20/7/2008
ÇANAKKALE (YENİ MECMUANIN FEVKELADE SAYISINDAN ALINTILAR ) 9
Kategori: canakkale gecilmez
ÇANAKKALE HARBİNİN PSİKOLOJİSİ
Bir harb birçok noktalarda eski harblerden farklıdır. Türk ise cian harbine tam manasıyla Çanakkale’de ve Galiçya’da karışmıştır. Kafkasya’da, Irak ve hatta Suriye’de cereyan eden muhârebeler, umûmî harbin irae ettiği hususiyetlere mâlik değildir. Oralarda hemen de eski harb tarzı hükümran olmuştur. Fakat Çanakkale’de Türkler dünyanın en kuvvetli ve en büyük adamlarıyla çarpışmışlar ve harbe ait ihtiraların her şekline göğüs germeye mecbur kalmışlardır. Binaenaleyh Türkün bugünkü harb karşısındaki rûhiyetini ancak Çanakkale’de bulabiliriz. Binaenaleyh Çanakkale harbinin psikolojisini tedkik edince Türkün bu harbdeki rûhiyetini de bulmak mümkündür.
Bugünkü harbin hususiyetleri birkaç noktada cem’ olunabilir:
1.Cesaret ve kahramanlığın ikinci dereceye düşmesi.
2.Fennî vesaitin birinci mevkiini işgal etmesi.
3.İstihkamların ehemmiyetten sukûtu.
Vaktiyle muhârebeler kahramanlık ve cesaret müsabakasından başka bir şey değildi. Tarafeynden hangisi daha kuvvetli, hangisi daha cesur ise galebeyi o taraf kazanırdı. Hatta bu biraz hülasa edilerek denilebilir ki dünkü muhârebeler kumandanların cesaret ve kahramanlıklarına merbuttu. Sezar’ın, Annibal’ın, Napolyon’un, Timurleng’in askerî muvaffakiyetleri şahsî kahramanlıklarının eseridir. Çünkü ordular yekdiğerine yakın mesafelerden muhârebe ediyor, kumandanlar bizzat orduların başında yürüyordu. Bir ressam bütün bir muhârebeyi bir tabloda tersim edebiliyordu. Fakat bugün bir harb sahnesini dolaşan bir muhabir ortada ne asker, ne top, ne hayvan görebilir. Her şey gizlenmiş, sahne boş bırakılmıştır. Şimdi askerler karşı karşıya değil, yer altında birbirlerini görmeksizin muhârebe ediyorlar. Kumandanlar sahne-i harbden kilometrelerce mesafe geriden harekatı idare ediyorlar.
Evvelce en büyük muvaffakiyetleri kazananlar genç kumandanlardı. Onun için eski muhârebelerde genç kumandanların büyük bir kıymeti vardı. Gençler daha ateşin, daha cevval, daha faal oldukları için sahne-i harbde her türlü fedakârlığı göze alarak ileri atılır ve bir darbesiyle orduyu arkası sıra sürükleyerek muhârebeyi kazanabilirdi. Binaenaleyh cesaret muzafferiyetin başlıca âmillerinden madud idi. Halbuki bugün en büyük muvaffakiyetleri elde eden kumandanların ekseriyetle tekaüde çıkarılmış eski generallerden ibaret olduğunu görüyoruz. Feld Mareşal Leopold Dö Bavyer, Hindenburg, Ludondozef gibi. Çünkü bugünkü muhârebeler ateşin ve cevval gençlerden ziyade, hadisatı soğukkanlılıkla muhakeme edebilir generaller istiyor. Genç kumandanların ateşin faaliyetlerinin bugünkü harbde ne azim zarar ve ziyanları dâi olduğu bittecrübe sabit olmuştur.
Zafiyetin ehemmiyetten düşen bu âmil yerine yeni bir âmil kaim olmuştur: Fenni vasıtaların mükemmeliyeti. Bugün harbi kazandıran kumandanın cesaretinden ziyade topların, tüfeklerin, şömendöfer ve otomobillerin mükemmeliyetidir.
