziyâde yaklaşmıştı. Tekmil kuvvetler seri bir savletle düşman mevzilerine sokmak için verilen umûmî bir hücûm işaretiyle urûk ve asabı bir kat daha gerilmiş ve taze bir şevk ve hahiş hissetmiş olan bütün kıtaât tekrar ileri atıldı. Şâyan-ı iftihar bir besaletle ilerleyen avcı hatlarımız bazı yerlerde düşman siperlerine 20-30 metreye kadar sokulmuştu.

18-19 Nisan gecesi nısfülleylde başlayan taarruzumuzda düşmanın cebheye yerleştirdiği müteaddid makineli tüfeklerle açtığı ateşe rağmen düşman mevzilerine pek ziyâde takarrüb edilerek arazi kazanılmıştı.

19 Nisan günü düşmanın Arıburnu’na asker ihrac etmekte olduğu ve bir taraftan yaralılarını gemilere naklettiği görülüyordu. Öğleden sonra saat dokuz raddelerinde sağ cenahımıza tevcîh ettiği taarruz muvaffakiyetle tard edildi. Mıntıka-ı harbi ihrac gününden beri aleddevam  ardı arası kesilmeyen gemi ateşleri altında bulunan düşman, bugün de mıntıkamızı cehennemî bir ateş altına almıştı.

20 Nisan’da düşman cebhede bütün faaliyetiyle siper hafr ediyor, topçumuz da ateşleriyle düşmanın tahkimatını tacize devam ediyordu.

Düşman şimdiye kadar icra edilen şedîd darbelerimizle donanmasının sâha-i himayesinde bulunan sahile muvazi dar ve şeritvari sırtlar üzerinde vücûda getirdiği siperlere sığınmış ve kudret-i tecavüziyyesi kırılmış ve siper muhârebatı başlamıştı.

İngilizler siper muhârebatında bir istidad-ı mahsus gösteriyorlar ve silahlarını büyük bir itidal ile isti’mâl ediyorlardı.

18 Nisan taarruzunda müstahkem düşman hutût-i harbiyyesine karşı ecdadlarının cihanşümul hasaili  ve mefahir-i askeriyyelerini bihakkın temsil ve ihya edecek sûrette yalın kılıç düşman siperleri üzerine atılan zabitanımız ve aynı hiss-i kahramanâne ve dindarâne ile zabitanını takib eden cesur ve metin efradımız, gurur-i millîmizi cidden yükseltecek harikalarla sahne-i harbi her zerre-i gubarı bir şehid veya bir gazinin hun-i celadetiyle meşhun-i kudsiyet bir ravza-i mübarek haline getirmişlerdi.

SEDDÜLBAHİR İHRACI

Düşmanın mütemadi tayyare faaliyetleriyle donanma ateşleri  altında gündüzün iş görmek kabil olmadığından sahildeki siperlerin ıslahı için karanlıktan istifade edilerek çalışılabiliyordu.

11-12 Nisan gecesi düşman torpidolarının tahkim edilen sâhalara lâyenkati icra ettiği ateşler iştigalata mani olmuş ve siperdeki efradımızı da iz’âc etmişti.

Düşmanın geceleyin vukû bulan sürekli ve devamlı ateş faaliyeti, kariben bir teşebbüsde bulunacağını ihsas etmişti. Esasen her an için silah başı hazırlığında bulunan tarassud kıtaâtımız, topların gürültüsünden bütün gece uykudan mahrum kalmıştı.

Nısfülleylden sonra saat üç buçuğa doğru guruba başlayan mâh-ı âlemtab, kemal-i teyakkuzla tarassudgahlarından ufk-i mer’înin a’mak-ı sîminine medd-i nazar-ı tecessüs eden mutarassıdlarımızın gözleri önüne tedricen bir perde-i zulmet indiriyor ve kamerin uful-i tedricisiyle bütün muhite bir hüzün sâri oluyordu.

12 Nisan günü öğleden evvel saat 4.30 raddelerinde tarassud kıtaâtımız, düşman donanmasının  müdhiş top tarrâkalarıyla silah başına inmişlerdi.

Sefâin-i harbiye sahildeki siperlerimizi tahrîb için bütün şiddet-i gûlânesiyle müzab ve seyyal bir ateş püskürüyordu. Kesif gemi ateşlerinden ve siperler üzerinde parçalanan pek çok şarapnellerin infilakıyla intişar eden gazların hasıl ettiği tayf-ı elvandan mürekkeb duman, az zamanda sahili setr etmişti. Hiçbir şey görülemiyordu.Yalnız bu duman arasında kızgın mermilerin ahcâr-ı semaviye gibi takib ettiği tarikte bıraktığı ateşin izlerle şarapnellerin havada vücûda getirdiği demet demet kandiller meşhud oluyordu. Bu duman bulutlarına mermi kitlelerinin sukûtuyla zeminden feveran eden toz kasırgaları da inzimâm ediyor, vahşi bir manzara hasıl oluyordu.

Düşman bu ateşleriyle kuvâ-yı ihraciye için emin bir sâha-i harekât ihzâr etmek istiyordu.

Birçok siperlerin dümdüz olmasına rağmen müdafiin, emin sâhalarda, masun sütreler gerisinde tahaffuz ederek kuvâ-yı ihraciyenin vürûduna, uhdelerine müterettib vazifenin kudsiyet-i uzmasını bir sekînet-i kahramanâne ile intizar ediyorlardı. Cenab-ı Hakk’a müteveccih olan kalbleri, emel-i muazzezlerinin istihsalinden bir emniyet-i mev’ûde ile mülhem olmuş gibi itidallerine hiç halel getirmemişlerdi.

Saat beşi geçmişti ki bombardıman seyrekleşmiş, etrafı görmek kabil olmuştu. Büyük küçük elli kıta harb ve nakliye gemisi ve birçok kayık ve römorkörler ile büyük dubalardan mürekkeb bir ihrac mevkibinin Sığındere’den itibaren Seddülbahir mıntıkasını sardığı meşhud oluyordu.

Krüvazörler himayesinde bazı nakliye sefîneleri sahile takarrüb etmiş, saat altıya doğru Teke Koyu’na müteaddid kayıklar ilerlemişti. Ertuğrul Koyu’na da cesîm bir nakliye sefînesi yedeğinde çektiği cesîm dubaları iskele hizmetini görmek üzere sahile yaklaştırdı.

Sefâin-i harbiyenin ve bilhassa ihraca muavenet maksadıyla sefâin-i nakliyeye yerleştirilmiş olanNordanfeld ve makineli tüfeklerin fasılasız ateşleri himayesinde her iki noktaya ihrac başladı. Siperlerde eser-i hayat kalmadığına zahib olan düşman, sahile takarrüb ederken siperlerden ani bir süratle fışkıran şedîd ateşlerle karşılandı. Senelerden beri mavi ve saf sathında hiçbir şaibe görülmeyen bu sahillerin latif ve berrak suları al kanlarla rengini değiştirdi!

Bir kısım düşman efradı kayıklardan suya atlıyor, bazı kayıklar sahile yanaşmadan devriliyor, sefâin-i nakliye bordalarından dubalara inmek üzere bulunan efrad da oldukları yerde seriliyordu. Ertuğrul Koyu sahili düşman ecsadıyla doldu. Seddülbahir iskelesine yanaşmak isteyen kayıklar  kâmilen batırıldı. Tahrîbkar ateşimizin tesîriyle düşman muvakkaten ihracı tevkif etti. Ateşimizden pek ziyâde yılgınlığa düçar olan düşman efradı, nakliye sefînelerinden çıkmaktan imtina ediyor ve zabitlerinin kılıç darbeleriyle  merdivenden indiriliyordu.

İhrac noktalarında devam eden bu cezr ü medd-i müsâdemât esnasında bir kısım düşman efradı, donanmanın şedîd ateşleri himayesiyle Teke Koyu sahilinin ateşten mahfûz sütreleri gerisinde tutunabildiler. Düşmanın zâyiât-ı külliye ile Ertuğrul Koyu ve Seddülbahir iskelesinden tard edilmesi üzerine sefâin-i harbiyesinin bu cihetteki müdafiinimize tevcîh ettiği ateşler siperlerimizi dümdüz etti. Müdafiler bu siperde barınmak imkanı kalmayınca diğer siperlere geçiyorlardı.

