ÇANAKKALE (YENİ MECMUANIN FEVKELADE SAYISINDAN ALINTILAR ) 13
İKİNCİ SAFHA
Paşa yine aynı odada yine aynı elbiseyle oturmuş, önündeki mufassal haritadan son Alman taarruzunu takib etmekle meşguldü. Ben girince, taarruzî istikametlerini, tahmin ettiği neticeleri mesleğine aşık bir asker vuzuh ve samimiyetiyle anlattı ve sonra “Bugün ikinci safhadan bahsedecektik, öyle değil mi efendim?” dedi.
Bu ikinci safha, harbin ikinci safhası değil, kumandanın o havalide derûhde ettiği vazifelerden ikincisidir. Bu zamanda, Paşa, umum Arıburnu cebhesine ait mütalaalarda bulunmak salahiyetini kendinde bulamıyor. Ancak sağ cenahda ... inci fırkanın başında bulunduğu sırada cereyan eden en mühim hadise hakkında, yani 6 Mayısda vuku bulan umum Hücûm hakkında biraz malumat verdi. Bu umum Hücûmda onun fırkası, karşısındaki düşman mevzilerine girmeye muvaffak olmuş.
-7 Mayıs, dedi (Ve kahvesinden bir yudum alarak, evrakını okuduktan sonra) günü şöyle hülasa edebiliriz. Düşmanın Arıburnu’na kuvvetler çıkardığı görüldü. Bu kuvvetlerden tabur kadarı Arıburnu cebhesinin sağ cenah şimalinde bulunan Çataltepe’ye doğru gidiyordu. İcra edilen keşif ve tarassuda nazaran da düşmanın yine bu civarda “Balıkçı Damları” şimal-i şarkisindeki sırtlarda 100 metrelik küçük bir cebhe üzerindetahkimatı ve askeri görüldü. Benim tahmin edip şimal grubu kumandanlığına arz ettiğim gibi bu civardaki tahkimat evvela mikyasta kanlı muhârebeleri intac etti. Sonra da Anafartalar harekat-ı umûmîyesinin mebdeini teşkil etti. 8, 9, 10 Mayıs günlerinde bizim fırkanın cebhesinde mühim hadiseler olmamıştır. Onbirinci günü bir mütareke akd ettik. Defn-i emvat ile uğraşıldı. 12, 13, 14 Mayıs günleri de hatta Onbeşte de iş’ara değer bir şey yok...
-Bu durgunluk neden hasıl oluyor efendim?
-Çünkü düşman yorgundur. Çok zayiat verdi. Mühim miktarda kırıldı. Ve benim telakkiyatıma göre artık Arıburnu’nda netice-i kat’iye almaktan sarf-ı nazar ediyor. Ben bu durgunluğu ona haml ediyorum. Mayısın on altıncı günü benim sol cenahımda bulunan fırka, ki o da bizimdir, ihzar olunan birtakım lağımları iştial ettiriyor. Onların iştial etmesiyle beraber düşmana bir baskın Hücûmu icra ediyor, 17 Mayıs’ta işte demin bahsettiğimiz Çatal Tepesi, Halid ve Rıza Tepesi denilen yerde kanlı bir muhârebe oluyor.
-O tepeye niçin Halid ve Rıza Tepesi denmiş?
-Orada Rıza Efendi ve Halid Efendi isminde gayet kahramanca bir Hücûm icra eden iki zabit şehid olduğu için!.. Bu muhârebeden sonra bir aralık benim Arıburnu’na karşı muhafazasını derûhde ettiğim cebheye ilaveten Anafartalar mıntıkası dahilindeki Azmak’a kadar olan parça da taht-ı mesuliyetime verildi. Fakat daha sonra bütün Anafartalar mıntıkası doğrudan doğruya Esad Paşa Hazretlerine merbut olmak üzere Almanyalı Vilmer Bey taht-ı kumanda ve mesuliyetine tevdi edildi. On sekizde hep o muhârebeyle geçiyor. 22 inci günü verilen malumata göre düşman cenub grubunda, yani Seddülbahir civarında Kirte mıntıkasına şiddetle taarruz etmekteydi. Binaenaleyh cebhemizde de ciddi veyahut nümayiş tarzında bir düşman taarruzuna intizar etmek ihtiyata muvafıkdı. Hakikatte o gün öğleden evvel bütün fırka cebhesi düşmanın top, tüfek, mitralyözleriyle şiddetli ateş altına alındı. Düşman taarruzu vaki oldu. Gerçi umum cebhede düşman adem-i muvaffakiyete düçar edildi. Fakat Bomba Sırtı’nda iki siperimizi zabt ve işgal etti. 23 Mayıs gününü bu siperleri istirdad ile geçirdik. Düşman geceden işgale muvaffak olduğu bu siperlerdeki kuvvetini sabaha kadar teksif etmiş ve aleyhimize isti’mâl edecek bir hale getirmişti. Fakat ittihaz olunan tedbirler sayesinde ve bilhassa 27 inci ve 57 inci alayların kumandanlarının, zabitlerinin ve efradının kahramanlıkları sayesinde o siperler içinde bulunan düşman kâmilen itlaf edildi. Bombalarla parça parça berhava oldular. Siperler elimize geçtiği zaman içerileri düşman cesedleriyle ağız ağıza doluydu. O müdhiş bir şeydi. İngilizlerden bir ferd bile kurtulmamıştır. Bu muhârebe cereyan ettiği sırada Kemal Yeri’ni teşrif etmiş bulunan Talat Paşa Hazretleriyle İsmail Canbulat ve Doktor Nazım Beyler o gün İngilizlerden iğtinam ettiğimiz maddi muhârebe hatıralarına da mâlikdirler. Kiminde kurşun parçalamış bir İngiliz altını, kiminde ufak tefek nişanlar, dürbün parçaları filan vardır.
-O gün zât-ı âliniz de Kemal Yeri’nde mi bulunuyordunuz?
