20/7/2008
ÇANAKKALE (YENİ MECMUANIN FEVKELADE SAYISINDAN ALINTILAR ) 11
Kategori: canakkale gecilmez
ÇANAKKALE DESTANI
24-25 Mayıs 1331 gecesi Arıburnunda merkez cebhesinde şehid düşen Ömer Oğlu Mustafa Boyabad tarafından tertib olunub merhumun üzerinde bulunan destandır.
1
Üç yüz otuz. Sözüm Hakk’ın kelamı.
Padişahın geldi büyük selamı.
Enver Bey’in düşman kırmak meramı.
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid, ordu gazi olacak
2
Eûzü besmele çektim çıkarken
Köye baktım şöyle yüksek bir yerden
Karargâha koştum üç günde erken
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid, ordu gazi olacak
3
Kumandan emrini verdi bir gece
Anadollulardan layıktır nice
Yiğitler şehâdet şerbetini içe
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid, ordu gazi olacak
4
Rumeli toprağı yoğrulmuş kanla
On alınır ancak verilen canla
Herkesi yüreği çarpıyor şanla.
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid, ordu gazi olacak
5
Kurşunlar atıldı düşmana karşı
Şehidler buldular göklerde arşı
Gaziler döktüler hep sevinç yaşı
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid, ordu gazi olacak
6
Düşmanın gür sesli büyük topları
Delik deşik etti toprağı, yarı
Korkak Firenklerin yokmuş hiç arı
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid, ordu gazi olacak
7
İngilizler Firenke dostmuş diyorlar
Bir kötü kötüye elbet uyar
Onlara bu meydan gelecek pek dar
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid, ordu gazi olacak
8
Çanakkale’yi siz sandınız boştur
Davulun sesi de uzaktan hoştur
Saptığınız bu yol bir dik yokuştur
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid, ordu gazi olacak
9
Arıburnu! Hani topların nerde
Gazilik arzusu var hangi serde
Şehidlik göktedir gazilik yerde
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid, ordu gazi olacak
10
Ben yorgun değilim içim bir tufan
Müslümandan var mı savaştan kaçan
Türkten dünyaya al bayrak açan
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid, ordu gazi olacak
11
Arıburnu haydi toplar gürlesin
Ey düşman kaçma tavşan mı nesin
Bir Hücûmda hemen kesildi sesin.
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid, ordu gazi olacak
12
Zırhlıların gitti deniz dibine
İlk Hücûmdan sonra ya bu kaçış ne
Kaç durma girerse fırsat eline
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid, ordu gazi olacak
13
Çanakkale’yi hiç verir mi Türkler
İstanbulumuzu alacak bir er
Var mıdır dünyada, nerde o asker
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid, ordu gazi olacak
14
Boyabatlı Ömer Oğlu Mustafa
Yazdı bu destanı girerken safa
Muradı gitmektir arşı tavafa
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid, ordu gazi olacak
YÜZBAŞI EMİN ÂLÎ BEY’LE MÜLAKAT
Buzlu camlardan yapılma bir bölmenin tahtalarına rabtiyelerle tutturulmuş, cidden nefis, kabartma bir Çanakkale haritasının karşısındayız. Onu Almanlar yapmış. Ömrümde ilk defa olarak bu kadar canlı bir harita görüyorum.
Tarihimizde misilsiz bir şeref sahifesi hazırlayan o gaza topraklarını ta payitahta kadar bir tayyareden seyrediyorum hülyası içindeyim. Buna, yanımdaki zabitin mülahazaları da eklenince hayalim büsbütün genişliyor. İsmini bazı makalelerin altında okuduğumuz bu adam, ince, kıvrık ve siyah bıyıklı, zayıf fakat kırmızı simalı, koyu mavi gözlü bir genç. Kaşlarının üstüne doğru inik kalpağının kenarlarında kıvırcıklaşan uzunca siyah saçları var. Düzgün söylemeye, uzun ve hararetle anlatmaya dikkat eden edebiyat meraklısı bir zabit. Göğsünün sağ tarafında kırmızı harb yıldızı, kalbinin üstünde dör beş madalya kurdelası, izahatına devam ettikçe yükselip iniyor.
Evvela İngilizlerin desiseleriyle Kumkale tarafına atılan Fransız kıtalarının sergüzeştini dinliyorum. Ve çektikleri zahmeti gözlerimle görüyorum. Çünkü harita Kumkale tarafını şöyle gösteriyor: Arızalı, tabii bir toprak sedden, bir toprak duvardan sonra açık bir elin parmak aralıkları gibi sularla sazlıklar ve bataklıklarla dolu!