Teke Koyu ve civarına çıkan düşman tedricen takviye edilerek mitralyözlerini Teke sırtına yerleştirdi. Buradan çekilen müdafiinimizin bakıyyesi, takviye edilerek ilerlemek teşebbüsünde bulunan düşman üzerine tekrar saldırdı.

Saat yediyi geçiyordu. Seddülbahir sahili ve arkası ateşler içinde yanıyordu. Düşmanın Ertuğrul Koyu’na tekrar sevk ettiği kuvvetler yine mahvedildi. Fakat vaziyet ve mevkiin müsaadesinden bilistifade  düşman Teke Koyu’nda tekasüf etmeye başlamıştı. Buradan ilerlemek isteyen düşman bir kısım takviye kuvvetlerimizle tesbit edildi.

Saat ona doğru Asya cihetindeki bataryalarımızın Seddülbahir civarına ihraca çalışan düşmanın harekâtını işkâl husûsunda pek büyük tesîri başladı. Bir nakliye sefînesi, müessir isabetlerimizle karaya oturtuldu.

Düşmanın Seddülbahir’e tevcîh ettiği pek şedîd ateş altında evler yıkılmış, kasaba harabe halini almıştı. Seddülbahir iskelesi müdafileri bu şiddetli ateşlerden müteessir oldukları halde sebat ediyor, yeniden sahile çıkmaya yeltenen kuvvetleri sapır sapır denize döküyordu.

Sahile ayak basabilen pek az düşman efradı, harabeler altına, enkaz arkasına iltica ediyor, başlarını çıkaramıyordu. Kuvvetlerinin azalmasına rağmen iskele başında ve kasaba civarında ahz-i mevki eden kahraman müdafiler, o gün akşama kadar düşmanın Seddülbahir’e ihracını men ettiler. Aynı zamanda Sığındere mansıbıyla sırtlarının sahil ve resanı sığlıklarına çıkan ve mitralyözlerle takviye edilen bir tabur kadar düşman kuvvetiyle de mütevâlî muhârebeler devam ediyordu.

Ba’dezzevâl saat birden sonra düşmanın Teke Koyu ihracatı bir kat daha faaliyet kesb etmişti. Aytepe’ye doğru ilerlemek isteyen düşman, buradaki müdafiinin ateşlerinden pek az kurtarabildiği bakıyyetüssüyûfuyla zevaya-yı meyyiteye sokulabildi.  Müteâkiben vürûd eden kuvvetlerle tekrar tepeyi tedricen ssarmaya başlamış ve zâyiâta bakmayarak iki cihetten zorlayıp zabt ile mitralyöz yerleştirmişti.

Düşman müteâkiben Gözcübaba tepeciğini de elde etti. Burada muhârebe pek hunrizâne oldu ve Gözcübaba tepesi müdafiini son neferini feda edinceye kadar çarpıştı.

Ertuğrul Koyu’nu yandan döven Harapkale’deki siperlerimiz, düşmana pek ziyâde zâyiât verdirdiğinden düşman donanması bu siperleri tevcîh ettiği ateşle dümdüz etti.

Aytepe’yi zabteden düşman, Ertuğrul tabyasını da arkadan sardı. Ertuğrul tabyası ve Ertuğrul Koyu 12 saat kemal-i besaletle düşmana karşı müdafaa etti. Bugün düşman bu sâhaya takriben beş tabura karib bir kuvvet çıkarmıştı.

Gecenin hululüyle zulmet, tarafeynin harekâtını setr etmişti. Düşman mütemadiyen tenvir tabancaları endaht ederek harekâtımızı görmeye çalışıyordu. Müdafilerimizin işgal ettiği hatta bütün gece bilistifade yeniden ihrac ettiği kuvvetlerle ilerlemeye çalıştıysa da tevkif edildi. Aynı zamanda elîmizde bulunan Seddülbahir köyünde kanlı muhârebeler cereyan ediyordu. Hisarlık’a çıkan düşmanın ilerlemesine mani olmak için oradaki kuvvetimiz takviye edildi.

Nısfülleylde Seddülbahir’deki müdafilerimizin ateşi pek ziyâde  kesb-i şiddet etmiş ve lâyenkati bomba infilakları başlamıştı. Bilhassa bombalarımızın müessir sûrette isti’mâliyle Seddülbahir koyuna düşmanın ihracı uzun bir zaman tavik edildi. 13 Nisan sabahı düşman donanmasının Seddülbahir iskelesiyle koyuna yeniden tevcîh ettiği müessir ve muhrib ateşler himayesinde buraya da asker ihrac edebildi. Fakat bu netice kendisine pek mühim zâyiâta mal edildi.

Seddülbahir kasabasının mahrecinden düşmanın hurucuna mani olmak için medhali dövmek üzere mitralyözler tabiye edildi. Buradan Harapkale’ye ilerlemek isteyen düşman kuvvetleriyle tam bir saat emsali nâmesbuk bir şiddetle çarpışıldı. Zabitan ve efradımız kemal-i azm ve metanetle feda-yı can ediyorlardı!.. Düşmanın bu vakte kadar takriben üç alaya baliğ olan ihrac kuvvetinin sülsü hatt-ı harbden ihrac edilmişti.

Düşman kuvvetlerine nazaran nisbetsiz bir derecede bulunan Seddülbahir mıntıkası müdafileri 22 saat kadar bir zaman aç, susuz, uykusuz ve bilââram düşmanı lüzumu kadar işgal ve ihracı, pek yüksek kahramanlıklarla tavik ve işkâl ile maksadımızı pek şerefli bir sûrette istihsale sa’y ettiler!

Düşman bir cenahıyla Sığındere mansıbına ve diğer cenahıyla Seddülbahir kasabasına kadar uzanmıştı ve bir kısım kuvvetleri de Eski Hisarlık’ta bulunuyordu.

13 Nisan sabahı Sığındere sırtlarında birleşmiş olan düşman süngü süngüye icra edilen müsâdemât neticesinde kahraman kıtaâtımız tarafından kâmilen denize döküldü. Seddülbahir, Gözcübaba, Aytepe ve Teke sırtlarını işgal eden düşman karşısında ve üç taraftan donanmanın mütemerkiz ve müessir ateşi altında kalan bu mıntıkada ileri kıtaâtımızın Damlar’ın şimâlindeki hata gelmesi lüzumu hasıl oldu.

14 Nisanda düşman bir kısım kuvvetiyle Sığındere ve Damlar hattına doğru ilerledi ve Esi Hisarlık-Sığındere hattını ileri kıtaâtıyla tuttu.

15 Nisan günü düşmanın donanma ateşlerinin himayesi altında ileri kıtaâtıyla ibtidar ettiği taarruzu telefât-ı külliye ile red ve ric’ate mecbur edildi.

16 Nisanda düşman Seddülbahir, Harapkale, Aytabya ve Teke Burnu hattında bir silsile-i tahkimat vücûda getirerek ileri kıtaâtıyla Sığındere mansıbından itibaren Kirte deresini ve Kanlıdere’yi kat’ ile Kerevizdere mansıbının sekiz yüz metre cenûbunde denize müntehi olan bir hattı işgal ve tahkim ediyordu.

Topçumuz, ateşleriyle düşmanı mütemadiyen taciz etti. Donanma ateşi gündüzün bu mıntıkada faaliyet ibrazına sûret-i katiyede mani oluyordu. Düşman da aynı vechile müessir ateşlerimiz altında ilerlemek cüretini göstermedi. Tarafeyn ileri mevazii beyninde gündüzleri mevziî muhârebat devam ediyor, geceleri tahkimata germî veriliyordu.

