SARİYAHSİLİ GÖRKEM

20/7/2008

ÇANAKKALE (YENİ MECMUANIN FEVKELADE SAYISINDAN ALINTILAR ) 12

Kategori: canakkale gecilmez

MUSTAFA KEMAL PAŞA

Birinci Safha

-Hayır efendim, düşünüyorum, size ne söyleyebilirim! Çünkü bakın, bütün bu yığınlarla evrak hep o günlerin hatıralarını ihtiva ediyor. Buyrun bir sigara... bir şey yaparız.

Büyük kutuda bulunan Bafra maden sigaralarından bir tanesini aldım. Paşa küçük bir sigara masasının üstünde duran çıngırağı bir iki defa çevirdi. Derhal kapının önünde bir şık nefer, mahmuzlarını birbirine vurarak kumandanın emrine muntazır olduğunu vaziyetiyle anlattı.

-Çocuğum bize iki kahve; sobanın da ateşine bakın biraz.

Bu defterleri kurcalayacak olursak içinden çıkamayız. İsterseniz sizinle bir hülasa yaparız; bu ancak böyle olur.

Hakikatte, defterler o kadar çoktu ki onların arasında insan kendini Çanakkale tarih-i harbini yazmak için bir mahzen olarak dalmış sanabilirdi.

Dedim:

-Paşa Hazretleri. Şübhesiz ki Çanakkale harbi bu memleketin çocuklarındaki fedakârlığı, halife ve saltanat toprağını yabancıya vermemek için bir saadete koşar gibi ölüme atıldığını göstermek itibarıyla tarihimizde unutulmaz bir kahramanlık merhalesi vücûda getirmiştir. Bu hamâset günleri artık silinmemek üzere tarihimizde lehimize iki üç sahife daha ilave etti. Sir Hâmilton bile, Türkçeye tercüme edilmiş raporunda okudum, bizim fedakârlığımızdaki, bizim cesaretimizdeki ulviyeti kendi aleyhlerine kayediyor. Bütün Fransız gazeteleri, Çanakkale’de döğüşmüş zabitlerin, kumandanların, oraya uğramış muharrirlerin ve gazetecilerin hatıralarını, makalelerini yazdılar. Halbuki şimdiye kadar biz henüz bir şey yapmadık. Yeni Mecmua’nın son kıymettar tşebbüsü bana o gaza yerlerini görmüş olanlarla konuşmak fırsatını verdi. Bu hususta tabii zât-ı âlîlerini ihmal edemeyecektim. O muhârebelerin her gününe büyük bir faaliyetle iştirak ettiniz. Vaziyeti tamamıyla biliyorsunuz. Kim bilir ne kadar çok hatıralarınız vardır. İşte müsaade buyurursanız eğer, bugün zât-ı âlînizden onları dinlemek için geldim.

Paşa bu sözleri ciddi bir tebessümle telakki ediyordu.

Cumba tavanlarına ve pencere kenarlarına varıncaya kadar kanapeler, koltukları bile halılar, seccadeler ve kilimler altında koyulaşmış bu çok gölgeli geniş odada Mustafa Kemal Paşa’nın siması Rambranvâri bir tablo mevzuunu andırıyordu. Genç bir simada bu kadar engin bir mana gördüğümü hatırlamıyorum. Işıklarla gölgelerin dalgaları arasında sebat, tevekkül, tevazu, vekar, mülayemet, huşunet, safvet, zeka bütün bu zıd şeylerin toplandığı sarışın ve gayet sevimli bir yüz.

Çekmekte olduğu doksan dokuzlu Necef tesbihi masanın üzerine bırakarak fesini çıkardı. Çünkü o gün laciverd bir sevap giyinmişti.

“O halde derhal başlarız” dedi ve kimi yerde kimi yazıhanenin üzerinde, kimi köşede buz camlı koyu renk dolapta, kimi İngilizlerden zabt olunma koca bir makineli tüfek önünde, koyu renkli çini sobanın üzerinde bulunan defterlerden, müsvedde ve tebyizlerden süzülen Çanakkale hikayesinin hülasasını, bu sabırlı ve temkinli kumandan üç gün ve her mülakat on iki saatten aşağı sürmemek şartıyla, üç gün dinledim.

Başlamazdan evvel dedi ki:

-Tabii, esrâr-ı askeriyeye temas eden noktaları size söylemeyeceğim. Bunlar ne sizi alakadar eder, ne de okuyanlara bir fayda temin eder. Bunlar sanat adamları içindir ki tarih ilerde hepsinden bahsedecektir.

-Elbette Paşam. Maksadım, o günlerin vak’alarını bizzat zât-ı âlînizden öğrenmektir. Waskerliğe temas eden noktaları ben de anlamam.

Ve bunun üzerine Paşa izaha başladı.

Evvela, Sofya sefareti ataşemiliterliğinden buraya çağırtılmış ve Tekfurdağı’nda.. inci fırkayı teşkile memur edilmiş. Ve bu kuvvetle”Eçe” limanı, Seddülbahir ve Morto limanı arasındaki sahilin muhafazasına memur olmuş. Esasen Balkan Harbinden beri bu araziyi iyice tanırmış.

Dedi ki:

-Benim kanaatime göre düşman ihrac teşebbüsünde bulunursa, iki noktadan teşebbüs ederdi: Biri Seddülbahir, diğeri Kabatepe civarı. Ve benim nokta-i nazarıma göre düşmanı karaya çıkartmadan bu sahil parçalarını doğrudan doğruya müdafaa etmek mümkündü. Binaenaleyh alaylarımı, böyle sahilden müdafaa edecek sûrette yerleştirdim. Bu vaziyet takriben Şubat 1330...