-Hayır, ben muhârebe mahallindeydim. Kendileriyle telefonla görüştük. Düşmanın yalnız bu ufak muhârebedeki zayiatı 3000 den fazla tahmin olunmuştu. 24 Mayıs günü bir şey olmadı. 25 de düşman yine fırka cebhesine taarruz etti. Hatta ufak bir siperimize de girdi. Fakat neticede kâmilen telef edildi. Yine dışarı atıldılar, mahvoldular. 26 ile 27 de yine bir şey yok. 28 de öyle. 29 da düşman 31, 32, 34 numara verdiğimiz siperlere taarruz etti. Fakat çok zayiat vererek kovuldu. Bomba Sırtı’nda Boyun noktasına mücavir olarak 14 Nisan günü taarruzundan sonra vücûda getirilen bu siperler Arıburnu cebhesinde 7-8 metreden 10 ilâ 12 metreye kadar düşmana yakın olan siperlerdir. Bu kurbiyet, sonra bu siperler üzerindeki hadiseler, diyebiliriz ki kendilerine bir mevki-i mahsus ve bir şöhret-i tarihiye temin etmiştir. Bu siperlerin karşısında bulunan düşman siperleri, gerileri Korku Deresi’ne inen bir yarın kenarında inşa edilmiş olmak itibarıyla bir mahiyet-i mahsusayı haizdi. Mezkur siperlerdeki düşman daima ürkek bir haldeydi. Bunun işte numaralarını söylediğimiz siperlerimize karşı faaliyetleri, tecavüzleri hemen hiçbir gece eksik olmazdı. Üstünden bombalar atılmakla tahtüzzemin lağımlar infilakıyla bu siperlerimiz adeta bir cehenneme çevrilmekteydi. Tabii karşımızdaki düşman siperleri de hemen aynı haldeydi. Düşmanın bombalarından vukua gelecek telefatı tenkis edebilmek maksadıyla bu siperler üzerine kalaslar örttürmüştük. Onlar bu kalaslara ikide bir “mayi-i muharrik şişeleri” atıyorlar, siperlerde yangın tevlid ediyorlardı. Kesif alevler ve dumanlar o siperlerin üstünden hiç ayrılmazdı. Tabii biz oralarda pek çok telefat vermekteydik. Fakat buna rağmen şeci, mütevekkil askerlerimiz bütün bu yangın, lağım, bomba infilaklarına göğüs geriyorlar, şayan-ı gıbta bir metin-i azimle yerlerini muhafaza ediyorlar, düşmana mukabelelerde bulunuyorlardı. 30, 31 denve 1 Hazirandan 16 Hazirana kadar mühim hadiseler yok.
Fakat Mustafa Kemal Paşa 16 Haziranda fırkasının sağ cenahında cidden kanlı bir muhârebe, bir gece muhârebesi yapmış. Ve o günden itibaren 24 Temmuza kadarfırka cebhesinde mühim hadise olmamış. Yalnız 29 Haziranda yine düşman bir kısım cebhemize taarruz etmiş ve tard edilmiş. 24 Temmuz günü, fırkasının cebhesine topçu ateşi başlamış. Bu ateş evvelce mutad dahilindeki derecede imiş. Ancak öğleden sonra şiddetini peyderpey artırmış. Düşman ... inci fırka cebhesine ve Mustafa Kemal Paşa’nın fırkasının sol cenahında bir taarruz hazırlığı ima eder sûrette, şiddetli topçu ateşi isti’mâl etmekteymiş. Filhakika, hemen arkasından Kanlısır taarruza geçmiş ve bu teşebbüsünde suhuletle muvaffak olmuş. Muhârebe bütün cebhe üzerinde, hem de pek şiddetli olmak şartıyla gece de devam ediyormuş. Paşa’nın cebhesinin gerisinde, Anafarta mıntıkası dahilinde bulunan Ağıldere civarında sürekli piyade ateşleri işitiliyormuş. Düşman gece yarısından yarım saat sonra Paşa’nın fırkasına taarruz eder ve tekmil siperlerimizde, hatta gerilerimizdeki havalilere vesaitinin azamî derecesini isti’mâl eder. Yağlı paçavralar, tahtüzzemin lağım infilakları, muhtelif nevide bombalar, Karadeniz topçuları fırkanın cebhesini mütemadiyen sarsmaktaymış. Saat 01.10’da Mustafa Kemal Paşa kıtalarının nazar-ı dikkatini şu sûretle celb etmiş:
“Vaziyet-i umûmîye pek mühimdir. Kumandanlardan, zabitlerden her vakitkinden ziyade fevkalade intibah ve mesai-yi fedakârane isterim.”
Sonra saat 3.30 –i evvelde diğer bir emirle düşmanın bütün teşebbüslerini kıracak teyakkuz ve tedabir lüzumunu tekrar etmiş.
25 Temmuz günü saat 4 –i evvelden itibaren düşman topçusu azami faaliyetle ateş ediyormuş. Siperlerimizle rah-ı mesturlarımızsa ehemmiyetli bir sûrette yıkılmaya devam ediyormuş. Saat 4.45 evvelde düşman fırka cebhesine Hücûma kalkmış fakat bütün Hücûmları askerimizin metaneti sayesinde az bir zaman içinde kâmilen mahv edilmiş. Düşmanlarımız dehşetli zayiata uğramışlar. Hatta bazı siperlerimize girmeye muvaffak olan kısımları da orada siperler içinde itlaf edilivermişler.
Aynı günde saat beşe doğru düşman sağ cenahımız aleyhine ikinci bir Hücûm tevcih etmişse de bu da püskürtülmüş. Düşman Hücûmlarını pek musırrane bir sûrette icra etmekteymiş. Paşa gülümseyerek dedi ki: “Hatta zabitlerinin sopalarla efradı sıkıştırarak müteaddid defalar siperlerden çıkarmaya çalıştığı görülüyordu.”
-Peki Paşa Hazretleri, düşmanın fırkanız istikametinde bu derece uğraşmaktaki maksadı neydi?
-Vallahi diyemeyiz ki düşmanın ... inci fırka cebhesine yaptığı bu Hücûmlardan maksadı bir nümayişden yahud da bu cihetteki kuvvetlerimizi tesbit etmekten veyahut da Ağıldere cihetinden sevk ve istihdamdan men etmekten ibarettir!... Bence düşmanın asıl maksadı harekat-ı umûmîyesinde hedef-i kat’i ittihaz ettiği Kocaçimen silsilesine , aynı zamanda ... inci fırkayı da geri atmak sûretiyle vasıl olmaktan ibaretti. Fırka cebhesinin vaziyet,i umûmîyeye nazaran haiz olduğu ehemmiyet ve Arıburnu-Kocaçimen istikametini sedd etmesi itibarıyla haiz olduğu ehemmiyet benim tahminimi muhık gösterebilir. Düşman fırkaya yaptığı Hücûmlarda üç dört livadan aşağı kuvvet tahsis etmemişti. İlk Hücûmda verdiği azim zayiata rağmen Hücûmu tecdid etmesi fırka cebhesinde takib ettiği gayenin ciddiyetine gayet açık bir delildir. Düşmanın fırka cebhesinde adem-i muvaffakiyete uğramasının sebebi, sahra obüs bataryalarıyla iki harb gemisinden icra edilen 14, 15 saatlik mütemadi bir bombardıman altında kıtalarımızın metanetlerini, mevkilerini muhafaza etmelerinden ileri gelmiştir. Buna günlerden beri tahkim ve tarsîn edilen siperlerimizin bahş eylediği istifadeyi de unutmayın.