18-19 Nisan gecesi icra edilen umûmî ve şedîd taarruza kıtaâtımız, pek kahramanâne savletlerle düşmanın ilk hatlarına kadar sokuldularsa da düşmanı geri atamadılar. Düşmanın da mukabil taarruzları zâyiâtla püskürtüldü. Ertesi gün ileri mevaziimize karşı düşmanın bir faide temin etmeyen ateşleri devam etti. Düşman karaya henüz obüs çıkarmamıştı. Sahra topçusu da zayıftı. Fakat buna mukabil şibh-i cezîrenin cenûb kısmını üç taraftan ihata eden cesîm sefâin-i harbiye topları pek ziyâde tefevvukû haizdi.

Düşman tayyareleri her gün bomba tacizatına devam ediyordu. Sefâin-i harbiye sık sık mıntıkanın muhtelif noktalarıyla garb istikametlerini şedîd grup ateşleriyle tarardı.

20 nisanda tarafeynin topçu ateşi devam etti. Düşman mevzileri önüne salib-i ahmer bayrağı çıkararak pek külliyetli olan maktül ve mecrûhlarını toplamakla meşgul oldu.

20-21 Nisan gecesi ba’dezzevâl 9 dan itibaren tarafeyn ateşi şiddetlendi. Bu sırada mehtab da tulu etmişti. Sefâin-i harbiyenin tevcîh ettikleri pek çok projektör ziyâları, siperlerden atılan tenvir tabancaları, top alevleri vakit vakit sâha-i harbi tenvir ediyordu. Fakat arazinin mübhem hayalatından başka hiçbir şey görülmüyordu. Bu boşluktaki sükuneti yalnız topların gürültüsü ihlal ediyordu. Bu geceki taarruzda bilhassa düşmanın sağ cenahı tazyik edilecekti. Taarruza iştirak etmek üzere vürûd eden yeni kıtaât çalılıklarla mestur arazinin loşlukları arasına dalıyor, çalılarla temastan hasıl olan hışırtıdan başka bir ses işitilmiyordu.

Düşmanın olanca şiddetiyle icra-yı faaliyet eden ateşe rağmen hücûm kollarımız ilerliyor ve zâyiâta ehemmiyet vermiyordu. Efradımız pek cansiperâne hareket ediyordu. Düşman mevzii bazı noktalarda sarsıldıysa da vaziyetinde mühim tebeddülatı intac etmedi.

23 Nisana kadar düşman Seddülbahir mıntıkasına takriben üç İngiliz ve takviye edilmiş bir Fransız fırkası ihrac etmişti. Hisarlık mıntıkasında Fransızlar bulunuyordu. Şimdiye kadar devam eden muhârebatta Fransızların kıymet-i harbiyesinin İngilizlere mütefevvik olduğu anlaşılmıştı. Bu tarihe kadar Fransızlar da dahil olduğu halde  müttefikînin on bir gün zarfındaki mecmu zâyiâtı altı yüzden fazlası zabit olmak üzere on dört bine karibdir. Mütevâlî taarruz teşebbüsatımızla düşmanın kudret-i muhâcimesi ve serbestî-i harekâtı kesr edildi. Düşman artık vaziyet ve kuvvetinin taarruzu idâme ettiremeyeceğini anlayarak daima intizar ettiği hücûmlarımıza karşı tahkimata ehemmiyet verdi.

Vatanın menafi-i âliye ve mukaddesesi uğruna hayatını bilatereddüd feda eden zabitan ve efradımızın ibraz ettikleri elvah-ı hamâset, Osmanlı ordularının asırlarca  devam eden istila devirlerindeki kabiliyet-i cengaverânesinin timsâl-i şehâmetine tamamıyla nâzırdir. Her iki ihrac sâhasında yüksek bir kuvve-i maneviye ile daima hayatı istihfaf eden kahramanlarımız, istikbalin abide-i şan ve celadetini henüz maziye karışmadan kendi gülgun kanlarıyla tahmir ettikleri vatan-ı muazzezlerinin Adalar denizine nâzır ve ecdadlarının hamasiyatına şahid olan bu muazzez sâhalarda süngü ve kılıçlarıyla vücûda getirdiler!..

ALINTIDIR

20/7/2008

ÇANAKKALE (YENİ MECMUANIN FEVKALADE SAYISINDAN SEÇMELER ) 3

                                                                                                                 BÜYÜK HÜCÛM, İNGİLİZ VE FRANSIZ DONANMASININ RİC’ATI (5 Mart 331/18 Mart 915)

5 Mart tarihte bir dönüm noktasıdır. Bizi sevmeyenler tarafından şu pek tanıdığımız ihtiyar tarihte, iki buçuk asırdan beri yalancı ve mutaassıb bir kanaat doğurulmuştu: “Türkün hakk-ı hayatı ölmüştür ve o avrupaî bir cemiyet olamaz...”. Birbirini kovalayan bazı hain tesadüfler de onlarca bu kanaati teyid eder gibi görünüyordu. İşte 5 Mart ve onu takip eden kara muhârebeleri cebr edilen fikirlerin tarihte ihdas ettiği bu sahte kanaati inatçı yolundan çevirmiş, Asyalu Türkün Avrupa’daki hakk-ı hayat ve hakk-ı fethini Çanakkale kahramanlarının temiz kanlarıyla –nurlandırarak- tesbit etmiştir. Şu müzmin “Harbin sonunda dünya bir daha değişecektir” denilir, Osmanlı saltanan aleminin (5 Mart 331) beraber değişmiş olduğunu da itirafa mecburdurlar.

İşte, dost ve düşman milletlerin bize ait haksız ve eski kanaatlerinde yeni ve mühim bir tebeddül yapan, Osmanlı ordusuna ecdadının her ne sûretle varisi olduğunu isbat etmek fırsatını veren 5 Mart tarihinde  hakikaten bir dönüm noktasıdır. Türklerin gerek denizden gerek karadan Çanakkale’de derûhde ettikleri ağır ve tehlikeli vazife, ağırlığı nisbetinde şan ve şerefle bitmiş, şu büyük harbin sonunda başlayacak olan yeni karnın ilk şâhıslarından biri de Türklerin Çanakkale’ye 5 Martta dikmiş oldukları zafer abidesi olmuştur.

Şubat ayında günlerce devam eden didinme ve boğuşmalar kuvvetli ve korkunç iki fırtına bulutunun birbiriyle çarpışmak için koşuştuklarına benziyor, Akdeniz Boğazında kopacak olan büyük fırtınanın pek yaklaştığını açıkça gösteriyordu. Son günlerde İngiliz ve Fransız filosu muhârebenin merkez-i sıkletini Çanakkale-Kilidülbahir grubuna naklettikten sonra artık işin sürüncemede kalmasına imkan bırakılmamış, ana kuvvetler birbiriyle iyiden iyiye temas etmişlerdi. Martın ilk günleri yalancı bir sükunetle geçmiş ve bu zahiri sükunetin arkasında geniş ve kat’i bir faaliyetin için için hükümferma olduğu açıktan açığa anlaşılmıştı.

5 Mart 331 sabahı pek erken keşfe giden bir tayyaremiz Bozcaada civarında 15 İngiliz, 4 Fransız zırhlısıyla 3 krüvazör ve pekçok torpido  ve nakliye ve tahrîb gemilerinin Boğaz’a doğru hareket hazırlığında bulunduğunu haber verdi. Bu haber, muhtelif tarassud postalarının raporlarıyla ehemmiyet ve ciddiyetini arttırdı. Bütün vazifedarlar, uykusuz geçen gecelerin yorgunluğunu hissetmeksizin her şeyi hazırlanmış olan sevgili toplarının başına büyük bir sevinç ve itimad ile geçmişler; bu pek mukaddes vazife ve fedakârlık saatlerinin yaklaşmasını zafer duygularıyla mes’ûdâne karşılamışlardı. İstihkamların içinde dindarâne bir faaliyet vardı. Cemaatle kılınan sabah namazına, iş başındaki nöbetçilerden yetişemeyenler eda-yı salat için teker teker koşuyorlar, çam ağaçlarının koyu yeşil gölgeleri altında, gelişigüzel kıblelerine dönerek, kalblerinden coşan ibadetleriyle her şeyih hâlık ve hakimi olan Allah’a ve onun irade-i lemyezelîsine muti ve münkad, tazarrularını yükseltiyorlardı.