Zafer bu vesaite mâlik olan ve onları isti’mâl etmeyi bilenindir. Hindenburg Rus cebhe-i harbinde elde ettiği azim muvaffakiyetleri, demiryollarının kesret ve intizamı hasebiyle askerleri bir taraftan diğer tarafa kolaylıkla nakledebilmesi temin etmiştir. Topların kesret ve mükemmeliyeti düşmanın adedî fâikiyetini bile ehemmiyetten ıskat etmektedir. Binaenaleyh bugünkü harbde cesaret ve kahramanlığın yerine fennî alat ve vesait kaim olmuş, askerlerin yerini top, mitralyöz, humbara, telefon, şömendöfer, otomobil... işgal eylemiştir.
Bu harbin öğrettiği ikinci hakikat de, istihkamatın eski ehemmiyetini kaybettiğidir. Çanakkale Muhârebesi vuku bulmadan evvel Almanlar dünyanın en müstahkem kalelerini birkaç gün zarfında zabt ettiler. Liyej, Namur, Anvers gibi asrın son ihtiralarıyla mücehhez bulunan müstahkem kaleler Almanların kırk ikilik topları karşısında bir hafta bile mukavemet edemediler.
Bugünkü harb, eski muhârebelerde en mühim muzafferiyet âmilleri meyanına dahil olan bu iki rüknü ehemmiyetten düşürmekle beraber harbde maneviyetin oynadığı rol baki kalmıştır. Vaktiyle islam orduları yeni dinlerinin verdiği aşk ve heyecanla az zamanda nasıl Arabistan’ı, Afrika’yı, Asya’nın bir kısmını zabt etmişlerse, bugün de vatanî ve millî mefkurelerinden aldıkları vecd ve aşkla muhârebe eden askerler düşmanlarına daima galebe çalmışlardır. Fennî alat ve vesaitin bu kadar ehemmiyet kesb ettiği bir muhârebede askerin maneviyetinin büyük bir rol oynayamayacağı zannedilmemelidir. Çünkü bugünkü muhârebelerde Napolyon’un “Harb bir sevkülceyş meselesi olmaktan ziyade bir psikoloji meselesidir. Maneviyet harbin yarısını kazandırmaya kafidir.” Sözünü teyid eylemiştir. Cihan Harbinin zuhurunu vaktinden evvel haber veren, bütün safahatını meşhur kitabında cem’ eden Alman generallerinden Bernardi mezkur kitabında diyor ki: Muhârebelerde fikrî ve manevî âmiller daima hakim bir rol oynar. Manevî âmiller aded ve fâikiyete bile müreccahtır. Hatta diyebilirim ki askerin maneviyeti bütün diğer noksanları telafi edecek derecede mühim bir rol sahibidir. Karşı karşıya gelen iki hasımdan hangisi manen daha çok kuvvetli ise, galebe onun tarafındadır. 1870 muhârebesinde Fransızlar adeden fâik olmakla beraber Prusyalıların yüksek mefkureleri önünde mağlub oldular. Japonlar adeden düşmanlarının dûnunda olmakla beraber Rusları mağlub ettiler.”