Burada mühim bir satır başına geçeceğiz.
-Buyrun efendim.
-Fırka cebhesine tevcih olunan Hücûmlar, size izah ettiğim gibi, gerçi tard edilmişti. Fakat fırka için, bütün Arıburnu vaziyeti için daha büyük bir tehlike başgöstermiş oluyordu.
-Bu tehlike neydi?
-Bu tehlike Ağıldere mıntıkasından Şahinsırt’la Conk Bayırı’na ilerlemekte olan düşmandı. Bu tehdidkar hareket tekmil Arıburnu cebhesinin sukûtunu intac edebilecek bir mahiyetteydi. Bu istikamete karşı fırka kendi vüs’ ve salahiyeti dâiresinde icab eden tedbirleri almıştır. Fakat asıl tedabirle, yani umûmî nokta-i nazardan icraat ve tertibatla şimal grubu kumandanlığı ciddi bir sûrette iştigal etmekteydi. Paşa bu esnada çıngırağı çaldı. Kapının önünde mahmuz şıkırtısına yeniden kahveler söyledi. Birer sigara daha yaktık.
-Filhakika, dedi, mühimce kuvvetlerin zevalden sonra Conk Bayırı cebhesine tevcih edildiği öğrenilmişti. 26 Temmuz günü düşman pek erkenden tasviri mümkün olmayan bir şiddetle ilerledi. Gerek Arıburnu cebhesindeki obüs ve sahra toplarıyla gerekse denizdeki harb gemileriyle Conk Bayırı’nı ateş altına aldı. Bu sırada bazı raporlar aldım ki Conk Bayırı vaziyetini pek şayan-ı memnuniyet olarak tasvir etmiyordu. Bu raporlardan başka erkân-ı harbiye reisi ve yaveri bizzat Conk Bayırı ve Şahinsırt civarına gönderdim. Vaziyeti tedkik ettirdim. Vaziyette vehamet muhakkaktı. Düşman Kocaçimen’i ve Şahinsırt’ı işgal etmişti. Kendim de bizzat bulunduğum fırka tarassud mahallinden Conk Bayırı’ndaki Hücûm dalgalarını görüyordum. O istikametten gelen düşman mermileriyle karargâhımdaki zabitlerden yaralananlar vardı. Düşmanı diğer taraftan Suvla limanından da onun cenubundaki sahillerden de asker ihrac etmişti. Bir taraftan da ediyordu. Bugüne kadar Anafartalar mıntıkası şimal grubu kumandanlığına merbuttu. Ve şimal grubu kumandanlığı tarafından idare edilmekteydi. O gün emir ve kumanda da bir değişiklik icra edildi. Saros grubu kumandanı Miralay Feyzi Bey’in Conk Bayırı ve Kocaçimen’deki kıtaatı da taht-ı kumandasına alarak Anafartalar grubu namıyla bir grup teşkil olunduğu tamimen tebliğ edilmişti. Conk Bayırı’ndaki büyük tehlikeyi yakından görüyor ve çok müteessir oluyordum. Onun için şimal grubu kumandanlığına şu tarzda maruzatta bulundum:
“Conk Bayırı’ndaki vaziyetin henüz şayan-ı dikkat ve nazik olduğu anlaşılıyor. Bu hususta ordu kumandanının nazar-ı dikkatlerini ciddi sûrette celbe delalet buyurmanızı selamet-i memleket namına istirham ederim.” Bu anda umum büyük kumandanlarda bir asabiyet mevcuddu. Ordu kumandanı Liman Paşa Hazretleri tarafından Kazım Bey telefonda benimle görüştü. Mütalaatımı sordu. Vaziyetin nezaketini söyledim. Dedim ki: “Daha bir an mevcuddur. Bu ânı da zıyâ’a uğratacak olursak bir felaket-i umûmîye karşısında kalmaklığımız pek muhtemeldir.” Vaziyetin umûmîleşmiş olduğunu, Anafartalar’a çıkmış ve çıkmakta olan düşman kuvvetlerini nazar-ı dikkate almak, ona göre umûmî tedbirler ittihaz etmek lazım geldiğini, sevk ve idareyi tevhid ve temin için bütün kuvvetlerin bir kumanda altında, bilavasıta bir kumanda altında bulunmasından başka çare kalmadığını söyledim. 26-27 gecesi saat 9.50 sonra da idi ki şimal grubu kumandanı, ordu kumandanı Liman von Sanders Paşa Hazretleri tarafından Anafartalar Grubu kumandanlığına tayin edildiğime dâir olan emri tebliğ etti. Aynı emirde, hemen hareket ederek 27 Temmuzda icrası emredilmiş olan taarruzu icra etmekliğim de mevcuddu. Bu emir üzerine ... inci alay kumandanı Şefik Bey’i ... inci fırka kumandanlığına tevkil ettim. Yanıma fırka sertabibi Hüseyin Bey’i aldım.
-Niçin?
-Hastaydım çünkü... Yaverim Kazım Efendi o gün şehid olmuştu. Rasim Efendi isminde diğer bir süvari zabiti de aldım. Dört aydır o yerde, yane ateş hattından üç yüz metre geride ecsad taaffünatıyla bozulmuş bir hava teneffüs etmekteydim. O gece oradan saat onbirde, zindan gibi zifiri karanlıklar içinde oradan çıkınca ilk defa temiz bir hava karşısında bulundum. Fakat bu güzel havayı zulmet ve mübhemiyet içinde teneffüs etmek nasib oluyordu.