Sabah saat 8.30 idi. Daima torpidolar ile tarassud edilen medhalin gerisinde 8 zırhlı, 1 krüvazörün bulunduğu anlaşıldı. Hal ve vaziyet fevkalade idi. Bütün nazarlar Boğaz’ın dar medhalinden içeriye doğru sarkacak düşmanı gözlüyor, bataryalar dahilinde uzun mümareselerle öğrenilmiş olan vazifeler, tabii bir itiyadmış gibi ifa olunuyordu.

Hava gayet güzel, deniz pek sakin, sema bahar bulutlarından azade, berrak ve lekesizdi. Havanın bu hali düşman lehine olmakla beraber bu gün ne güzel bir muhârebe günüydü!... İnsanı üşüten soğuk, bayıltan sıcak, hedefi saklayan sis ve bunlara benzeyen bir şey yoktu. Boğaz’ın hâricinde İmroz’dan Bozcaada’ya kadar bütün ufuklarda asabi ve acul bir faaliyet görülüyor, birçok torpidolar sağa sola, ileri geri koşuyor, tahrîb ve nakliye gemileri, tahlisiye ve hastahane vapurları muhârebe sâhasına doğru yaklaşıyor, geri hizmetine mahsus olan hat üzerindeki yerlerini tutuyorlardı.

Saat 10.30 da dördü geride olmak üzere 10 zırhlı ve müteaddid torpidodan mürekkeb iki kuvvetli fırka Boğaza doğru ilerliyordu. Bu iki büyük grup en önde Triumf sistemi bir zırhlı (Sviftşör), bunu takiben sıra ile Agamemnon, Lord Nelson, Quinn Elizabeth, Infileksibıl, Prens Jorj zırhlıları ve bunun gerisinde dahi 5 torpido bulunmak üzere heybetli birer kale gibi teker teker Seddülbahir hizasından görünerek medhal önünde Kumkale’ye doğru bir hat teşkil ettikten sonra sola çark ettiler ve birinci hatta bulunan 6 zırhlı omuzluk hattında Boğazdan içeri girmeye başladı. Manzara hakikaten mehîb ve şâyan-ı temaşa idi. Birinci harb gemileri grubu Boğaza girerken yelpazevari açılarak giriyor, gemilerden her biri bombardıman mahallindeki mevzilerine doğru ilerliyordu.

Prens Jorj zırhlısı Rumeli sahilini, Triyumf sistemi Sviftşör zırhlısı da Anadolu sahilini kıyı solundan takip ediyor, Quinn Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson, Infileksibıl’dan mürekkeb olan en kuvvetli gemiler de Boğazın orta yolunu takib ederek saf-ı harb açıyorlardı. Birkaç torpidonun da bilhassa merkezdeki drednotların etrafında mütemadiyen devr ederek bu gemileri torpillere karşı himaye etmeye çalıştıkları görülüyordu.

Saat 11.15 de Sviftşör zırhlısı ilk mermisini Halileli sırtlarına attı Ve İntepe grubunun mukabelesiyle beraber zaferle bitecek olan şu büyük muhârebenin birinci safhası da açılmış oldu. Saat 11.30 da birinci harb gemileri grubu tamamıyla saf-ı harb açarak  Tenker deresi- Halileli sırtları hattına kadar ilerlemiş; Fransızlardan mürekkeb olan ikinci grup ise Seddülbahir önünden çıkarak medhalden içeriye girmişti.

Düşman bidâyette müteenniyâne hareket ediyor, ateş taksimini pek muntazam yapıyordu. Saat 11.40 da Infileksibıl Rumeli Mecidiye Tabyasına doğru ve müteâkiben Quinn Elizabeth drednotu da Anadolu Hamidiye istihkâmı civarına ateşe başladılar. Tam beş dakika sonra Amiral Dorbek sahne-i harbde, daha kesif ve mürtefi duman ve alev bulutlarının yükselmesini arzu etmiş olmalıdır ki müstahkem bir muhitte olmakla beraber yine bir şehir olmakdan hâli kalmayan Çanakkale’ye Quinn Elizabeth’ten ateş açılmış ve şehirde bir yangın yapılmıştı.

Saat 11.55 de Lord Nelson ve Agamemnon drednot krüvazörleri Kilidülbahir grubunu bombardımana tam saat 12 de Sviftşör zırhılısı da Dardanos bataryasıyla döğüşmeye başladı. Artık muhârebe bütün manasıyla her iki taraf mukadderatının halledilmeyeceği kat’i bir şekle yavaş yavaş ve fakat büyük mikyasda giriyordu. Şu vaziyete göre İngiliz filosu Çanakkale-kilidülbahir grubuna umûmîyetle 13 kilometre mesafede olarak istihkâmların mevkilerine nazaran muhtelif nişangahlarla atışını bervech-i âti taksim etmişti:

Gemiler                                                                    Hedefleri                               mesafe/metre

Prens Jorj                                       Tenker ve Baykuş cihetlerine     10000

Quinn Elizabeth Anadolu Çanakkale grubuna                                 13000

Infileksibıl                                      Anadolu Hamidiye tabyası

                                                                                 Ve Erenköy cihetlerine       13000,

                                                                                                                                                9000

                                                                  9000

 

İngiliz münferid atım veya çift atımdan mürekkeb yaylımlarla ateş ediyor ki ağır toplarımız sâha-i endahtına giren hedeflere ağır ve muntazam endahtla cevap veriyor, obüs ve sahra bataryalarımız ise seri ateşleriyle madenî ve çalâk sayhalarını Boğazın duman ve alev fışkıran ufuklarına yükseltiyordu.

Saat 12 de ikinci Fransız zırhlıları grubu, birinci İngiliz grubu hattının gerisinde açılarak ikinci hattı teşkil etmişti. Aynı zamanda veymut krüvazörü de Kumkale önünden Yenişehir’i bombardımana başlamış ve bilahare kendine iltihak eden diğer iki krüvazörle beraber medhal açığında kalmıştı.

Fransız zırhlıları birinci İngiliz harb gemileri grubu hattına anbean yaklaşıyorlardı. İngilizler, Fransız hattının yaklaşmakta olduğu sırada kesif ve bunaltıcı bir ateşle muhârebeye şiddet ve dehşet vermişler, bataryalarımızın muntazam ve soğukkanlı mukabelesine pek köpürmüşlerdi. İki tarafın ateşleri hakikaten mukavemetsûz bir halde idi. Çanakkale şehrinde zuhur eden yangının siyah ve kesif duman bulutları  istihkâmların semasını mehîb bir şekilde örtmüş, obüs ve sahra bataryalarımızın da hevlnak tarrâkaları mahuf bir uğultu halinde Çanakkale ufuklarını doldurmuştu.