General Bernardi’nin sözleri Cihan Harbinde bir kere daha teeyyüd etmiştir. Umûmî Harbin psikolojisini yazacak olanlar Alman askerlerinin adeden pek çok fâik düşmanlarına karşı vatanlarını tecavüzden masun bulundurmaları meselesinde mefkurenin de büyük bir rol oynadığını kaydetmek mecburiyetinde kalacaklardır. Filhakika seksen milyonluk bir kitle kendilerinden kat kat azim bir nüfusa mâlik kuvvetli düşmanlarla çarpıştı ve üç senelik bir savla rağmen topraklarının bir cüz’üne bile düşman ayağını bastırmadı. Şarkta dünyanın en büyük bir devletini bugünkü harabîye sürükledi. Garbda İngiltere ve Fransa gibi iki büyük devleti senelerce kendi topraklarında muhârebeye mecbur etti. Bütün muvaffakiyetler adedî fâikiyetle veya fennî vesaitteki mükemmeliyetle izah edilemez. Çünkü adeden düşmanlarının fâik olduğuna şübhe yoktur. Fennî vesait itibarıyla ise İngilizler ve Fransızlar Almanlardan pek ziyade aşağı değildirler. Fakat Alman ordusunu sevk eden yüksek bir mefkure vardır ki düşmanlarında işte bu yoktur. Durkheim, L’allemagde au dessus de tous namındaki eserinde bunu belki de istemeyerek isbat etmiştir. Bütün Almanlığı yekvücûd bir kitle haline kalb eden, hepsini bugün gördüğümüz harika vefakarlıkları yaptıran hep bu mefkuredir. Alman, Almanya’yı her şeyin ve herkesin fevkinde görür; onun zelil ve hakir olmasına tahammül edemez. Her Alman, Almanlığın hal ve âtîde küçük bir tehlikeye maruz kalması ihtimali karşısında ferdiyetinin hikmeti olmadığına kanidir. İşte Almanların muvaffakiyetindeki sır budur.
*
Düşmanlarımız Çanakkale Boğazını zorlayıp içeri girmek istedikleri zaman, bizim her türlü fennî vesaite müracaatla hazırlandığımız iddia edilemez. Anvers ve Liyej kalelerinin sukûtuyla son sistem istihkamların bile ehemmiyetten düştüğü gün Çanakkale istihkamları eski toplarla, eski vesaitle mücehhezdi. Hatta kalelerimiz betonarme bile değildi. Bu kalelerin fennen kuvvetli bir donanmaya karşı mukavemet edemeyeceği hemen herkesçe muhakkaktı. Aynı zamanda düşmanın karaya asker çıkarmasını men’ edecek tedafüî vasıtalara da müracaat etmemiştik. Yalnız Boğazı torpil doldurmuştuk. Düşman ise torpil taharrî gemileriyle bunları toplayabilirdi. Donanmamız da Yavuz ve Midilli’den ibaret gibiydi. Tahtülbahirlerimiz yoktu. Binaenaleyh her itibarla düşmana karşı zayıf bir mevkide idik. Yalnız Boğazın coğrafî teşekkülünden istifade edebileceğimi ümid ediyorduk.
Binaenaleyh tedafüî vesaitimiz bugünkü fennî terakkiyatın ve bugünkü muhârebe tarzının istilzam eylediği mükemmeliyetten çok uzaktı.
Fakat bütün bu noksana düşmanın aylarca sarf ettiği mesaiye, yaptığı fedakârlığa, azim tecavüzî ve taarruzî kuvvetlerine rağmen muvaffakiyet bizim tarafta kaldı. Bu muvaffakiyeti de izah için Almanlar hakkında söylediğimizi Çanakkale harbine de tatbike mecburuz. Çünkü bu muvaffakiyet de sadece fennî vesaitin mükemmeliyeti, Boğazların müstahkem bulunmaması ve saire gibi askerî ve fennî sebeblerle izah edilemez. Düşman kumandanlarının da aczi sebeb olarak gösterilemez. Binaenaleyh muvaffakiyetin sebebini Türklerin düşmanlarına karşı olan manevi fâikiyetlerinde aramak icab eder.
Türk ordusunun manevi fâikiyeti kolaylıkla izah edilebilir.