Emin Âlî Bey diyor ki:
-İşte bu havalide kuvvet alamadıkları için Fransızlar bizden dehşetli bir darbe yiyorlar ve darbe altında kahrolup denize dökülüyorlar.
Şimdi Hücûmun ikinci safhasına geçiyoruz:
Seddülbahir ciheti. Burası haritadan anlaşıldığına göre Anadolu tarafındaki tabyalarımızdan açılacak şiddetli müdafaa ateşlerine karşı hemen hemen tamamıyla mestur ve nisbeten en az tehlikeli bir mıntıka. Tabii oraya hâlisüddem İngiliz çıkarılmış.
Yine Emin Âlî Bey diyor ki: Seddülbahir’den çıkan İngilizler kirte istikametinde ilerleyerek Alçıtepe mevkiini tutmak istiyorlardı. Fakat şiddetli müdafaalarımızdan dolayı arzularına muvaffak olamıyorlardı. Sonra kıtalarımızın karşısında kıtalarıyla teşkil ettikleri duvarı yarıp kırarak bizim sağ cenahımıza yüklenmek teşebbüsünde bulundular. O da muvaffakiyetle neticelenmedi.
Sonra Arıburnu cebhesine geçtik. En sarp ve en dik arazi o idi ki İngilizler ancak Avustralyalılara orasını terk etmişler.
Arıburnu’ndaki düşmanlar Koceçimen Tepesini tutmak isterlermiş. Fakat bizim orada bulunan kuvvetlerimiz de bunlara fevkalade bir azimle mani olurmuş. Binaenaleyh düşman hattı ancak sahilde barinabilmiş.
Nihayet Çanakkale muhârebelerinin Anafartalar vekayiine geçtik. Oraya İngilizler ve Avustralyalılar beraber Hücûm etmişler. Lakin bizim mukabil taarruzlarımıza dayanamayarak Küçük Kemikli Gölü yahut Tuzla Gölü, Anafarta Limanı etrafındaki Küçük Kemikli ve Büyük Kemikli burunlarının arasında bulunan açık sahaya düşmüşler.
İşte denizleri, derinliklerin nisbetine göre en açık maviden en koyu maviye kadar değişen sahillere adalar etrafındaki taşlıklar ve tepelikler akseden, yeşil dağları gayet uçukırmak suyu maviliklerine yahut sarı sarı yollarla canlanan bu güzel harita önündeki muhatabımdan şu hülasaları topladıktan sonra duvar kenarındaki koltuğa oturdum. Gayet yüksek tavanlı küçük ve loş odaya koskoca bir demir soba haddinden fazla sıcaklık dolduruyordu. Emin Âlî Bey yandan açma pencereyi araladı. Yazıhanesinin üstündeki paketten bir sigara aldı. Bir de bana uzattı ve gezine gezine dedi ki:
-Çanakkale muhârebelerinin deniz kısmına ve bu kısmın safahatına vesaikle temas ediyorum. Bu itibarla denize ait bütün malumatım yalnız görerek değil, bilerektir. Şimdi ister misiniz denizi hülasa edeyim?
-Lütfen efendim; teşekkür ederim!
-Estağfirullah... Şimdi efendim, İngiliz ve Fransız filoları Boğaz önünde Temmuz ayından itibaren tahaşşüd etmeye, aynı zamanda Boğazı tarassud ve abluka altına almaya başladılar. Herkesçe malum olan birçok safhalar geçtikten sonra evvela medhal istihkamlarını, sonra da dahilî istihkamları düşürmeye çalıştılar. Medhal istihkamlarımız dünyanın en kuvvetli, en kudretli bu iki filosuna, yani Fransız ve İngiliz filolarına karşı, öyle değil mi efendim, vazifelerini ifa ettikten başka uzun bir silsile-i müdafaa açmak sûretiyle de tetvic ettiler. Bundan tamamıyla emin olun, her türlü düşman tefavvukuna rağmen medhal bataryalarımızın gösterdiği sabır, gösterdiği sebat, kendileri için ebedî bir şerefe vesile olmuştur. Dahil hatlarımızı teşkil eden istihkamlara gelince, bunlar medhalin kendilerine tevdi ettiği vazifeyi daha yüksek bir şeref ve rûhla ikmal etmişlerdir. Türk tarihinde şayan-ı dikkat bir dönüm noktası teşkil eden Beş Mart’ı memlekete ibda ve ihda etmişler, Çanakkale’de yeni bir safha-i muharebat açmışlardır.