Visamiral Keprat’ın kumandasında bulunan dört Fransız [Sufren, Bouvet, Goluva, Şarlmani] zırhlıları birinci hatta dahil oldular. Birinci harb gemileri grubunun evvelce tuttuğu bu hat, şimdi on zırhlı ve birçok torpido mürekkeb bir zincir halini almış ve Boğazın medhalden girince en geniş mahallini kapamıştı. Üçüncü bir ihtiyat süfün-i harbiye grubu da Yeniköy-Yenişehir önünde hazırlık mevkiine girmişlerdi. Fransız zırhlılarından Goluva ve Şarlmani, Rumeli; Bouvet ve Sufren Anadolu kıyılarında bulunuyorlar ve ağır zırhlı kuleleriyle ateşe iştirak ediyorlardı. O dakikada torpidolar hâric olmak üzere şu on büyük zırhlı 7,5 cm. Likten 38,1 cm.liğe kadar 310 kıt’a topa mâlik olup bunlardan 154 adedi 15,2 cm.likten 38,1 cm.liğe kadar büyük çaplı ağır, 156 tanesi dahi 10,2 cm.lik daha aşağı küçük çaplı idi. Bütün hatt-ı harb üzerinde İngiliz ve Fransız yaylımları dehşetefza bir halde devam ediyordu. Her hangi bir yaylımda efvâh-ı nariyeden sıra ile beyaz duman bulutlarının ve elektrik şulesine benzeyen alevlerin görülmesiyle beraber Boğazın şimâlinden cenûba doğru oluk gibi uzanan mavi ve lekesiz semasında en mahuf bir fırtına, ra’d ve berkini unutturan tarrâkalar aksendaz oluyor, Boğazın zümürrüdin yamaçlarında yer yer yangınlar, alevler çıkarak semaya doğru 20, 30 metre irtifaında toprak sütunları yükseliyordu. Bataryalarımızın mukabelesi ise her Osmanlının göğsünü iftiharla kabartacak bir derecede mehîb ve merdâne idi. Uzaktan büyük bir küme halinde görülen tabyalarımızın toprak yığınları üzerinden düşmana doğru uzanan topların bir anda ağızlarından fırlayan bir nur-i zafer, ufukta bir nokta gibi sallanıp duran düşman sefâin-i harbiyesinin kah üzerinde kah yanında infilak eder ve semaya doğru 30, 40 metrelik su sütunları çıkarırdı. Bu esnada Agamemnon zırhlısına tesadüf eden iki mermi üzerine bütün gemilerde ileri geri hareketler başladı. Ahval-i mümasilede, bize pek ehemmiyetli görünmeyen bu hadise muhârebenin en şedîd bir zamanında cidden dikkate şayan bir şeydi. Kim bilir bizim için henüz tamamıyla inkişaf edemeyen tesîratımız daha nelerdi?

İngiliz başamirali ise artık vaziyetin ancak sürat ve şiddetle hallolunacağına ve alelhusûs dahil-i hutût müdafaamızda kâfi derecede hasar yaptığına  kani oldu ki zevalden sonra saat 1 de amiral gemisi olan Quinn Elizabeth drednotundan Fransız filosuna “hücûm!” işaretini verdi. Bu işaretle beraber 5 Mart muhârebesinin ikinci safhası da açıldı.

Bu ikinci safha, düşman filosunun ric’atine başlangıç oluyordu. Saf-ı harbin cenahlarından ilerleyen Fransız filosu ve bilhassa Rumeli sahilini takib eden Şarlmani ve Goluva zırhlıları pek cüretkarâne hücûm ediyorlardı. Bunlar, birinci harb gemileri grubunun 4 kilometre ilerisine kadar geçtiler ve bu esnada dahi üçüncü ihtiyat zırhlıları grubu da Yenişehir önünden Boğaza doğru ağır ağır ilerlemeye başlamıştı. Artık muhârebe yeni inkişaf eden vaziyetler karşısında şiddet ve dehşetin nihayetine vasıl oldu. Bir grup, Tenker deresi-Halileli sırtlarının ilerisine geçmiş, Rumeli ve Anadolu sahilini takiben ilerliyor, diğer bir grup ağır ağır hutût-i dahiliyyeye yaklaşmaya uğraşıyor, bir üçüncü filo da medhale doğru yol alıyordu. Tayyareler istihkâmların halini anlamak üzere uçuyorlardı. Torpil tahrip ve tarak gemileri de faaliyete başlamıştı. Vaziyet sarahaten gösteriyordu ki, düşman son oyunlarını oynuyordu. Yanlarından ilerleyen Fransızları iyice ateş altına almak imkanı hasıl olur olmaz dahilî bataryalar tarafından derakab ateşle ihata olundular. Bilhassa Hamidiye, Mecidiye istihkâmlarıyla Baykuş ve Daranos bataryalarının ateşleri Fransız zırhlıları üzerinde temerküz etmişti. Ateşin şiddet ve kesafeti o derecede artmıştı ki Rumeli ve Anadolu sahilinden topların aks-i sedası işitiliyor, münferid atımları tefrik etmek mümkün olmaksızın Marmara Ve Adalar Denizine doğru yalnız mahuf bir uğultu yuvarlanıp gidiyordu. Boğaz’ın eğrile büğrüle akan mavi denizini kıvrım kıvrım kucaklayan kumlu sahillerin yeşil renkli yamaçlarından denize doğru bir ateş tufanı yağıyor, denizden sahil ve yamaçlara doğru da gayz ve hiddet saçılıyordu. Şu ölmüş, hakk-ı hayatı sönmüş, kanı uyuşmuş zannettikleri Türk, nasıl oluyordu da bu harikayı gösteriyordu? Amiral Dorbek’le Amiral Keprat’ın bir türlü akıl erdiremediği bu sır ne idi? Bu dakikada amirallere sorulsaydı: Bîşübhe ikisi birden “Ah bu Londra ve Paris nasıl yanıldılar?” derlerdi. Vaziyet her iki taraf için de müşküldü. Düşman birçok manialarla kapalı, kahraman ve cengaver bir milletin bekçiliğini yaptığı Boğaz’ı geçecek, şu bir avuç kahraman da dünyanın en zengin ve muazzam iki filosuna, maddeten pek çok olan tefavvukûna ve mevcûd müşkilâta rağmen meydan okuyacaktı. Burada yalnız maddi vasıtalar değil, iki tarafın manevi kuvvet ve seciyeleri de  kavga ediyordu. Hiç şüphe yoktur ki son söz, Türk rûhunun yüksek fedakârlığında idi. Ve yine hiç şüphe yoktu ki muhârebenin almış olduğu bu şekle nazaran zafer iklilini yapacak en büyük âmil de yine yüksek fedakârlık olacaktı.

Rumeli’den Goluve ve Şarlmani, Anadolu’dan Bouvet ve Sufren ilerledikçe Boğazın en dar mahalline doğru yaklaşıyor ve binaenaleyh bütün sahil topçularımızın mikrâsi ateşi altında kalıyordu. Hücûm yapan bu dört gemiyi himaye maksadıyla İngilizler ateşlerini son şiddete îsal etmişlerdi. Saf-ı harbden ayrılan bu dört zırhlının ilerledikçe yerini tutmak ve aynı zamanda saf hârici kalacak olanların boşluğunu doldurmak üzere Irrezistibıl, Kornovalis, Uşin, Vanjans, Majestik sistemi altı zırhlıdan ibaret olan üçüncü zırhlılar grubu da Kumkale önünden çıkarak Seddülbahir istikametinde biraz ilerledikten sonra alabanda sancak ederek –sağa dönerek- borda nizâmında evvela medhale ve sonra dahi üçü sağ cenahdan, diğer üçü de sol cenahdan saf-ı harbe dahil olmaya başladılar.Fransız hücûm zırhlıları ve bilhassa Bouvet pek cüretkarâne bir savletle Dardanos’a doğru ilerliyordu. Civar bataryalarımız ve bütün muhârebe esnasında şâyan-ı hayret bir fedakârlık gösteren Dardanos bataryası Bouvet’yi göz açtırmayacak derecede seri ateşleriyle ihata etti. Artık Bouvet, mermi sağnağı altında muntazam hücûmlarını terk etmiş, tehlike karşısında kalan ümitlere mahsus bir sersemlikle ileri geri manevralara başlamıştı. Bu sırada Infileksibul zırhlısına bir mermi isabet etmiş ve zırhlı gerilemeye başlamıştı. Merkez bilhassa Rumeli istihkâmlarımız kesif düşman ateşi altında idi. Düşman mermileri düştükleri sâhalar üzerinde derin çukurlar açıyor, yüksek toprak sütunları çıkarıyor, her tarafı muzlim bir duman bulutu altında bulunduruyordu. Düşman ağır topçularımızla kavga etmekle beraber bütün sahil kısımlarıyla yamaçlarını da mütenevvi çaplı toplarla tarıyordu. Alelhusûs 38,1 cm.lik mermiler, 10, 12 metre kutrunda ve 4 metre derinliğinde çukurla açıyordu. Aynı sûretle Dardanos, Mes’ûdiye batarya ve Soğanlı mıntıkaları şedîd bir ateşle düello ediyordu.