Hiç ardı arası kesilmeyen Hücûmların karşısında azmine ufak bir sarsıntı bile gelmeksizin bu adamın uykusuz, havasız yerlerde burnuna kan ve barut kokuları, leş ve cesed kokuları çarpa çarpa, kulağında muhtelif çatırtılar, gümbürtüler yer ede ede nasıl çalıştığına şaşıyordum. Dedim ki:
-Paşa Hazretleri, benim anladığıma göre siz henüz ne düşmanın derece-i kuvvetini, ne de başına yeni tayin edildiğiniz bizim kuvvetlerimizi bilmiyorsunuz. Fazla olarak da, dediğiniz gibi, bir zulmet ve mübhemiyet içinde mechullere doğru gidiyorsunuz.Bu kadar ağır bir mesuliyeti nasıl bir düşünce ile kabul ediyorsunuz?
Cidden böyle. Çünkü ben bu harekette tarife sığmaz, alelade, hatta fevkalade kelimelerle anlatmaya çalıştığımız rûhi haletlerin pek üstünde olan bir şey görüyordum!
-Vakıa böyle bir mesuliyeti derûhde etmek, takdir buyurduğunuz gibi, basit bir keyfiyet değildir. Fakat ben, vatanım mahv olduktan sonra yaşamamaya karar verdiğim için kemal-i iftiharla bu mesuliyeti derûhde ettim. Ve hemen saatlerce mesafe uzakta bulunan Çamlıtekke karargâhına hayvanla hareket ettim. İşte bu sûretle benim Arıburnu’yla olan kumanda münasebetim nihayete ermiş oluyor.
Bu ifdelerin rûhunuza verdiği temiz ve ulvî tesiri anlamak için o mert, pervasız sesi kulaklarınız benim gibi duymalıdır. Gözleriniz onun mavi gözlerindeki kuvvelti parıltıyı görmeli, azimkar asker çehresindeki manayı okumalıdır. İçinde, dram sahnelerindeki kahramanlarına müelliflerinin iâre ettiği büyük gürültülü kelimeler olmayan, o kuvvetli cümleler! Ben onları günlerce hatırımda ve kulaklarımda sakladım. Bu genç adama karşı bir meclûbiyet hissettim.
Bu memuriyetinden ayrılırken orada bulunan silah arkadaşlarına karşı ne türlü hisler perverde ettiğini sordum. Zira mukadderatımızla sıkı sıkıya alakadar olan bu muhârebeler esnasında bütün ordunun, küçük neferden, büyük kumandanına kadar vazifesini ne sûretle telakki, ne sûretle ifa ettiğini bilmek istiyordum.
İşte Mustafa Kemal Paşa’nın cevapları:
İngilizler Arıburnu ihracında, bu cebhelerdeki muhârebelerde kumandanlarının, askerlerinin gösterdikleri cesareti, metaneti, cengaverane meziyetleri fevkalade bir lisan-ı takdirle yad ve i’lâ etmektedirler. Fakat düşünün ki bütün muhârebe vesaitiyle mükemmel sûrette mücehhez olarak büyük bir inad ve azimle Arıburnu sahillerine ayak basan düşmanımız yine o sahil kenarlarında kalmaya mecbur olmuştur. Binaenaleyh zabitlerimiz, askerlerimiz hissiyat-ı vatanperverane ve diniyeleriyle şecâat-i mahsusa-i millîyeleri bu derece kuvvetli bir düşmana karşı Darülhilafe ve saltanat kapılarını muhafaza etmekle cidden şayan-ı iftihar bir mevki kazanmışlardır. Kumanda ettiğim bilumum kıtaların zabitanını ve efradını birer birer takdir ederim. Bu ulvi maksad uğrunda canlarını kahramancasına feda eden mukaddes şehidlerimizi derin ve ebedî bir hürmetle yad ederim.
ÜÇÜNCÜ SAFHA
ANAFARTALAR
-Cidden sizi yorduk. Bu hikayeler uzadıkça uzadı. Vak’alar o kadar çok, o kadar mühimdir ki bilmem hangisini anlatsak!
-Efendim ben yorulmam. Bilhassa böyle milletin hayatıyla alakadar olan bir meseleyi dinleyip bütün kârilere de nakledebilmek benim için büyük ve samimi bir zevktir.
-Peki. O halde kahvelerimizi içer içmez başlarız.
-Gece karanlığında yerinizden çıkıyor ve yeni memuriyetinize gidiyordunuz.
-Evet. Zulmet-i leylden dolayı yol bulmakta birçok sıkıntı çektikten sonra 27 Temmuz saat 1,30 evvelde Gümbürdek Bayırı’nın cenubunda bulunan grup karargâhına vardım. Taarruz fecir ile başlayacaktı. Vaktim pek azdı. Herkesin malumatından istifade etmek için tekmil erkân-ı harbiye heyetini yanıma çağırdım. Benim bu anda anladığıma göre düşmanın Kireçtepe, Kükürtlü Pınar, Sülecek, Mestantepe hattında –ki düşman mikdarı mat’iyetle malum değil- mühim fakat yine mikdarı gayr-i muayyen diğer kuvvetlerinin de Kocaçimen eteklerinde ve Conk Bayırı’nda bulunduğu ve mütemadiyen Kemikliler’e ihracata devam ettiği anlaşılıyordu. Ben de kuvvetlerimi ona göre tertib ettim. Fakat henüz telefon irtibatı yoktu. Kumandanlara lazım gelen emirleri birer zabitlere fırkalara yolladım. Bu zabitler aynı zamanda haber ve irtibat zabiti olacaklar, bana bizzat doğrudan doğruya rapor vereceklerdi.
“İşte o zabitlerden biri de budur” diye yaverini gösterdi.
Yaveri, tıknaz, esmer, az bıyıklı, hem sert ve hem muti bakışlı genç bir yüzbaşıydı. O anda tedkik edilen evrakı tasnifle meşgul oluyordu.
Paşa devam etti:
-Telefon tesisi, umur-i sıhhiye ve iaşe için de icab eden emirleri verdim. Kendim de taarruzu bizzat idare etmek için saat 4.30 evvelde Çamlıtekke şimalindeki tepelerde bulunan tarassud mahalline gittim. ... inci fırkanın taarruzî harekatına başlamış olduğunu gördüm. ... inci fırka kıtalarının kaffesini göremiyordum.