17 Mart 1915’de Bozcaada’ya gelen Hâmilton 18 Mart’ta uğradıkları hüsranı, hezimeti nazar-ı intibahına alarak berrî ve bahrî bütün kuvvetlerin kendi kumandasına tevdi’ini, sonra daharekat-ı bahriyenin kara muhârebeleriyle tevhidini muvafık görmüş, bunu Londra’ya da bildirmişti. İşte malum, kara muhârebeleri 12 Nisan’da başlıyor. Ve bu uzun müsaraa devri tahliye saatine kadar hep Türk silahına şerefbahş eden bir şekilde devam etti!
-Bu kara muhârebeleri esnasında size nerelerde bulunuyordunuz efendim?
-Bendeniz...
-Estağfirullah..
-Kara muhârebeleri esnasında kavgaların en çok inkişaf ettiği ve gayet garib safhalar arz ettiği Arıburnu ve Seddülbahir cebhelerinde bulundum. Buralarda gördüğüm her şey, Türk ordusunun başında sevk ve idare eden hakim bir kumanda heyeti bulundukça, askerlerimizin atalarından levrus bütün harb ve fedakârlık seciyelerini onlar gibi yaratacaklarına dâir parlak parlak menakıbdır. Evet, size onlardan birkaçını arz edeyim.
-Büyük bir hazla dinlerim efendim. Lutf edin...
-Mesela Arıburnu’nda yapılan gayet şiddetli bir Hücûmdan üç gece sonra Kanlısırt’ta en ileri mevzie gitmiştim.
-Kanlı sırt ismini o yere neden vermişler. Harbden evvel mi, sonra mı?
-Harb esnasında.. ne evvel, ne sonra. Kanlısırt Avusturalyalıların bizden en çok dayak yediği bir sırttır. İleri mevziinde, takım kumandın bizimle düşman siperleri arasında bulunan sahadaki çukurlardan birinde inilti halinde boğuk bir sesin işitilmekte olduğunu söyledi. Açıkgöz, çevik iki keşşaf nefer göndermesini söyledim. Ve bu merakla hadiseyi takib ettim.
Emin Âlî Bey sigarasını tablaya bastırdı. Durdu. Ellerini yazıhanesine dayadı.
-Keşif kolu, dedi, daha hazırlanmamıştı bile. Anadolu lehcesiyle “Amanın arkadaşlar, düşman bombalarıyla geliyor” diyen bir feryad işittik. Pek heyecanlı bir şeydir beyefendi, la... hemen bir tenvir tabancasıyla aydınlattığımız o saha üzerinde gördük ki kuvvetli bir Avustralya taarruz kolu ilerlemekte... Neyse, şiddetli bir ateşle bunları siperlerine koyuverdik. Ama harfiyyen böyle olmuştur. Fakat bize semalardan gelen tatlı bir hitabeymiş gibi bu düşmanı haber veren o mechul askeri bulmak istedik. Gönderdiğimiz keşif kolu bize şu adamı getirdi.
Muhatabım, kırmızı kenarlı küçük bir siyah defterin lastiğini çıkardıktan sonra:
-Künyesini veriyorum. Vereyim değil mi efendim?
-Evet, evet kaydedeyim.
Ve okudu:
-Alay 47 kumandanı şehid Tevfik Bey’in boru neferi, Antalya’nın Kağnıcılar köyünden Sarı İbrahim oğlu Mehmet.. İşte bu Mehmet’i, son nefeslerini verirken getirdiler.. Bu nefer, üç gün evvel yapılan büyük Hücûmda düşman siperlerinin önünde yaralanmış ve gece karanlıklarının içinde sürüne sürüne ancak üç günde bizim sipere yaklaşabilmiş. Düşünün, müteaddid yaralardan sonra, birçok tehlikeler arasında gece karanlıklarında siperlerine kadar sürünen bu kahraman çocuk, hayatının son deminde kendine değil, fakat siperdeki arkadaşlarına unutulmaz büyük bir fedakârlık göstermiş, bize düşmanın baskınını bildirmişti. İşte beyefendi, Çanakkale muhârebelerine hakim olan sır, burada bu ölmeyen, bu büyük rûhtadır.