Sabahın saat 11 inden beri devam eden şu müdhiş muhârebe tam ucuna kadar gelmişti. Buradan öteye atılacak müessir bir adım netice-i kat’iyenin halli için girilecek çetin bir yolda olacaktı. Her iki taraf da vücûdun beyne gidecek his sinirlerini faaliyetten dûr etmişler, yalnız bir makine gibi işleyenuzviyetleriyle kavgaya başlamışlardı. Bataryalarımız dahilinde cereyan eden hâlat cidden akıllara hayret verecek derecedeydi. Her hangi bir bataryanın numara neferatından zuhura gelen boşluklar, derhal cehennemî bir ateş altında başka yerden koşarak gelen efrad ile ikmal olunuyordu. Bu hallere bakılınca, yed-i kudret, dünyada ne kadar besalet harikaları varsa, hepsini şu bir avuç Türk tabyalarının içine sıkıştırmış zannolunurdu. Bütün Çanakkale kahramanlarının sükunet ve şevk ve gayretleri bataryaların ateş süratini vakt-i hazar talimlerine nazaran hemen yarı yarıya arttırmıştı. Denizde, karada su ve toprak sütunları birer şan ve şeref abidesi gibi yükseliyordu. Düşman hakikaten zorlamanın en zoruna kadar çıkmıştı. 16 zırhlı, 3 krüvazör, müteaddid torpido mütemadiyen ateş kusuyordu. Top sedalarının arasında bir saniyelik fasıla bulmak mümkün değildi. Korkunç bir uğultu, derinlerden aks eden boğuk tarrâkalar gibi Anadolu dağlarının sakin ve yeşil zirvelerini aşarak anavatana doğru yayılıyordu. Bütün bu müşkilât ve dehşetine rağmen bataryalarımızda semavî bir fedakârlık, yılmak bilmeyen bir cidd ü himmet görülüyor, şu müdhiş filonun yığın yığın püskürdüğü ateşlere mütemadiyen mukabele ediliyordu. Bu tasviri pek güç olan hevlengiz tarrâkalar arasında siperlerden okunan ezân-ı Muhammedî ve es-salat nidaları işitiliyor, mestur mahallerde “İnnâ fetahna leke” sure-i celilesi tilavet olunuyordu. Dinî ve dünyevî her vazifeyi cidden hüdâpesendâne bir sebat ve faaliyetle ifa eden Çanakkale kahramanları bir taraftan Gelibolu fatihi âlihimmet şehzade Süleyman Paşa’nın rûhunu şad eden toplarının susmayan gürültülerini düşmanın ateş saçan seyyar kaleleri üzerine fırlatıyor, diğer taraftan da “hak ve hakikat”in büyük hamisi olan Cenâb-ı Hâfız-ı hakikatten zafer ve galibiyet tazarru ediyorlardı. Kıyam-ı kıyametten numune olan bu anda bütün zihinler ve kollar vazifeye münhasır. Bütün kalbler şu âlemlerin hâlikine mütevekkil, bu heyecanlı ve korkunç mübarezenin neticesine ermeye çalışıyordu.

Zırhlılar ilerledikçe ateşlerimiz altında daha ezilmeye başladı. Erenköy önünde deniz yüzünde bir duman görüldü ve kayboldu. Bu, ilk düşman torpido muhribinin son ve sisli bir eser-i mevcûdiyeti idi. Bunu bir taharrî gemisinin batırılması takib etti.

Anadolu Hamidiye tabyası tarafından ateş altına alınan Bouvet zırhlısında evvela birkaç isabet görülmüştü. Muahharan hafif bir duman yükseldi ve Bouvet zırhlısı yan tarafa yattı. Artık Bouvet örümcek ağı gibi her taraftan ateşle ihata edilmişti. Tam on iki isabetle bu pek cesurâne ilerleyen Bouvet zırhlısı son saniyelerini yaşamaya başlamıştı. Bir buçuk dakika sonra, bataryalarımızın şedîd yaylımları karşısında mağrur Fransız bayrağı mavi denizin köpüklü dalgaları arasında gömüldü gitti. Hücûm eden dört Fransız zırhlısından Bouvet batmış, bordasında on dakika zarfında on isabet görülen Sufren zırhlısı da Bouvet’nin yerini tutmak üzere ilerlerken 24 cm.lik bir mermi  16,4 cm.lik orta taretini delip 10 cm.lik top kazamatının tam altında infilak ederek[1] cephaneliklerinden birini tutuşturmuş ve gemiyi safdan hâric bırakmıştı. Goluva zırhlısı ise “bir merminin açtığı rahne ile hücûm eden suyun ihracına tulumbaların aciz kaldığı görülmesi üzerine süvarisi firkateyn kaptanı Beyar tarafından[2]” ric’at ettirilmişti.[3] Bütün sefâin-i harbiyede ateş hafifledi. Biraz sonra da Quinn Elizabeth ile Nelson ve Agamemnon’dan maadası ateş kesmişler, hatt-ı harbde bir karışıklık başlamıştı. Fransız zırhlılarından yalnız Şarlmani zırhlısı pek cüzî hasarla kendini kurtarabilmiş ve artık Fransız filosu bataryalarımızın dilîrâne mukavemeti karşısında İstanbul yolculuğunun aldatıcı zevk ve hayalini ateş hâricinde yaşatabilmek üzere saat 2 de ric’at emrini almış kaçıyordu.

Eğer Fransız filosunun şu cüretkarâne hücûmu muvaffakiyetbahş olsaydı, ihtiyatta bulunan 3 üncü harb gemileri grubu (kalyon kaptanı Hays Şadler’in kumandasındaki 2 inci İngiliz fırkası) için hakikaten  mûcib-i şeref bir vazife  teveccüh edecek, güya açılan geçitten Boğazı bu filo geçecekti. Fakat müdafiînin gösterdiği yüksek fedakârlık ve besalet karşısında bu filoya saf-ı harbin boşluklarını doldurmak gibi nikbetâver bir takviye vazifesi düşmüştü.

Bouvet’nin batması, Goluva ile Sufren’in pek tehlikeli sûrette hasara uğraması üzerine Fransız filosu safdan hâric kalmış ve bunların yerini bu filo işgal etmişti.

Bir fırka-i bahrîyi mağluben ric’ate mecbur eden müdafiîn, üç Fransız zırhlısını  sâha-i endahtlarından çıkıncaya kadar ateşleriyle takib etmişlerdi. Hays Sadler’in fırkası bombardıman mahalline gelinceye kadar düşman ateşindeki betaet ve şaşkınlık devam etti. Bu filo, bir Fransız filosunun hüsranla neticelenen hücûmlarını tazelemeye başlar başlamaz, torpido muhriblerinden bir tanesi bir ağır çaplı mermi isabetiyle bir dakika zarfında denizin korkunç derinlikleri içine gömüldü gitti. İstanbul yolu ne kadar çetin, Karadeniz’e çıkmak ne kadar karanlık, ne kadar müşküldü... Düşman şiddet ve dehşetini tecdîde, yeni gelen fırkanın hücûmunu teşcîe başladı. Ateş yine şiddet-i kâmilesine vasıl olmuştu.. Üçüncü süfün-i harbiye grubu da Kepez önlerine doğru yol alıyordu.

Bu filo da Fransız filosunun akıbetine namzed idi. Bu hal hiç değişmeyen bir netice olmak üzere Çanakkale Boğazında bu sâhaya kadar ilerleyebilen her filo için daima mukadder ve mukarrerdir. Kilidülbahir-Çanakkale hattı (dahil) geridekiler (hâric) önünde ne kadar bataryalarımız varsa, her zaman için bu sâhayı [Kepez, Karantina önlerini, Soğanlı Dere ağzını] mütemerkiz bir ateşle boğmaya muktedirdir. Tabiat ve şekl-i arazi değişmedikçe hal-i hazır topçuluğunun geriye doğru ? tedenni ve inhitatı vukûa gelmedikçe Çanakkale Boğazında bu hal her zaman baki ve cari kalacaktır. Bütün ağır toplarımız ilerleyen bu filoyu ateşle ihata etti. Obüs ve sahra bataryalarımız, filo cüz-i tamlarının sık sık tebdil-i mevzi etmelerine o kadar mühim ve müessir hizmet ediyorlardı ki bunu İngilizlerin derhatır bile etmediklerinden emin olabiliriz. Mağruk Bouvet ve hasarzede Sufren’in yerlerine Irrezistibıl ve Oşin zırhlıları geldiler ve tabyalarımıza endaht imkanını müsaid şerâit altında temin etmiş oldular.