Mustafa Kemal Paşa, kendisinin Maydos mıntıkası kumandanlığı esnasında cereyan eden mühim vak’aları şu sûretle hülasa etti:

-Düşman bir defa Seddülbahir’e ve Kumkale’ye asker çıkarmak teşebbüsünde bulunuyor. O zaman, hep ağızlarda işitip okuduğumuz bir Mehmet Çavuş çıkıyor, toprağımıza ayak basan düşmanı tekrar denize atıyor.

-Düşman bu karaya asker ihrac etmek teşebbüsünü neden denedi?

-Bu hareket bir keşif olarak kabul edilebilir. Bir de malum olan 5 Mart vardır.

-Ki asıl bizi alakadar eden de odur, Paşa Hazretleri.

-Fakat bu tamamen bahrî bir harekettir. Sahil müdafaası Cevad paşa hazretlerinin taht-ı emrinde bulunuyordu. Benim hareketle alakam dolayısıyladır. Yalnız 5 Mart gününün sabahı Cevad Paşa Hazretleri... bulunan karargâhıma gelmişti. Kendisine Seddülbahir sahil mıntıkasındaki tertibatı göstermek üzere beraber “Kirte”ye gittik. Oraya vardığımız zaman düşman donanmasının Kirte ve Alçıtepe istikametlerinde açtığı ateşin altında kaldık.

-O vakit ne yaptınız efendim?

-Bunun üzerine bendeniz..

-Estağfirullah...

-Mezkur mıntıkanın muhafazasına memur alay kumandanına icab eden talimat-ı şifahiyemi verdim ve Cevad Paşa ile birlikte, vazife başında bulunabilmek için... döndük. Düşmanın mağlubiyetiyle neticelenen bu 5 Mart muhârebe-i bahriyesinde kara mıntıkasının muhafazası benim uhdemdeydi. O gün, düşmanın bazı gemileriyle sahili ateş altında bulundurmuş olmasından başka zikre şayan hiçbir hadise vuku bulmamıştır. O gün sahil bataryalarımızda bulunan askerler, zabitler ve kumandanlar cidden şayan-ı takdir bir fedakârlıkla, hani cesaretin, tevekkülün hadd,i a’zamîsiyle sonuna kadar toplarını kullanmışlar, vazifelerini ifa etmişlerdir. Düşünün ki birçok çökmeler, infilakler, yangınlar, zayiat arasında, daimî ateş karşısında, muhrib endahtları altında bunlar hiç titremeden vazifelerini yapmışlardır.

Ve düşmanın mağlubiyetiyle kapanan bu hadise-i bahriyeden sonra Mustafa Kemal Paşa, İngilizlerin, Fransızların Boğazı yalnız donanmalarıyla zorlayarak bir maksad elde etmekten ümidi kestiklerine hükm ediyor ve mutlak tekrar sahile adam çıkarmak teşebbüsünde bulunacaklarına ihtimal veriyor. Bunun için maiyetindeki kıtalara “teyakkuz”da bulunmalarını emrediyor. Kuvvetinin artırılması için lazım gelen yerlere resmî müracaatlarda bulunuyor. Kuvvetini artırıyor. Ve o mıntıka kumandanlığına Halil Sami Bey isminde diğer bir zat tayin olunuyor. O zaman kaymakam rütbesinde bulunan Mustafa Kemal Bey de kumanda ettiği fırkayla icabında Gelibolu civarına, icabında  Anadolu cihetine harekete müheyya bulunmak üzere “İhtiyat-ı umûmî” olarak terk ediliyor. Rumeli sahili mıntıkası muhafazasına yalnız o miralay beyin fırkası tahsis ediliyor. Bu sıralarda, yani Mart içinde Mustafa Kemal Bey’in fırkasından bir alay Çanakkale’ye geçiriliyor, fakat yine iade olunuyor. Mustafa Kemal Bey de bütün fırkasını Bigalı köyü civarında bulundurmayı muvafık görüyor. Fırkası Beşinci Ordunun ihtiyat-ı umûmîsi olarak “Bigalı Köyü” ve bunun cenub-i şarkisindeki Maltepe, Mersintepe civarında bulunan konaklarla ordugahlarına yerleşiyor. Kumandan aldığı emir mûcibince icabında Bolayır’a hareket etmeye, Çanakkale cihetine vapurla geçmeye müheyya bir halde bulunuyor. Emre intizaren bütün kıtalarını talim ve tertib ile işgal ettiriyor.

-İşte o günlerden birinde Oniki Nisan sabahı idi ki Arıburnu’nda bir hadise cereyan etmekte olduğu işitilen gemi toplarının sesinden anlaşılmıştı. Bütün fırka kıtaatının harekete hazırlık derecesi tezyîd edildi. Bir taraftan ... mıntıkası kumandanlığından malumata intizar etmekte idim, diğer taraftan da ya kolordunun veya ordunun emrine ... yalnız fırkanın süvari bölüğüne istihsal-i malumat için Kocaçimen istikametine hareket etmesini emir verdim. Bu sıradaydı ki Üçüncü Kolordu kumandanı Esad Paşa Hazretleriyle Gelibolu’dan telefonla görüşülmüştür. Müşârünileyhe de henüz cereyan-ı ahval hakkında vazıh malumat edinememiş olduğunu bildirmiştir. Öğlenden evvel saat altı buçuktaydı.  Halil Sami Bey’den vürud eden bir raporda düşmanın Arıburnu sırtlarına çıktığı anlaşılıyor ve buna karşı benden bir taburun mezkur düşmana karşı sevki isteniyordu. Gerek bu rapordan, gerek Maltepe’de icra ettirdiğim hususi tarassudat  neticesinden bende hasıl olan kanaat-ı kat’iye, öteden beri imal-i fikr ettiğim gibi düşmanın Kabatepe civarında mühim kuvvetle karaya çıkmaya teşebbüsünü, demek ki vuku buluyordu. Binaenaleyh bu işin içinden bir taburla çıkmak mümkün olamayacağını, her halde evvelce tahmin ettiğim gibi bütün fırkamla düşmana incizabın gayr-i kabil-i ictinab olduğunu takdir ediyordum. Artık hiçbirşeye intizar etmeyerek karargâhımın bulunduğu Bigalı köyünde ikamet eden ... birinci Piyade alayıyla cebel bataryasının derhal harekete geçmek üzere amade bulundurulmalarını, kumandanlarının da emir almak üzere yanıma gelmelerini bildirdim.