Çanakkale muhârebelerini yapan ordudan size dört örnek vermek isterim. Şimdi bir nefer tipi vermiştim. Bir de zabit tipi vereyim. Yine Kanlısırt’ta beş taksim altı Mayıs Hücûmunu yapan cüz-i tamlardan... birinin (Yine defterini açıp okudu) Altıncı alayın ikinci kumandanı Yüzbaşı Hasan Fehmi Bey Hücûmun en şiddetli anında iki yerinden yaralanmıştı. Neferleri kendisini pek severdi. Bir kısmı etrafını aldı. Şehid Hasan Fehmi Bey (defterinde tekrar birkaç sahife açtı) Diyarbakırlıdır efendim. Okuyacaklarım da harfi harfine kendi ifadesidir. Etrafına alan askerlere “Çocuklar, benimle uğraşacak zaman değil; düşmana yumruğunuzu vuracak zamandır. Kuvvetli bir Hücûm yapın ki bölüğümün muvaffakiyetini göreyim. Ta ki gözüm açık gitmesin” demiş ve Hücûmunu kızıştırmak için kalkarken yeni bir mermiyle kalbinden vurulmuştu.
Yalnız Arıburnu’na münhasır kalmasın. Biraz da size Seddülbahir cebhesinden bahsedeyim ister misiniz?
-Tabii efendim, minnettar olurum.
-Burada Fransızlar 8 Haziranda, beş altı günden beri kesif ve şiddetli topçu ateşleriyle hazırladıkları kuvvetli bir Hücûmu baskın şeklinde yaptılar. Hedefleri, kerevizdere’yi aşıp da Alçıtepe’yi solundan tehdid etmekti. Bu Hücûmda infilak kuvveti gayet müdhiş bir obüsün duman ve toz bulutları içerisinde kaldık. Bulutlar sıyrılınca yanımda Altıncı Alayın Altıncı mülazım-ı evveli Ulvi Bey vardı. Yere düşmüştü. Yanına gittim. Baktım, bir obüs parçası ayağını almış, götürmüş. Dün yanımda gördüğünüz yüzbaşı yok mu?
-Evet, evet hatırlıyorum.
-İşte o. Bakınız bu kadar sakin bir adam. Hiç halinden ummadınız mı? O vakit doktorlar bir deriyle köküne bağlı olan bu ayağı kesmek istediler. Bilir misiniz ne yaptı?.. “Ama ayağımı kesmeyin. Sonra bölüğümün başına gidemem!”
Şimdi bir de erkân-ı harb zabiti vereyim Bey.. İkinci fırkanın erkân-ı harbi, şehid yüzbaşı Kemal Bey, maruf sima, değil mi efendim?
-hani tayyareleriyle Mısır’a uçan zabit!
-Evet, evet ta kendisi.. Yüksek rûhlu adam.. Bütün fırka cebheyi işgal etmiş, müdafaaya sarılmıştı. İki alayın birleştiği bir vadinin başında ufak bir gedik açan Fransızlar, iki alayı birbirinden ayırmaya çalışırken, bilir misiniz, Kemal Bey ne yaptı? Yaptığı şey, belki vazifesinin haricindeydi.. Şübhesiz böyle.. Fakat sönmeyen bir cidal ateşiyle eline geçirdiği bir makineli tüfeği vadinin altına koydu. Ve Fransızları ipe dizer gibi yere dizdi.. Bunlar ordunun muvazzaf zabitleri. Hiç unutmam.. Bir aralık Kumkale’ye gitmiştik. Yanımda bir ihtiyat zabit vekili vardı. “Efendim, kumkale’den birkaç motorbotla, geceleyin karanlıkta İngilizlerin sağ cenahına kaçarak bir baskın yapamaz mıyız?” dedi. Gelibolu’ya geçen Süleyman Paşa’yı, o dakikada nasıl hatırladım, bilseniz!...
İşte Bey, şu dört beş numune size gösteriyor ki Çanakkale baştan başa bir destandır, baştan başa bir aveng-i menakıb, baştan başa bir tarihtir. Temenni ederiz ki memleketimizin mütefekkirleri, ictimâiyyunu, bizdeki bu seciyevî lemaları parlatsın...
Bunun üzerine, nezaketli yüzbaşıyı kıymetli işinden daha fazla uzaklaştırmayı muvafık görmedim. Temennisine iştirak ederek yanından ayrıldım.
ALINTIDIR