Muhârebede fedakârlığı, “abnègation” intac eden şey yüksek bir mefkureye imandır. Mefkure ve iman ise cemiyetin mahsulüdür. Ferd başlı başına hudkam ve hudperesttir. Ferde ferdiyetini unutturan, mefkure telkin eden cemiyettir. Fakat bir cemiyetin böyle yüksek ve ulvî gayeler telkin edebilmesi için kendisini terkib eden ferdlerin rûhları arasında bir karabet, bir kaynaşma ve bir mübadelenin vücûduna ihtiyaç vardır.Yekdiğerine hissen ve fikren yabancı ferdlerden mürekkeb bir cemiyet camiddir. Bir vapurda birleşen yolcular arasında mefkure birliği doğamaz. Binaenaleyh onları fedakârlığa sevk eden bir gaye de teessüs edemez. Halbuki Çanakkale’de muhârebe eden İngiliz ve Fransız ordusu vapur yolcularından farklı değildi. Bu orduda dünyanın en büyük ve en medeni kavimleri olan İngiliz ve Fransızlar yanında Afrika’nın en vahşi insanları muhârebe eyliyordu. Birisi yüksek bir mefkure taşıyabilse bile diğeri ibtidai bir zihniyetten harice çıkamazdı. Bu muhtelif unsurlar arasında masuniyeti yaratan âmillerden hiçbiri mevcud değildi. Bunları ne bir akide, ne millî bir mefkure yekdiğerine bağlamıyordu. Binaenaleyh zihniyetleri, hisleri, gaye ve fikirleri birbirinden tamamen farklı olan bu gayr-i mütecanis kitlelerde manevi bir vahdet teessüs edemezdi. Bu maneviyet ve bu mefkure birliği teessüs etmeyince ise, fedakârlık (abnégation) hisleri de doğamazdı.
Halbuki Türk ordusu yüksek bir maneviyetin istilzam ettiği bilcümle şartları câmi idi. Evvela ordu mütecanis ve yekdiğerine dinî, vatanî, millî hislerle merbut insanlardan mürekkebdi. Hep cedlerinin miras bıraktığı bir toprağı müdafaa ediyordu. Türklüğün payitahtını tehlikede gören her Türk her türlü fedakârlığı göze almaktan çekinmiyordu. Asırlarca yaşanmış müşterek kan ve lisan bütün orduyu yekdiğerine bağlıyor ve hamlesini yüksek bir mefkure arkasında sürüklüyordu. Orada ferd değil, millet mevzu-i bahisdi. Binaenaleyh ferdiyetin icabatından olan korkaklık, cebinlik ve menfaatperestlik düşünülemezdi.
Türk ordusunun bu maneviyetini yaratan âmillerden biri de din iştiraki idi. Din, insanları ulvî mefkurelere bağlayan en mühim unsurdur. Türk ise, kim ne derse desin, her şarklı gibi dindar ve biraz mistiktir. Maddi kuvvetlerden ziyade manevi kuvvetlere ve mukaddesata tapar. Bu itibar ile dahi Türk neferi ile Alman neferi arasında bir mukayese yapmak mümkündür. Çünkü Alman neferi de mistiktir. Ve bugünkü fedakârlık hissinde bu mistik telakkinin de dahli vardır. Trayçke’nin ve Alman filozoflarının Almanya’da vücûda getirdiği cereyan az çok bütün Alman rûhunu dogmatik mistik yapmıştır.
Türk de aynıyla mistik telakkiler altında yaşar. Hayatında maddiyattan ziyade manevi âmiller müessirdir. Her Türk harbde Cenab-ı Hakk’ın kendisine zahîr olduğuna kanidir. Hatta bu kanaat sevkiyledir ki cenk esnasında Allah, Allah nidasıyla Allah’ından istimdad eder. Bu din iştiraki, bu mistik telakki de Türkün maneviyetini yükseltmekten hâli değildir. İşte benc,e bize Çanakkale harbini kazandıran âmil Türkün maddi fâikiyeti değil, manevi fâikiyeti idi. Çanakkale harbi maneviyetin bugünkü harblerde de müessir olduğunu isbat eden diğer bir delil olmuştur. Aynı zamanda bu harb bize Türkün mefkure sahibi olduğunu göstermiştir.
ALINTIDIR