Yapraklarını muttasıl ağır ağır çevirmekle meşgul olduğu defterinin sahifesine, dudaklarında yanan sigara dumanları arasından bakarak:

-Altı maddelik bir emir not ettirdim, dedi. Bu emr-i maiyet cüz’-i tam kumandanlığına da tebliğ olunacaktı. Bundan başka Üçüncü Kolordu kumandanlığına da telefonla arz edilmek üzere bir rapor yazdırdım. Vaziyeti ve teşebbüsü anlattım.

Büyük bir hareketin inkişaf etmekte olduğunu, memlekete Çanakkale Harbinde unutulmaz hizmetler eden muhakemesi süratli, kararları kat’î genç bir kumandanın yüzünde bütün kıt’alarıyla tehlikeye atılmaya müheyya vaziyetini karşımda, bu anda sakin sakin kağıtlarını çeviren, içinden bana verebileceği  notları mülahazayla seçen kumandanın yüzünde ve sözlerinde sezer gibi oluyordum. Türkiye’nin mukadderatını tayin edecek boğuşmaya doğru gittiğimizi heyecanla duyurdum.

-Evet efendim.

-Bundan sonra kıtalarını yürüyüşe müheyya olarak ictima ettirmiş bulunduran Elliyedinci Alay, meşhur bir alaydır bu. Çünkü hepsi şehid olmuştur. Kumandanları ve sertabib ve bir yaverimle bir emir zabitim beraber olduğu halde ictima mahalline gittim. Basit bir tertible Bigalı Deresi boyunca giden yol üzerinde bizzat yürüyüşe geçirerek Kocaçimen Tepesine tevcih ettim. Yolda giderken kumandanlara olsun, sertabibe olsun şifahen izahat-ı lazıme veriyordum. Takib ettiğimiz dereden bizi Kocaçimen’e isal edecek muayyen bir yol olmadıktan boşka Kocaçimen’e varmak için atlamaya mecbur olduğumuz saha da pek ziyade fundalık, sa’bülmürûr, kayalıklı derelerle mâli idi. Bir yol bulup kıtayı sevke delalet etmesi için topçu taburu kumandanını tavzif ettim.

-zât-ı âliniz neyle gidiyorsunuz efendim?

-Ben? Atla!.. Bu kumandanlar da atların üzerinde tabii. Biz hepimiz kıtanın başında gidiyoruz. Onlar yaya gidiyorlar. Bu zat kayboldu. Ondan sonra batarya kumandanını memur ettim. Bu da başını alıp Kocaçimen tepesine kadar gitmiş. Delaletinden istifade edilemedi.

-Yani müşkilât. Muhârebenin kurşunlardan, güllelerden evvelki sıkıntıları!

-Evet. Bizzat yol bulmak ve müfrezeyi oradan sevk etmek sûretiyle Kocaçimen tepesine muvasalat edildi. Şimdi Kocaçimen tepesini tasavvur buyurun. Kocaçimen, şibh-i cezirenin en yüksek tepesidir. Fakat Arıburnu noktası zaviye-i meyyite içinde kaldığından buradan görülmüyor. Şimdi şu haritadan bakalım.

Sir Hâmilton’un raporunda bulunan haritalardan birine baktık. Bu vaziyeti pek etraflı anlatamıyordu. Paşa çıngırağı yine çaldı. İki dakika sonra kapının yanında bir mahmuz şıkırtısı.. Asker. Paşanın askeri ceketindeki cepten haritayı alması için emir telakki etti. Beş on dakika sonra girdi. Bulamamış. Paşa gülümseyerek müsaade istedi. Bizzat kendi gitti. Ben yalnız kaldığım müddetçe odayı seyrettim. Duvarlarda hep asker resimleri, Balkan Muhârebesinin, Trablus Muhârebesinin, Hareket Ordusu yürüyüşünün, Mekteb-i Harbiye talebeliğinin hatıraları asılıydı. Bir kelebek şeklinde açılmış şal örtünün altında Paşanın genç Kazak zabitlerini hatırlatan kalpaklı ve haşin bakışlı bir ağrandismanı vardı. Yazıhanesi üzerinde bir gümüş çerkes kamasının yanı başında Balzak’ın “Kolonel Şaber”i, Mopassan (Maupassant)’ın “Bol dö Süif”i, Lavdanın Servir’i duruyordu. Şübhe yok ki Paşa, sükunetli dakikalarının boşluğunu edebiyatla dolduruyor.Zira harb sahasında da kalın paltolarla, kaba çizmelerin içinde uykusuz beş altı gece geçiren bu adam salonlarda pek maharetle vals edermiş; tanıyanlar Mustafa Kemal Paşa’yı yalnız gözü yılmaz bir kumandan diye değil, aynı zamanda salonlarda pek lezzetle aranan nazik, terbiyeli ve zeki bir kavalye diye anıyorlar.