27 Temmuz 5.50 evvelde ... inci fırka, taarruzunun ilerlediğini ve tertibatını raporla bildiriyordu. ... inci fırkadan da taarruza başlandığına dair malumat alındı. Taarruz her iki fırkada muvaffakiyetle devam etti. Artık o günkü muharebenin muhtelif safhalarda sevk ve idaresi için verilmiş emirlerle alınmış raporlardan ve sair teferruat-ı icraiyeden sarf-ı nazar edelim de neticeyi söyleyelim. Suvla şarkında bulunan düşmanın bir kolordusu ve Büyük Anafarta istikametinde de bir fırka kadar kuvveti mağlub edilmiş ve kamilen gayr-i müsaid bir vaziyete atılmıştır. Ben mağlub düşmanın bu derece faikiyetini gördükten sonra kazanılan muvaffakiyetle iktifa ettim. Taarruzu durdurdum. Elde edilen siperlerin tahkim olunmasını, orada yerleşilmesini emrettim.
-Bu kadar faik olduğunu söylediğiniz bir kuvvet böyle bir gün içinde neden mağlub oldu?
Paşa masasının üzerinde duran kitabı alarak:
-Bunun cevabını en iyi Hamilton’un kendi raporunda okuyabilirsiniz! Benim o gün gördüğüm sebeb şudur: Düşman muhtelif kollarla toplu nizamda olarak ilerliyordu. Bu yürüyüş kolları önlerinde henüz ne hiçbir mevcudiyete, ne de hiçbir faaliyete tesadüf etmeyeceklerini zannediyorlardı. Onun için önlerinde hafif avcı hattı bulundurmakla iktifa etmişlerdi. Bu taraftan kuvvetli ve fedakar avcılarımızın hakim sırtlardan inerek mezkur düşman kollarının başlarına atılmaları, bir taraftan da topçularımızın isabetli şarapnellerinin yanaşık düşman kolları üzerine tesir etmesi düşmanda inzibatı da, kuvve-i maneviyeyi de, kumandayı da ihlal etti. Baş taraftan tard edilen hafif avcı hatları, bu sebeble geriden takviye olunamadı. Düşman da kamilen gözünü geriye çevirmek ve kaçmak tarikini tercih etti. Filhakika düşman kolordusunda kumandanların müessir olmadığını Hamilton da bilahare itiraf etmiştir. Fakat benim istiğrab ettiğim cihet Hamilton’un bizzat kendisi de oraya geldiği halde emrini yine infaz edememiş olmasıdır. Her halde Hamilton da dahil olduğu halde İngiliz kumandanları beyninde çok müzakere, çok tereddüd olması ve bilhassa mesuliyet korkusu bize kendilerini mağlub etmek fırsatını bahş etmiştir. Filhakika mesuliyetten korkan kumandanların hiçbir vakit de icab eden kararları veremediklerini, bunun neticesinde ise acı felaketler husule geldiğini bizzat ben de muhtelif zamanlarda görmüşümdür. O gün ihraz olunan muvaffakiyet pek ziyade şayan-ı memnuniyetti. Fakat vaziyet-i umumiyenin ıslah ve temini ve binnetice payitahtın tamamen, emniyetli bir surette muhafazası nokta-i nazarından beni henüz tatmin etmiyordu. Çünkü düşman üç gündür Arıburnu ile Azmak arasında başkaca mühim kuvvetlerle icra ettiği mütevali ve fedakârâne hücumlar sayesinde Conk Bayırı ve Şahintepe’de mevcud tehdidkar vaziyete sahib bulunuyordu. Filhakika Hamilton bütün Kocaçimen silsilesine malik olmak nokta-i nazarından Conk Bayırı’nın zabtını muvaffakiyetine beraet-i istihlal addediyor, bu mevzi’i mihver-i harekat addediyordu.
Conk Bayırı ve Şahintepe’nin muhafazası için benim kumandayı deruhde ettiğimden evvel orada muharebe eden askerlerimizin pek büyük kahramanlık ve fedakarlık gösterdiğini kemal-i takdir ile yad ederim. Ancak şunu da ilave etmeye lüzum görüyorum ki: Bu kıtalar artık pek ziyade zayıflamış ve yorulmuş bulunuyordu. Fakat yeniden iki piyade alayının taht-ı emrime gireceğine dair olan malumat beni vakit geçirmeksizin yeni icraatta bulunabileceğime dair ikna etmiş oluyordu. 27 Temmuz günü öğleden sonra saat üçte Conk Bayırı ve Kocaçimen mıntıkasında bulunan ... inci ve ... inci fırka kumandanlıklarına telefonla dedim ki: “Bu gece Conk Bayırı’nda kendilerinden büyük faaliyet taleb edeceğim iki piyade alayı için orada bulunan kıtaat vasıtasıyla hiç olmazsa sıcak bir çorba hazırlatmaya imkan bulmanız çok muvafık olur”.
O günkü muharebeyi idare ettiğim mahalli terk edip Çamlıtekke’deki karargahıma gelirken yolda Liman Paşa Hazretlerinin yaverleri müşârünileyh tarafından beni tebrik etmek üzere geliyordu. Müşârünileyhin de karargahıma gelmiş bulunduğunu haber verdi. Ve Conk Bayırı’ndan düşmana icrasını tasmim ettiğim taarruzun yakında ihzarı ve idaresi için bizzat hemen oraya hareket etmek üzere kendisinden ayrıldım.Müşârünileyh beni bizzat ateşin içine girmekten sıyanet etmeyi düşündü. Fakat başka türlü, yapılacak hareketin neticesinden emin olamayacağımı takdir ederek muvafakat etti. Erkân-ı harbiyemle birlikte Çamlıtekke’den Kocaçimen istikametine teveccüh ettik. Düşmanın bir tayyaresi semtürre’simize geldi ve bizi takibe başladı. Artık zaruri olarak bütün refakatim heyeti sağa sola açılmak mecburiyetinde kalmış, bunun neticesinde yollarını şaşırarak ve karanlığa kalarakertesi güne kadar bana mülâki olamamışlardır. Ben, benden ayrılmayan süvari ihtiyat zabitlerinden Zeki Efendiyle tuttuğum yolu takibe devam etmeyi zaruri gördüm. Kocaçimen üzerinden Conk Bayırı’na gitmek istedim. Fakat bu yol İngilizler tarafından tutulmuş olduğu için ateşe maruz kaldım. Daha cenubdan dolaşarak Conk Sırtının şark yamaçlarında bulunan ... inci fırka karargahına vasıl oldum. Kıtaların ahval-i dahiliyelerini tedkik ettikten sonra bana hazırladıkları çadıra çekildim. Zaten gece de hulul etmişti. Lazım gelen emirleri verdim. Taze kuvvetlere intizar ediyordum. Bu kuvvetlerse yukarıda bahsettiğim iki alaydı. Bunlardan birisi pek geç vasıl olabilmiş, diğeri de ertesi gün ancak muvaffakiyet istihsalinden sonra gelebilmiştir. Bu sebeblerle kumandanlar ve erkân-ı harbleri kuvvete nazar-ı dikkatimi celb ettiler. Vakıa hakları vardı. Fakat ben muvaffakiyeti çok kuvvete malik olmaktan ziyade elimizde bulunan kuvvete azim ve şiddet vermekte ve onları benim tasvir ettiğim gibi kullanabilmekte görüyordum. Geçirilecek zaman bizden ziyade düşmana faidebahş olacaktı. Onun için bütün mütalaata rağmen suret-i kat’iyede taarruz edecektim. Hazırlanmaları bitince bana bildirmelerini kıtalara emrettim.