Anadolu Hamidiye tabyası İrezistibıl zırhlısını ateş altına aldı. Bu sırada Infimeksibıl drednot krüvazörü de hasara uğramış, sath-ı bahirden aşağıda kalan aksâmını kâmilen su istila etmişti. Infileksibıl ric’at ederken Irezistibıl zırhlısı da iskele tarafına yatmış, duman içinde kalmıştı. Obüslerimiz bu gemiyi ateşleriyle sardı. Zırhlı ne ateş edebiliyor ne de hareket ediyordu. Suların akıntısına kapılarak evvela Karanlık limana sonra da Dardanos’a doğru çalkanmaya başladı. Şimdi ağır toplarımız bu şikarını obüslere bırakmış, Oşin zırhlısını dövmeye başlamıştı. Pek az zaman sonra Oşin de sancak tarafına yattı. Ve artık düşman kuvâ-yı bahriyesi iyiden iyiye tezelzüle uğramış, Amiral Dorbek hasarzede gemilerden bir kısmına ric’at emrini vermişti.

Düşmanın zâyiâtı birbirini kovalıyordu. Irezistibıl ve Oşin’in felaketine bir torpido muhribi daha arkadaş oldu.Akşam saat beşi geçmişti. Sabahın onbirinden beri yedi saattir devam eden bu kanlı macera Osmanlı silahlarına şan ve şeref bahş etmiş, İngiliz-Fransız emeli  gurûb eden güneşle beraber kararmaya başlamıştı. Şems-i tâli’, İstanbul’un güzel ve bakir ufuklarından doğuyordu.

Dardanos ve Cevad Paşa bataryaları[4] düşmanın karanlıktan istifade ederek hasarzede gemilerini çekmesine mani olmak üzere ateşe başladılar. Dardanos bataryasının yeniden ve tekmil toplarıyla ateşe başlaması düşmanı hayret ve hiddete düçar etti. Düşman 5 Mart muhârebesinin bütün safahatında merd ve şeci bir kavga ile temayüz eden bu bataryanın artık iskelet edildiğine kani idi. Filhakika batarya bir an için susmuştu. Bu sükût düşman ateşinin kâhır tesîrinden değil, batarya kumandanının zıyâ-ı elîminden mütehassıl idi. Batarya kumandanı şehid olmuştu. Fakat bataryada onun fedakâr ve şeci rûhu yaşıyordu. Düşman tekmil sefâiniyle Dardanos’u ateş altına aldı. Mukabeleten batarya vazifesini yine fütursuzca ifa ediyor, şâyan-ı hayret bir sıhhat-i endahtla ateşini Oşin ve İrezistibıl zırhlıları üzerinde topluyordu.

Kuvve-i muhârebe amirali “Artık söndü” zannettiği Türk bataryalarının hala faal, hala zinde ve bütün toplarıyla hala harb etmekte olduğunu  görünce Karanlık Liman dahilinde artık bir heyula gibi kararıp duran donanmasının kısm-ı küllisine ric’at emrini verdi.

Filo ric’at ederken Boğaz’da daha iki hüsran ve hezimet nişânesi vardı: İrezistibıl, Oşin...Osmanlı mermileriyle çelik sineleri birçok yerinden delinen bu iki zırhlı kâh Boğazın akıntılarına kah tahlisiye vapurlarının yardımına tabi olarak Karanlık Liman önlerinde serseri seyirleriyle şerefsiz akıbetlerinin son anlarını da yaşadıktan sonra ateşlerimiz altında denizin korkunç uçurumlarına doğru indi.[5]

Boğazın mavi denizi siyah bir barnosla örtülürken şu müdhiş muhârebenin ölüm saçan kavgacı topları susuyor, yedi saatten beri ufukların esrarlı boşluklarını dolduran müdhiş uğultuların yorgun askerleri enin halinde semanın koyu laciverd derinliklerine doğru dağılarak ölüyordu.

Artık gece olmuş, düşman donanması ilticagahları olan adalara kaçmıştı. Zafer perisi İstanbul’un nazlı ve şair semasından doğan iki günlük hilali[6] Çanakkale şehidlerinin ecsadı üzerine nur saçan ilahi bir kandil gibi yakmış, cesur ve kahraman müdafilere, Boğazın pırlanta taneleri gibi parlayan yıldızlarla dolu semasında, sancaklarının nurani aksini göstermişti.

EMİN ÂLÎ



[1] Sufren zırhlısı ikinci süvarisini fırkateyn kaptanı Royti Tuvar’ın defter-i hatıratından.

[2] Fransız amirali Keprat’tan muktebestir.

[3] Muahharan bu zırhlı güç hal ile Tavşan Adasına kadar gelebilmiş ve orada batmaktan kurtulmak üzere karaya oturtulmuştur. [Süvarisi fırkateyn kaptanı Beyar’ın defter-i hatıratından].

[4] Boğaz’ın kıymetli kumandanı Cevad Paşa Dardanos bataryası zabitanı hakkında âtideki takdiratta bulunmuşlar ve bataryanın ismini Hasan Mevsûf tesmiye etmişlerdir:

“...Batarya kumandanı Hasan Efendi ile takım zabiti Mevsuf Efendi’nin ve bir iki neferin şehâdetini intac etmiştir. Bunun üzerine bataryada muvakkat bir sükût hasıl olmuştu. Mülâzım Hasan Efendi, vazife ve mesleğine bir aşk-ı iman ile merbut, faal, çalışkan, sakin bir zabitti. Dardanos’un ehemmiyet-i mevkiiyyesi nazar-ı dikkate alınarak bu bataryanın fedakâr bir elde bulunması arzusuyla obüs alaylarından alınarak buraya verilmiş, toplarına muhabbeti, vazifedeki heves ve gayreti, mesleğindeki liyakat ve iktidarıyla cidden pek büyük hizmetler etmişti. Mevsuf Efendi de en şiddetli ateş altında toptan topa koşmuş, en buhranlı zamanlarda maiyyetinin maneviyatını yüksek bulundurmak husûsunda cesaret ve havarık göstermiş genç bir zabit bulunuyordu. Bugünkü zâyiâtımız arasında en büyük zıyâ bu iki genç arslan yavrusunun şehâdetidir. Cenab-ı Hak bu muhterem şehidleri eltaf-ı samedanisine mazhar ve millet-i Osmaniyyeyi mes’ûd ve muzaffer buyursun.”

[5] 5 Mart muhârebesinde İngilizlerden İrrezistibıl, Oşin zırhlıları ile dört torpido muhribi ve bir taharrî gemisi batmıştır. İnfileksibıl zırhlısının da uğradığı hasardan bilahare battığı rivayet edilmektedir. Fransızlardan Bouvet zırhlısı ile bir torpudo muhribi batmış ve Sufren, Goluva zırhlıları mühim hasara uğramıştır.

[6] 5 Mart 331, 2 Cemaziyelevvel 333 gününe tesadüf eder.