Büyük bir aynanın yanıbaşında asılı duran bir fotoğrafı dikkatimi celb etmişti. Ona bakıyordum. Yeniçeri kılığında Mustafa Kemal Paşa tam o esnada kendisi, elinde haritalar içeri girdi. Ve ona baktığımı görünce gülümsedi. Kalın ve azimkar sesiyle:

-Evet, Sofya’da bir bal kostüme hatırası, dedi.

Yine şal örtülü masanın başına geçtik ve 12 Nisan muhârebesine avdet ettik. Paşa:

-Binaenaleyh, diye başladı, anlıyorsunuz ki orada denizde bulunan gemilerden ve zırhlılardan başka hiçbir şey görmedim. Düşmanın karaya çıkmış piyadesinin henüz oradan uzak olduğunu anladım. Efrad o müşkil araziyi bilatevakkuf kat’ etmek yüzünden yorulmuş ve yürüyüş umku pek ziyade derinleşmişti. Alay ve batarya kumandanına efradı tamamen toplayıp küçük bir istirahat vermelerini söyledim. Denizden mestur olarak 10 dakika kadar tevakkuf edecekler, sonra beni takib edeceklerdi. Ben de, orada bir Abdal Geçiti vardır. O Abdal Geçiti’nden Conk Bayırı’na gidecektim. Yanımda yaverim, emir zabitim ve sertabib ile oralarda tekrar bulduğumuz fırka cebel topçu taburu kumandanı olduğu halde evvela atlı olarak yürümeye teşebbüs ettik. Fakat arazi müsaid değildi. Hayvanları bıraktık. Şimdi burada tesadüf ettiğimiz sahne en enteresan bir sahnedir. Ve vak’anın en mühim ânı bence budur.

Burada muhatabım tekrar bir sigara yaktı. Ve birkaç yaprak daha çevirdikten sonra haritasını alıp şöyle izah etti:

-bu esnada Conk Bayırı’nın cenubundaki 261 rakımlı tepeden Conk Bayırı’na doğru ... ıncı ayaldı ki bu alay ... fırkanın bir alayıdır, sahilin tarassud ve teminine memuren oralarda bulunan bir müfreze efradının Conk Bayırı’na doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm. Size şu muhavereyi aynen okuyacağım. Bizzat bu efradın önüne çıkarak: (Okumaya başladı)

-Niçin kaçıyorsunuz? Dedim.

-Efendim, düşman, dediler.

-Nerede?

-İşte, diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler. (defteri bıraktı). Filhakika düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve kemal-i serbestiyle ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün. (Gülümsedi) Ben kuvvetlerimi bırakmışım efrad on dakika istirahat etsin diye. Düşman da bu tepeye gelmiş. Demek ki düşman bana benim askerlerimden dahayakın. Ve düşman benim bulunduğum yere gelse, kuvvetlerim pek fena bir vaziyete düçar olacaktı. O zaman, artık bu, bilmiyorum, bir muhakeme-i mantıkiye midir, yoksa sevk-i tabiiyle midir, bilmiyorum, kaçan efrada “Düşmandan kaçılmaz” dedim.

“Cephanemiz kalmadı” dediler.

“Cephaneniz yoksa, süngünüz var” dedim. Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conk Bayırı’na doğru ilerlemekte olan piyade alayıyla cebel bataryasının yetişebilen efradının “marş marş”la benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir zabitini geriye saldırdım. Bu efrad süngü takıp yere yatınca düşman efradı da yere yattı. Kazandığım an bu kazandır.

Bir koca muhârebenin ufacık bir lahzaya bağlı olduğunu, hatta bir memleket hayatının fena kullanılmış bir an yüzünden tehlikeye düştüğünü, o dakikayı görür gibi canlanmış bir ifade ile duymak insanın tüylerini ürpertiyordu.

Mustafa Kemal Paşa dedi ki:

-Kolun başında bulunan bir bölük yetişti. Bu bölüğe cephanesiz bölüğü takviye ederek ateş açmasını emrettim. Yanıma gelmiş olan alay, tabur kumandanı Yüzbaşı Ata Efendi bütün taburuyla bu bölüğü takviye ederek 261 rakımlı tepe üzerinden düşmana taarruz etmesini emrettim. Cebel bataryasına Su Yatağında mevzi aldırarak düşman piyadesi üzerine ateş açtırdım. Dereye saptığından biraz geciken diğer bir taburu, kumandanı üzerinden açılarak taarruza iştirak etti. Bundan sonraydı ki alay kumandanına bütün alayı ile benim tevcih ettiğim istikametlerde düşmana taarruz etmesini emrettim.

-Zât-ı âliniz o esnada nerede bulunuyordunuz?

-Ben de bataryanın yanındaydım.

-O bizim ilk alay saat kaç sularında taarruza başladı?

-...ıncı alayın taarruza başlaması, durun size söyleyeyim, (Defterine baktı ve) öğleden evvel saat on raddelerindeydi. O esnada ... ıncı fırkaya mensub süvari zabitanından Mülazım-ı evvel Mehmed Salih Efendi yanıma geldi ve ... ... ıncı alayın Kocadere garbındaki sırtlardan (Kemal Yeri) üzerinden düşmanla muhârebeye başladığını haber verdi. O zabitle mezkur alay kumandanına, düşmanın sol cenahına taarruz etmekte olduğumu, ... ıncı alayın da karşısındaki düşmana taarruz etmesini, henüz Bigalı civarında bulunan Ondokuzuncu fırka kısm-ı küllîsini Kocadere istikametine celb edeceğimi, bu emri kendisine isal eden süvari mülazımı Salih Efendi’yi tekrar nezdime iade etmekle beraber benimle daima irtibatı muhafaza etmesini, muhârebeyi “Conk Bayırı”ndan idare edeceğimi emrettim, bildirdim. Bigalı’da bulunan fırka erkân-ı harbine de emir atlısıyla bir emir gönderdim. Dedim ki: İzzeddin Bey: Alay ... Maltepe’ye takarrüb etmesin. Sıhhiye bölüğü Kocatepe’ye gelsin. (Hepsi) Alay ... Kocadere şarkına takarrüb etsin. Ve bu raporu üçüncü kolordu kumandanına veriniz.