-Peki, bu az kuvvetle ne türlü bir hücum tertib edecektiniz?
-Gayet basit!.. Conk Bayırı’ndaki ve Şahintepe’deki düşman karşısında duran kuvvet ... inci fırkaya aittir. Yeni gelecek alaylar bu hattın gerisinde ve hemen yakınında toplu saf-ı harb nizamında ahz-i mevki edeceklerdi. Hareket fecir ile beraber başlayacaklardı. Hiçbir kuvvetin, top ve bomba patlamaksızın süngü ile düşman üzerine atılmak.
-Demek ki o gece bizimkiler, deliklerinden baş çıkaracak farelerin üzerine hemen atılmaya hazırlanan kediler sinsiliğiyle pençelerini içeri alıp sezdirmeksizin pusu kuracaklardı. Ve İngilizler o sabah güneşin parıltısıyla uyanmayacaklar, süngülerimizin pırıltısıyla kamaşıp düşeceklerdi. Fakat zât-ı âliniz, anladığıma göre, kaç gündür uykusuz kalıyorsunuz? Hiçbir yorgunluk duymuyor muydunuz?
-Tabii duyuyordum. Ve bu muharebe yorgunluğunu hiç olmazsa telafi ederek ertesi gün hücum anında zinde bulunabilmek için çadırımda yalnız kaldım. Fakat buna imkan var mıydı? Birçok sebeblerle birçak zevat yanıma gelmek mecburiyetinde kalıyordu. Aynı zamanda bütün grup cebhesinin muhtelif kısımlarından heyecanlı raporlar alıyordum. Mesela: Düşmanın Ece Limanı önünde nümayiş için dolaştırmakta olduğu boş gemileri görmesi üzerine İngilizlerin mezkur limana asker çıkarmakta olduğunu bildiren raporlar gibi ... Geceyi işte bu tarzda geçirmiş bulunuyorus.
Mustafa Kemal Paşa’nın tasavvur ettiği hücum 28 Temmuz günü takriben saat 4.30 evvelde başlıyor. Hücumu seyr etmek üzere Paşa da asker ve kumandanlara mülâki oluyor. Fecir başlamış, ortalık aydınlanmaya yüz tutmuş. Fakat Paşa hücum anının gecikmekte olduğunu görüyormuş. Halbuki bu teehhür biraz daha uzayacak olursa ortalık tamamen açılacak, bizim kesif bir yığın halinde bulunan hücum kıtalarımızı düşman görecek, karadan ve denizden namütenahi topların bombardımanına maruz kalacak, belki de bu bir felaket olacaktı. Müdhiş, heyecanlı bir buhran ânı değil mi? Paşa, derhal oradaki kumandanlarla beraber hücum saflarının önüne geçmiş. Askere düşmanın kaçmaya hazırlandığını, fakat buna müsaade etmeyeceğimizi söylemiş. “Bunun için benim ileriden kırbaç sallayarak vereceğim işaret üzerine hemen hepiniz düşmana atılacaksınız.” Demiş. Beş on adım ileri yürüdükten sonra işaretini verince zabitan ve efradın tereddüdsüz bir arslan savletiyle düşmana saldırdıklarını görmüş. Bu hücumun karşısında düşmanın kamilen ezildiğini, hiç silah kullanmak fırsatına vakit bulamamış olduğunu anlamış.
-Ortalık açıldıktan sonraydı ki, diyor, düşman hakikaten Conk Bayırı’nı cehenneme çevirmişti. Denizden, karadan büyük çaplı topların muhtelif cinste mermileri Conk Bayırı semasında bitmez tükenmez yıldırımlar vücuda getiriyordu.
Buraya kadar muhaveremizi, sakin bir vaziyetle dinleyen Yüzbaşı Cevad Bey, Paşa’nın yaveri, kalın, sertliği hoşa giden bir sesle:
-Bu şarapnel misketlerinden bir tanesi de Paşa’nın göğsünü okşamıştır! Dedi.
“Nasıl?” dedim.
Paşa tesbihiyle oynuyordu. Cevad Bey, parlak çizmelerindeki mahmuzlar şıkırtı yaparak, göğsünün sol tarafındaki nişan kurdelaları sırası ve ipek kordonu kabararak anlattı:
-Bulunduğumuz yer tamamen muhacimlerin arasıydı, dedi. Paşa da ilerleyen efradımızı seyr ederken göğsüne bir şeyin gayet kuvvetli çarptığını duymuştur.
-Evet, sağ tarafta ceketimde bir kurşun yeri gördüm. Yanımda bulunan bir süvari zabiti “Efendim, vuruldunuz” dedi. Ben böyle bir söz şuyû bulursa, askerimizin kuvve-i maneviyesi üzerinde yapacağı tesiri düşündüm. Elimla zabitin ağzını kapadım. “Sus” dedim.
-Bir şarapnel misketi göğsünün sağ tarafına tam saatin bulunduğu cebe isabet etmiştir. Saat parça parça oldu. Fakat o darbe ile Paşa’nın göğsünde hafif bir lekeden başka ileri geçmemiştir.
-O saat sizin için tarihî bir saattir. Onu görebilir miyim efendim?