ALINTIDIR

20/7/2008

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ YENİ MECMUA’NIN FEVKALADE NÜSHASINDAN S

FASILASIZ MUHÂREBE GÜNLERİ

12 Şubat’ı takip eden günler fasılasız muhârebe günleridir. Ta 5 Marta kadar düşman dahili müdafaa hatlarımıza yaklaşabilmek için mütemadiyen gece ve gündüz, torpillerin izalesiyle meşgul oldu. Bu vazifeyi ifa edebilmek için de  torpil tarlalarını himaye eden sahil obüs ve sahra bataryalarıyla kavgaya mecburdu. Hergün 3-6 zırhıl, birkaç krüvazör, müteaddid torpido medhalden içeriye girer, bütün Anadolu ve rumeli sahilinin yeşil çamlıkları arasına yerleştirilmiş olan bataryalarımızla düello ederdi. Bir taraftan da tayyareler Boğaz dahillerine doğru torpil hutûtunu, kıtaâtın vaziyetini keşf ile meşgul olurdu. Geceleri ise müteaddid balıkçı gemileri, torpil taharrî ve tahrip sefâini krüvazör ve torpidoların himayesinde ateş menzilimiz dahiline kadar sokularak torpillerle uğraşırdı. Bu günlerde boğazda cereyan eden gece muhârebeleri hakikaten eğlenceli idi. Projektörlerin ziyâ huzmelerinden kurtulup da Boğazın kuytu bir kenarından başlayarak torpil toplamaya çalışan bu gemiler, projektörlerin mıntıka-i ziyâdarına alınır alınmaz derhal topçularımızın hırçın bir ateşine maruz kalırlar ve hemen kaçarlardı. Bu işe tahsis edilen bütün bataryalarımız gecelerin bu hoş eğlencelerini dikkat ve ehemmiyetle takipten bir an geri kalmadılar. Bazı defa da bu gemiler, gündüz ileri sürülmüş olan topçunun arkadan kendilerine ateş açtığını görürler, çılgın bir asabiyetle köpürürlerdi. İngilizler, zannettiklerinden daha fazla serîülhareke bir düşman karşısında kaldıklarını anladılar ve mestur bataryalara daha kuvvetli bir tesîr yapmak istediler:

17 Şubatta Vanjans, Kornuvalis, Triumf zırhlılarıyla 2 krüvazör ve 5 torpido Dardanos bataryasıyla muhârebeye başladılar. Krüvazörler, zırhlıları Rumeli ve Anadolu sırtlarındaki mestur bataryalarımızın ateşinden kurtarmaya çalışıyorlardı. Kornuvalis’e isabet eden bir mermi bugünkü düellonun paydos işaretini vermişti. Filonun bugünkü kavgası düşmanın nokta-i nazarında bir tahavvül husule geldiğini gösteriyor ve anlaşılıyordu ki düşman bir taraftan torpil mevâniini izale etmekle beraber diğer taraftan da dahili istihkâmlarımızı ağır ağır bombardımanlarla  tahrip ve ıskat etmek istiyordu. 19 Şubatta bu hareket Boğa medhalini ele geçirmek isteyen bir ihraç kuvvetiyle müterafik olarak daha büyük mikyasta tekrar olundu. Agamemnon, Vanjans, Majestik, Kornuvalis sistemi 7 zırhlı, veymut sistemi 3 krüvazör, 7 torpidodan mürekkeb olan muhârebe kuvvetinden 5 zırhlı, 1 krüvazör, 1 torpido  Seddülbahir’in muhtelif cihetten etrafını ihata etmişti. Zırhlılar bir taraftan bütün Seddülbahir mıntıkasını vasat çaplı toplarıyla yalarken, büyük küçük diğer sefâin-i harbiye de çanaklıklarındaki nurdanfla ve makineli tüfekleriyle  piyade siperlerini ateş altına almıştı. Böyle mütenevvi ve sık bir ateşten sonra karaya makineli tüfekle de takviye edilennısf bölük kuvvetinde bir müfreze çıkarıldı. Fakat derhal kahraman piyadelerimizin süngü hücûmları karşısında telefâtla gemilerine tard olundular; aynı günde bu hareket daha vasi ve ciddi bir sûrette Kumkale’de de icra edildi. Düşman Kumkale ve Orhaniye civarıyla gerilerini, uzun müddet bombardımandan sonra şalopelerle ihraca başladı. Bi hirça piyadelerimizin mukavemeti karşısında tevakkufa uğrayınca düşman bu kuvveti iki defa daha takviyeye lüzum gördü. Fakat bu takviyeler de ileri hareketi temin edemedi. Düşman pek garib bir vaziyette kalmıştı. Tekrar gemilerine binmek istiyor, temasımızdan kurtulamıyordu. Piyademizin beklediği de -yalnız- gecenin hululü idi. Ortalığın kararmasıyla süngülerinden berk vuran piyadelerimiz 500 nefere baliğ olan bu kuvveti, üçte birini mahv ettikten sonra denize dökmüştü. Düşmanın bu ihracı. Elde edilen ganaim arasındaki mektub, kitab ve eşya-yı zatiye gibi vesaike nazaran Kumkale’de tutunup yerleşmek maksadını istihdâf etmekte olduğunu gösteriyordu.

20 Şubat günü de yeni bir safha-i endahtın inkişaf ettiği bir gündü. 1 zırhlı, 3 krüvazör, 5 torpido sahra ve obüs bataryalarıyla düello ederken Kabatepe önünden de Quinn Elizabeth drednotu endirekt endahtlarıyla Nara-Bigalı, Çanakkale-Kilidülbahr sâhasını ateş altına almaya başladı. Agamemnon zırhlısı Kabatepe sahilini tarayarak dış deniz sahilindeki bataryalarımızın ateşine karşı Quinn Elizabeth’in serbestçe endahtına yardım ettiği gibi Kilidülbahr yaylası üzerinde bir tayyare de ateşi idare ve medhalde duran diğer bir zırhlı da telsiz telgrafla yan mutarassıdlığı vazifesini ifa ediyordu. Tayyare ateşlerimizle denize düşürüldü, zırhlı da uzaklaşmaya mecbur edildi. Ertesi günü Barbaros Hayreddin zırhlı-ıyı hümayunun mukabeleten endirekt endahtıyla işe müdahelesi ve sahil bataryalarımızın derhal kuvvetinin tezyîdi aynı hareketin tekrar tatbikine mani oldu.

22, 23, 24, 25 Şubat günleri Boğaz dahilindeki muhârebe ilk defa olmak üzere merkez [Çanakkale-Kilidülbahr] grubumuza intikal ediyordu. Bu günler zarfında Quinn Elizabeth drednotuyla Agamemnon, Lord Nelson, Bouvet, Şarlmani, Sufren, Goluva zırhlıları sahne-i harbde isbat-ı vücûd ederek muhârebe şiddet ve ehemmiyet kesb etmişti. Zırhlılar her gün Boğaz’a girer, ikisi Anadolu sahil mıntıka-i meyyitesine sokularak Rumeli tarafındaki bataryalarımızla, diğer ikisi de Rumeli sahiline girerek Anadolu tarafındaki topçularımızla muhârebeye tutuşur, Quinn Elizabeth drednotu da merkez grubuyla muhârebeye başlardı. Onun 24 üncü günü Anadolu Hamidiyesiyle zırhlılar arasında cereyan eden muhârebede 800 den fazla 38 ve 30.5 santimlik ağır mermi merkez grubumuz civarına düşmüştü. Bataryalaramızın mukabelesiyleLord Nelson ve Bouvet zırhlıları  müteaddid isabetlerle sahne-i harbi terk etmeye mecbur oldular. Quinn Elizabeth’in çelik sinesi de müteaddid sefâinin himayesine rağmen ilk defa olmak üzere Osmanlı obüslerinin mermileriyle tanıştı. Bu sırada geceleri bilhassa torpido hücûmları da zikre şayan bir ehemmiyet kesb etmişti. Bütün bu boğuşmalarda bir taraftan istihkâmlarımız, diğer taraftan da Barbaros, Turgut, Muîn-i Zafer, Akhisar, Demirhisar sefâin-i harbiyemiz[1] ve mestur bataryalarımız fedakârlık gösteriyor, her günün didinmesini lehimize neticelendiriyordu. Bu yeknesak ve sıkıcı şekilde böyle gece ve gündüz cereyan eden müsâra’alar nihayet 5 Mart halâs gününün inkişafına kadar devam etti gitti.



[1] 90 tonluk küçük Demirhisar torpido bot sefîne-i hümayununun şu muhârebe-i bahriyye esnasında İngiliz ve Fransız filosu abluka hattını yararak İzmir’e gitmesi, düşmanları epeyce şaşırtan ve Osmanlı bahriyesine şan ve şeref veren bir hadise-i kahramananedir.

ALINTIDIR



« Önceki::

Blogcu ile yapıldı