-O raporu, askerî bir mahzur görmüyorsanız, istinsah edebilir miyim efendim? Çünkü harb meydanında hemen o müdhiş vak’alar cereyan etmekte iken şiddet ve heyecanla yazılmış canlı ve kıymetli bir harb tarihi vesikası olurdu.

-Hay hay, bunu verebilirim, yazınız.

-Buyrun efendim.

 

ÜÇÜNCÜ ORDU KUMANDANLIĞI’NA

Arıburnu şimalindeki sırtlar

12 Nisan, Saat 10, dakika 24 evvel.

Düşmanın karaya çıkmış bulunan piyadesi Arıburnu ile Tabatepe arasında bir buçuk kilometre kadar bir cebhedeki sırtları işgal etmiştir... inci alay düşmanı şark cebhesinde sekiz yüz metre mesafede işgal ediyor. Düşmanın tamamen sol cenahında altı yüz metre mesafeden taarruza başladım. Yalnız piyadeden ibaret olan düşmanı bir alay tahmin ediyorum. Muhârebe devam ediyor. Bir saat kadar ateş muhârebesinden sonra düşmanın 261 rakımlı tepeye kadar ilerlemiş olan kıtaatın ric’ate başladığı görüldü. İşte raporun size verebileceğim kadar kısmı bu. Yine hikayemize devam edelim, olmaz mı?

... inci alay, verdiğim emir üzerine şiddetle takib ediyordu. ... ıncı alay kumandanından emrimin alınıp alınmadığına dâir ber haber gelmedi. Bununla beraber gerek bizzat, gerek yanımdaki zabitlerden tarassud için ileri gönderdiklerimin netice-i tarassudumuzdan bu alayın da taarruz etmekte ve ilerlemekte olduğunu anladım.

-Peki, Paşa Hazretleri. Böyle bu kadar şiddetle Hücûm eden düşmanı bu kadar süratli bir sûrette ric’ate mecbur eden âmiller nedir? Değil mi?

-Evet, bu suali sormakta hakkınız var. Arz edeyim. Şimdi saat on birbuçuk. Ondan sonra taayyün eden vaziyet bence şuydu: Düşmanın karaya çıkmış olan kuvveti sekiz taburdan fazlaydı. Şimdi bu sekiz taburluk kuvvet kendisiyle gayr-i mütenasib, gayet geniş bir cebhe üzerinde 261’e kadar şimalen ve Kemal Yeri’nin bulunduğu sırtların garb yamaçlarına kadar şarken ilerleyebilmişti. Fakat bu uzun cebhe hattı, ziyade manialı bir takım derelerle kesik bulunuyor da bu sebeble düşman kendi cebhesinin hemen her noktasında zayıftı. Conk Bayırı şimalinde mevzi alan ... ıncı fırkanın seri cebel bataryası Arıburnu ihrac noktasını ateş altına aldığı için düşmanın henüz ihrac etmeye devam ettiği kıtaatın ihracı hem müşkilâta hem de teehhüre uğradı... inci alayın Conk Bayırı ve Su Yatağı hattından 26 istikametinde ve dar cebhe ile kesif olarak düşmanın pek nazik ve mühim olan sol cenahına yüklenmesi, iki taburdan ibaret olan ... inci alayın da Merkeztepe istikamet-i umûmîsinde geniş cebhe ile düşmana atılması düşmanı ric’ate mecbur etmiştir. Fakat bence bu tabiye vaziyetinden daha mühim olan bir âmil vardı ki o da herkesi öldürmek ve ölmek için düşmana atılmıştı. Bu öyle alelade bir taarruz değil, herkesin muvaffak olmak veya ölmek azmiyle harekete teşne olduğu taarruzdur. Hatta ben, kumandanlara şifahen verdiğim emirlerde şunu ilave etmiştir:

--Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar kaim olabilir.

Bu sözler paşanın göğsünden o kadar azimle çıkıyordu ki muhakkak kumandan o günü hayalinde tekrar yaşıyordu. Çünkü ben de heyecanlanıyordum. Muhârebe vasıtaları ne kadar ilerlerse ilerlesin, her şeyin fevkinde yine rûh azminin, bir gaye uğruna fedakârlık etmenin bulunduğuna inanıyordum.

-Şimdi bu böyle. Efendim? Fakat akşama kadar daha çok zaman vardı. Bu sıralardaydı ki ... fırka kumandanından haber getiren bir zabit düşmanın Kumtepe’ye kuvvet ihracına başladığını ve orada kuvvetimiz bulunmadığını ... inci fırkaca bu cihetin nazar-ı dikkate alınmasını, ... inci fırka kumandanının tekmil kuvvetleriyle Kirte’ye gittiğini bildiriyordu.  Kumtepe, Kilidülbahr’e en yakın ve pek müessir bir noktadır. Burasını müsamaha etmek bütün maksadları zıyâ’a uğratabilir. Binaenaleyh derhal hatırıma gelen şey, Arıburnu’nda muhârebeye iştirak eden kuvvetleri taarruza devam ettirmek ve fırka kısm-ı küllîsiyle bizzat Kumtepe’ye yetişmek oldu. Buna dâir icab eden emirler verildi. Fakat bizzat fırka kısm-ı küllîsine mülâki olmayı tercih ettiğim için hemen hareket ettim.