-O saatin enkazını bu muharebeden sonra Liman Paşa Hazretleri hatıra olarak aldılar. Bana da kendilerinin aile-i asalet armasını hâvi bulunan saatlerini verdiler.
O saati istedim. Cevad Bey gösterdi. Omega markalı siyah okside bir saat arkasında bir tac ve “L. Z.” Markaları. Paşa’nın kırılan saati de Mekteb-i Harbiye’den beri sakladığı Omega markalı kuvvetlice bir talebe saatiymiş. Cevad Bey zenit markalı bir bilezik saati de gösterdi ki onu Mustafa Kemal Paşa’ya o kurşun değdiği esnada yanında bulunan genç mülazım vermiş.
Askerinin bu kadar yanında giden, onlara ön ayak olan bir kumandana en zorlu düşmanların bile dayanamayacağına aklım eriyordu.
-Peki, siz bu yaranızla uğraştığınız esnada askerlerimiz ne yapıyordu? Hücuma devam ediyor muydu?
-Tabii. O kahramanlar, başlarında fedakar zabitleri olduğu halde gayr-i kabil-i tevkif savletleriyle ilk düşman hattını yere kadar boğdular. Bundan başka önlerine tesadüf eden, imdada gelen bütün düşman kıtalarını perişan ettiler. Hatta bizim münferid aksâmımız boş buldukları istikametlerden denize kadar gitmişlerdir. Bence maksad hücumun ilk safhasındaki muvaffakiyetle tamamen hasıl olmuştur. Karşıda bulunan İngilizleri kamilen imha etmeye kalkışacak kadar şeraiti müsaid tasavvur etmiyordum. Onun için verdiğim emirle taarruzu kestim.
Conk Bayırı’nda ve Şahintepe’de düşmana binlerce maktül, binlerce mecruh verdirdik. Birçok esliha aldık. O cebhede bulunan makineli tüfeklerini iğtinam ettik. Bir çok da esir alındı. Bu hücumumuz Sir Hamilton’u bazı mübalağı tasvirlere sevk etmiş. Bunu sonra, rapordan okuduğum zaman anladım. (Raporu açıp orada bir sahife arayarak) Bakınız, müşârünileyh diyor ki askerlerini mevcud bilhassa toplarımızla topa tutturmuşuz, bu doğru değildir. Ben bu hücumdan evvel top değil, tabanca bile attırmadım. Çünkü, attırsaydım, o zaman baskın tarzında yapmak istediğim hücum muvaffak olamazdı. Zaten onun askerleriyle benim askerlerim değil, bizzat benim ve kumandanlarımın onlarla arasındaki mesafe ancak 15, 20 hatveydi. Bu kadar yakın mesafede düşman hattına topçu endahtına imkan olamayacağı erbabınca malumdur. Bahusus gece vakti... Bir de Hamilton iki taburunun boğazlanıp hak-i helake serildiğinden bahs ediyor. Bu doğrudur. Fakat bizim 28 Temmuz’da Conk Bayırı’ndan yaptığımız hücumla mağlub ettiğimiz İngiliz kuvveti Arıburnu ve Damakcılık Bayırı arasındaki mıntıkada bulunan tekmil kuvvetleridir. Bu meydan-ı harbde şan ve şeref kazandıklarından bahs ettiği General Kayley, bütün erkân-ı harbiyesiyle beraber maktül düşen General Boldevin, tehlikeli surette yaralanan General Kopernelere kumanda ediyorlardı, yalnız iki tabura mı?
Galib askerin yalancı mağlub askere karşı esirgeyemediği tezyif tebessümü Paşa’da pek vazıhtı.
-Mamafih, dedi, Sir Hamilton’un askerimizin hücumunu tasvirdeki maharetini pek takdir ederim. Doğrudur! Onun kullandığı tabirleri istimal ederek diyebiliriz ki bu muharebede askerlerimiz İngilizler için o gün afet oldular. Önlerinde durmaya yeltenenleri hak-i helake serdiler. Conk Bayırı Tepesinin zirvesini tamamen tarayıp temizledikten sonra, yine Hamilton’un tabiriyle söylüyorum, kovanından çıkan arı sürüleri gibi güç halle yakalarını muhakkak bir ölümden sıyırabilen öteki kollar üzerine saldırdılar. “İngilizler için bu derece nevmidane ve hunrizane olan muharebenin tafsilatı asla ve asla sahaif-i evrak üzerine konamaz. Türkler birbiri ardınca meydan-ı kârüzare atıldılar. Ve ismullahı zikrederek hakikaten pek gazanferane ve şirane muharebe ettiler” diyor. Bu hücumlara karşı duran İngiliz efradı, oldukları yerde telef edildiler.
Ha, bir şey daha söylemeli: Hamilton askerlerimizin mareke meydanında yorulmuş olduklarını, tükenmiş oldukları zihabında bulunuyor. Aldanmıştır zavallı. Bizim askerimiz hücum için verdiğim emirde olduğu gibi, tayin ettiğim hatta durmalarına dair olan emrimi de aynı itaat ve gayretle tatbik etmekten başka bir şey yapmamışlardır. Bu muharebenin daha fazla tafsilatını yine Hamilton’un raporunda okumak mümkündür. Onun için biz bu kadarla iktifa edebiliriz. Yalnız şunu diyeyim ki 28 Temmuz’da vuku bulmuş olan Conk Bayırı muharebesi Anafartalar muvaffakiyetinin en şanlı safhasıdır.
Yaver Cevad Bey, bu muharebelerde askerimizin gayet şiddet ve gayretle hareket ettiklerine dair izahat verdi. Misaller getirdi. Onlardan biri de şu ki, kuvve-i maneviyesi yerinde olan, mâfevklerinin fedakarlığına tamamen inanan askerde kuvvetli ruhu göstermek itibarıyla mühim buldum. Sıhhiye efradımız bir yerde istirahat ediyorlar ve yemek yiyorlarmış. Tam o esnada bir obüs ta pek yakınlarına düşmüş. Askerler bir müddet toz duman arasında kalmışlar. Sonra sis sıyrılır sıyrılmaz görmüşler ki o askerler arkası üstü yatmış, kahkahayla gülüyorlar, kendilerine zararı dokunmamış olan bu obüsle alay ediyorlar.
Paşa dedi ki: 29, 30, 31 Temmuz, 1 ve 2 Ağustosta büyük mikyasda hadisat yoktur. Onlar da sizi alakadar etmez.