Kumandan hemen hareket ediyor ve Kocadere’de ... inci alaya, ondan sonra da ... inci alaya mülâki oluyor. Öğleden sonra saat bir raddelerinde Maltepe’ye yaklaştığı sırada bazı seslerin kendi ismini çağırmakta olduğunu işitiyor. Seslerin geldiği tarafa yaklaşıyor. Bakıyor ki kolordu kumandanı Esad Paşa ve maiyeti erkân-ı harbiyesi, müşârünileyhe gelmiş olan son raporu okuyor. Ve görüyor ki bu rapor aynı zamanda kendisine de aittir ve biraz evvel gelip düşmanın Kumtepe’ye çıktığını haber veren zabit bu raporun mealini söylemiştir. Halbuki okuduğu tahrirî rapora nazaran düşmanın Kumtepe’ye çıktığı doğru değildir.

-Bakınız bu raporun şifahen tebliğinde bir “Kumtepe’ye asker çıktı” cümlesinin ilavesi  bütün taktik kararlarını değiştirebiliyor ve hem pek mühim sûrette değiştirebiliyor. İş bu sûretle anlaşıldıktan sonra kolordu kumandanı Paşa Hazretleri kararımı sordular.

Mustafa Kemal Paşa da tekmil kuvvetle Arıburnu’ndaki düşmana taarruza devam edeceğini arz ediyor. Kolordu kumandanı paşa kabul ediyorlar ve Mustafa Kemal Paşa derhal yanından ayrılıyor, muhârebe meydanına geliyor. ... inci alayı ... inci alayın solundan düşman sağ cenahı aleyhine taarruza geçiriyor. İhtiyatlarını, sahra bataryasını lazım gelen yerlere yerleştiriyor. Kendi de sağ cenaha gidip oradan muhârebeyi idare ediyor. Bizimkiler o kadar ilerlemişler ki düşman ric’ate devam ediyor. Hatta kısmen sandallara binmekle bile iştigal ediyormuş. Fakat akşam olmuş. Gecenin hululüne kadar muhtelif emirlerle Hücûma sevk edilmiş olan cüz-i tamkumandanları, fırka kumandanının ısrarı üzerine ta ki düşman tamamıyla tard edilsin diye savletlerine devam etmişler ve pek de muvaffakiyetli Hücûmlarda bulunmuşlarsa da düşmanı kâmilen sürememişler.  Gece de pek ilerleyince muhârebe kesilmiş. Bu ân-ı sükunet fırsatında düşman karaya yeniden asker çıkarmakta devama başlamış.

-Demek ki, dide Paşa, 12-13 gecesi vaziyet hakkında hiçbir taraftan sahih malumat alamıyorum. Gece karanlığından dolayı manzara-i harbi gözümden kaybediyorum. Ve vaziyeti etrafıyla anlayabilmek için sabaha kadar cebheyi bizzat dolaşıyor, oradan telefon merkezi yapılmasını emrettiğim Kocadere’ye geliyorum. Orada vakıf olduğum yeni vaziyete göre sağ cenahtaki ihtiyat kuvvetlerini alıp merkeze vusul cenaha yaklaştırıyorum. Ve kendim de bilahare Kemal Yeri ünvanını alan merkezden muhârebeyi idare ediyorum.

-Muhârebenin yalnız bir gününü dinlemek içime halecanlar, coşkunluklar, her adımda bir fışkıran binlerce beklenmedik zorlukların ağırlığı doluyordu. Sordum ki:

-Arıburnu vekayii yalnız bundan mı ibarettir?

Paşa bütün rûhumda dehşetler uyandıran o boğuşma sahnelerini, o kan ve barut kokan manzaraları keşf etmiş, tecrübeli bir adam temkiniyle gülümsedi.

-Ne o, yoruldunuz mu? Daha bu, vak’anın başlangıcıdır. Benim Arıburnu’nda 12 Nisan dahil gününden 4 Mayıs dahil gününe kadar 23 günlük Arı Burnu Kuvvetleri kumandanlığım ve ondan sonra da bütün cebhenin sağ cenahında tekrar yalnız ... ıncı fırka kumandanlığım vardır. Bu müddet zarfında birçok vekayi-i harbiye cereyan etmiştir. Biz yalnız en mühim günleri işaret edebiliriz.

Ve önünde duran sigara paketini uzattı. Bir sigara daha yaktık. İkimizin de küllüğü dolmuştu. Paşa çıngırağı da çaldı. Arkamdaki mahmuz şıkırtısına “Çocuk, bize iki iki kahve daha yapın. Sonra da şu sobanın ateşi sönmesin” dedi.

-Paşüstüne Paşam.

Ve biz yine başladık.

Düşman 13 Nisanda yani geceden beri ihracına devam ettiği kuvvetlerle yeniden birinci hattını takviye ediyor ve evvela sağ cenahımıza, sonra da sol cenahla merkezde bulunan kıtaatımıza fâik kuvvetlerle taarruza geçiyor. Fakat kıtaatımız fâik düşman kuvvetinin süngü Hücûmundan kendini korumak şartıyla arada bir mesafe  muhafaza etmek üzere mağlubiyetten sıyanet ediliyor. İşte bu sûretle 23 Nisan günü mağlub olmadan kazanılıyor.

Paşa dedi ki:

-Bu, askerimizin en mühim sûrette fedakârlık, kahramanlık demeyim, çünkü Türklerin bundan daha kahraman oldukları, daha fazla fedakârlık gösterdikleri günleri hatırlıyorum, her halde benim için askerimizin sebat ve metaneti zabitlerimizin olsun, kumandanlarımızın olsun cesareti, azmi sayesinde kazanılmış mühim bir gündür. Diyebilirim ki benim en nâmüsaid vaziyetim 13 Nisan günü idi. Çünkü beş İngiliz livasına karşı duran kuvvetim dünkü yani 12 Nisan günkü şanâver şedid savlet ve taarruzlarla mühim zayiata uğrayan ... inci alaydan ikişer taburlu olan ... ve ... inci alaylarla, gayr-i kabil-i istifade bulunan ... inci alaydan ibaretti. Hakikaten 12 Nisan muhârebesiyle Arıburnu cebhesi muvaffakiyatının temelini kuran, İngilizlerin bu cebhede azmini kırıp planını mahveden bu kuvvetti. 14 Nisan günü daha iki alay kuvvetin taht-ı emrime gireceği anlaşıldı. Bunun üzerine düşmana tekrar taarruza karar verdim. 13-14 Nisan gecesini Kocadere köyünde geçirmiştim.Kat’i kararımı fecre yakın bir zamanda verdim. O zamanda ki düşman Kabatepe istikametinden Kocadere köyünü donanmasıyla ateş altına almıştı. İşte icab eden taarruz emri bu ateş altında yazılmıştır. Bu emir atlılarıyla cüz-i tam kumandanlarına gönderildi. Sonra ben de bizzat Kemalyeri’ne gittim. Saat yedi ile sekiz arasında sol cenah ve cebhede taarruza başlandı. Bundan sonra idi, sağ cenahda da kıtalarımızın taarruz hareketlerini görüyordum. Taarruz bütün cebhe üzerinde muvaffakiyetle devam ediyordu. Düşman Kanlısırt’ta firar sûretinde ric’ate başlamıştı. Kırmızısırt’ta da düşman ric’ate başladı. Saat 10’dan sonra idi, sağ cenahımız da düşmanı tazyike başladı. Ric’ate mecbur etti ve takibe koyuldu. Zeval sıralarında idi ki düşmanın Kanlısırt’ta ric’at eden aksâmından baki kalmış olanlar, Kırmızısırt’ta da en son ric’at ettikleri Avcı Hendekli mevziinde düşman efradı tüfeklerini bırakarak hemen heyet-i kâmilesiyle siperlerinin önüne çıkmış, şapka, beyaz mendil, bayrak sallayarak teslim olmak istiyorlardı. Bütün bu manzaraları Kemalyeri’nden ben ve bütün maiyetim dürbünsüz olarak seyr ediyorduk. Bu aralık fırka erkân-ı harbi İzzeddin Bey’den aldığım raporlardan, gerekse bizzat müşanedelerimden anlıyordum ki düşmanın Arıburnu şarkındaki sırtlarda hiçbir eser faaliyeti kalmamıştır. Sağ cenahımız karşısında düşman efradı sahile iltica etmiştir. Yalnız ric’at noktasına uzak kalan düşmanın Kanlısırt’la Kırmızısırt’taki vaziyetlerinden dolayı Merkeztepe’de kalmış olan aksâmı da sağ cenahımızın Kömürkapı Deresi ve Bomba sırtlarına kadar ilerleyerek bilhassa Yükseksırt’ta aldıkları hakim vaziyetten dolayı çekilemiyorlar. İster istemez sebat gösteriyorlardı.

Düşmanın esal sebatı Yükseksırt’ın garbında ve Haintepe’de görülüyordu. En nihayet gece hulul edince kıtaatın fevkalade yorgun olduğu da anlaşılması üzerine kazanılan muvaffakiyetle iktifa olundu. Muhârebe tevkif edildi, tutulan, kazanılan hatlarda tahkimat icra etmeleri emri verildi.

15 Nisan günü görülen vaziyet şu:

Düşmanın sağ cenahımız karşısında Yükseksırt’ın sahile müteveccih kısmında, Kömürkapı Deresi içinde yamaçlara tutunmuş bir halde, buna mukabil bizim kıtalarımız, Cesarettepe’deki düşman tepenin hatt-ı balasında, bunun karşısındaki kıtalarımız da Edırni Sırtı’nda Kırmızı Sırt ve Kanlısırt’taymış. Hatt-ı bala tekrar düşman tarafından elde edilmiş ve buna mukabil kıtalarımız mezkur hatt,ı balanın şarkında ve karşısında mevki tutmuş. Düşman gündüz de ihraca devam ediyormuş. Karaya çıkarılan düşman kuvvetleri ileriye sevk edilerek hatlar takviye ediliyor, hatlar takviye edildikçe umûmî vaziyetini tashih edebilmek için cebhenin bazı noktalarında faaliyette bulunuyormuş. Bu faaliyetler sırasında Kanlısırt cihetinden sol cenahımızı sabahdan beri tazyik etmekteymiş. Bu taarruzu tevkif edilmiş. O gün düşmanın dokuz nakliye gemisinden karaya dökülen askerinden başka sekiz nakliye gemisinin daha ufuktan kıyılara doğru yaklaşıp büyümekte olduğu görülüyormuş. Bizim birinci hattımız düşmanın iki yüz üç yüz metre karşısında bulunuyormuş. Bu sûretle gittikçe tekasüf eden düşmanın karşısında beklemektense kat’i neticeyi kazanmaya kifayet edecek kadar kuvvet celb için Mustafa Kemal Paşa mâfevk kumandanlara maruzatta bulunmuş. İstediği kuvvetleri alınca cebhesi genişlediğinden muhtelif kumandanlarla daimi münasebatta bulunmak zorlaşmış. Onun için cebhesini muhtelif mıntıka kumandanlıklarına ayırmış.