3 Ağustos muharebesi (Kireçtepe):
Kireçtepe Anafartalar muharebe cebhesinin sağ cenahında pek mühim bir mevzidir. Düşman 2 Ağustos günü akşam saat 6.30 sonra da bir liva kadar kuvvetiyle grubun sağ cenahına taarruz ve Kireçtepe’nin bazı aksâmını zabt etmişti. Fakat aynı gece kıtalarımız tarafından yapılan mukabil taarruzla Kireçtepe mevzii istirdad edildi. Düşman 3 Ağustos günü daha faik kuvvetlerle tekrar Kireçtepe’ye taarruz etti. Düşmanın pek ciddi olduğu anlaşılan bu taarruza karşı yakından ve bizzat ittihaz-ı tedabir etmek üzere mezkur cebhe gerisindeTurşun köyündeki frrka karargahına gittim. Kireçtepe muharebe meydanına kafi mikdarda kuvvetlerin serian toplanması lüzumu tezahür etmişti. Onun için istifadesi mümkün olan cüz-i tamları celb etmek suretiyle öğleye kadar 12 tabur cem’in muvaffak oldum. Celb olunan kuvvetler mütemadiyen muharebe hattına yürüyorlardı. En nihayet, erkân-ı harbiyemden icab edenlerle beraber bizzat ben de muharebe hattına yaklaşmak lüzumunu hissettim. Bulunduğum yerden muharebe hattına giden tek bir yol vardı. Bu yol mütemadiyen sahil yakınından geçiyor, düşmanın sahile yaklaşmış olan iki torpidosu tarafından mütemadiyen ateş altında bulunduruluyordu. Bu sebeble ileri hareket eden tekmil kıtaatın durmuş olduğunu gördüm. Hayvandan indim. Kolun başına ve mecbur tevakkuf olunan noktaya geldim. Filhakika oradan ileri geçmek mevtle kat’i olarak temas etmek demekti. Halbuki bugün bu kıtaların ileri geçmesi lazımdı. Evvela ben yalnız olarak koşar adımla geçtim. Arkamdan ve birbirinden fasıla ile erkân-ı harbiye reisim ve yaverlerim geçtiler. Ondan sonra tevakkuf eden kıtaat kumandanlarına “Geçeceksiniz” dedim. Ve parça parça koşmak suretiyle arzu edilen kıtalar geçirildi. Bu muharebenin neticesinde düşman hareketi akim bırakıldı. Evvelkinden daha hakim bir vaziyet alındı.
Yaver Cevad Bey o gün arkadaşlarına o tehlike içinde hizmet gören bir askeri anlattı: Bu kimsenin geçirdiği ateş içinden kemal-i itidal ve tevekkülle yürüyerek ilerideki arkadaşlarına bu fedakarlıkla yiyecek ve kuvvet taşıyan o genci Paşa, yaverinin göğsündeki nişanla hemen orada taltif etmiş.
Paşa dedi ki: 4 Ağustos’tan 6 Ağustosa geçeceğim. Hatta isterseniz 8 Ağustosa geçeceğim. O gün, yani 8 Ağustosta, sabahtan itibaren düşmanın bir taraftan diğer tarafa asker sevk etmekte ve gemilerden bazı kıtalar çıkarmakta olduğu görülüyordu. Bununla beraber cebhede sükunet vardı. Öğleden evvel Küçük Anafartalar garbında bulunan kıtalar nezdine gittim. Tertibatta bazı tadilat yaptım. Karargaha avdetimde vaziyeti daha meşkuk görüyordum. Onun için ihtiyatta bulundurduğum fırkalara derhal silah başı etmelerini telefonla emrettim. Bu esnadaydı ki Gittikçe mütezayid top sesleriyle beraber düşmanın taarruza geçtiği anlaşıldı. Bu taarruz Küçük Anafartalar köyünün suret-i umumiyede garbında bulunan fırkalarımıza Yusufçuk Tepesi, İsmailoğlu Tepesi ve Azmak ile Kayacık Ağılı arasındaki sahaya idi. Taarruz olunan cebheye sevk olunabilecek kuvvetler Turşun köyü şimal-i garbisindeki ... inci fırka ile Sivli Köyü civarında bulunan ... inci fırka ve ... fırkanın ihtiyat kuvvetleriydi; ... fırka evvela tahrik olundu. ... fırkayı Solicek ve İsmailoğlu Tepesi mıntıkalarında takviye etmesini, diğer bir fırkanın Küçük Anafartalar üzerine yürümesini, diğer fırkalara, düşmanın topçularıyla taarruz etmekte olduğu istikametleri ateş altına almalarını, hülasa bütün cebhede icab eden tedbirlerin alınmasını emrettim. Ancak, düşmanın hücum ettiği cebheye gönderdiğim ihtiyat kuvvetleri muvasalat edebilmek için zaman geçecekti. O zamanı kazanmak lazım geliyordu. Elimde bir süvari livası da vardı. Bu süvari kıtasının mevcudiyeti bende şöyle bir hatıra uyandırdı: Fransızlar Seddülbahir cebhesinde piyadelerinin hücum hatları önünde bir süvari kıtasını, yayılmış olduğu halde bizim hattımıza saldırmışlardı. Bu Fransız süvarinin ateş karşısında bîmuhâba ölüme koşmaları hoşuma gitmişti. Bu hareketi cidden şövalveresek (şövalyece?) bulmuştum. Piyadenin önünde bir perde yapıyorlar ve ortası yok işte, ölüme kucak açıyorlar. Arkalarındaki piyadeyi korumak için kendilerini feda ediyorlardı. Bu ne tasvir edilecek cesaret ve fedakarlık levhasıdır.
Binaenaleyh derhal ben süvari alayı kumandanı beyi yanıma çağırdım. İsmailoğlu Tepesi’ne taarruz eden düşmanı aynı tarzda bir hareketle tevakkuf etmesini kendisine emrettim. Pek kıymetli bir süvari kumandanı olan bu arkadaşımız bütün cesaret-i necibanesini bu münasebetle izhar etti. Bana arzu ettiğim zamanı kazandırdı. Düşmanın deniz ve kara topçuları İsmailoğlu Tepesi ile Azmak Deresinin şimal ve cenubundaki mevzilerimizi şiddetle bombardıman ediyordu. Henüz natamam olan siperlerimiz barınılmaz bir hale geliyordu. Bilhassa Yusufç