16 Nisan: Düşman sağ cenahımıza taarruz teşebbüsünde bulunmuşsa da durdurulmuş.

17 Nisan’da sağ cenahtaki siperlerimize düşman taarruz etmiş. Fakat kıtalarımızın mukabil süngü Hücûmlarıyla geri püskürtülmüş. Fakat tamamıyla yerleşen düşmanın yeniden mühim bir Hücûma kalkışacağını muhtemel gören Mustafa Kemal Paşa taze kuvvetlerle düşmandan evvel düşmana vurmayı kararlaştırmış. O zaman mıntıka kumandanlarını Kemal Yeri’ne nezdine celb edip şifahi talimatta bulunmuş.

O gün maiyetinde bulunan erkâna karşı söylediği sözlerden bazı kısımlarını bize vermesini kumandandan rica ettim. Ve şunları ladım: Taarruz emri vermeden evvel Mustafa Kemal Paşa rûhlara hitab etmekten pek kuvvetli neticeler bekliyor. Onun için diyor ki:

“Düşmanın altı günden beri iki defa taarruz ederek sarstığımız ve arazinin menaatından dolayı neticeye kadar şiddetli takib edememek yüzünden barınabilen aksâmı himayesinde çıkarmakta olduğu ve fakat şimdiye kadar mahvettiğimiz kuvvetlerinin iki fırkadan fazla olduğu anlaşılmıştır. Seddülbahir’de Kumkale cihetinde de hal hemen aynı olmuştur. Karşımızda bulunan düşmanı bire kadar hepimiz ölerek behemehal denize dökmek lazım olduğu kanaat-i vicdaniyesindeyim. Vaziyetimiz düşmana nazaran zayıf değildir. Düşmanın kuvve-i maneviyesi tamamen mahvolmuştur. Mütemadiyen siper yapmakla kendisine bir melce aramaktadır. Siperleri civarına birkaç mermi düşmekle derhal kaçtığını kendi gözlerinizle gördünüz. Düşmanı büsbütün kaçırmak için daha çok teemmüle lüzum yoktur. İçimizde ve kumanda ettiğimiz askerlerde Balkan hicaletinin ikinci bir safhasını görmekten ise burada ölmeyi tercih etmeyenlerin bulunacağını kat’iyen kabul etmem. Şayed böyleleri olduğunu hissederseniz, derhal onları kendi ellerimizle kurşuna dizelim. Şimdiye kadar ihraz ettiğimiz muvaffakiyeti tamamlamak için taht-ı emrime verilen taze kuvvetler hatt-ı harbe vasıl olmaktadır.”

Ve rûhları bu hitabla dolan kumandanlara, edecekleri taarruz hakkında lazım gelen emirleri veriyor ve tertibatı da kolordu kumandanlığına arz ediyor. Kararı oraca da tasvib görüyor. Bunun üzerine 18 Nisan taarruzu vuku buluyor ki onun neticesinde husule gelen vaziyet, Paşa’ya nazaran o günden sonraki hareketlerin hiç birisiyle “kabil-i tebeddül olmayan vaziyet”tir.

Şöyle ki: Saat beş-i evvelden itibaren bir taraftan topçularımızın ateş açmasıyla, diğer taraftan müteâkiben yeni gelmiş olan ... alayının Boyun ve Merkeztepe’ye doğru ilerlemeye koyulmasıyla bütün cebhe üzerinde topçu ve piyade muhârebesi başlamış oluyor. Düşmanın karada yalnız bataryası varmış. Kıtalarımızla düşman hatları arasında mesafe pek azaldığı için düşman bataryaları piyademiz üzerine hiçbir tesir yapamıyormuş.

Yalnız düşmanın harb gemileri, bilhassa Kabatepe cihetinden muhârebe hatlarımızın gerilerini şiddetli ve devamlı ateşler altında bulundurmaktan bir an hâli kalmıyormuş.

Paşa’dan kendisine bu muhârebeyi nereden idare ettiğini sordum: “Ben bu muhârebeyi Kemal Yeri’nden idare ediyorum” dedi. Çünkü o yerden bütün düşman mevzilerini, sağ cenahdaki bazı kısımlar müstesna olmak üzere bütün düşman mevzilerini, sonra da hemen bütün kıtalarımızın hareketlerini göz altında bulundurabilmesi mümkünmüş.

Paşa dedi ki:

-Düşmanın şiddetli piyade ve mitralyöz ateşleri karşısında ... inci alayın taarruzu betaetle ilerlemekteydi. Yalnız cebelden ibaret olan topçumuz düşman siperleri üzerine endaht ederek piyademizin ilerlemesini himaye hususunda pek ziyade, ama fevkalade ziyade çalışmaktaydı. Sol cenah kuvvetlerimizin taarruzu da görülmeye başladı. Saat 6.45-i evvelde ... inci alayın gerisinde bulundurulan ... inci alayın kısm-ı küllisi Merkeztepe istikametinde ... inci alaya takrib edilmişti. Sol cenah kuvvetlerimizin daha ciddi taarruz etmesini, sağ cenah kuvvetlerimizin de taarruzla ... inci alaya muavenette bulunmasını emretti. Fakat saat 10.30 –i evvele kadar devam eden safhada düşmana pek müessir olamamakta bulunduğumuzu görüyordum.”

Bunun üzerine tertibatta birçok teferruata müdaheleye lüzum görmüş. Bu babdaki emirlerinin kumandanlara vü

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!


Blogcu ile yapıldı