SARİYAHSİLİ GÖRKEM

17/12/2008

HADİS-İ ŞERİF






























ALINTIDIR
12/6/2007

CENNET'E GİTMENİN YOLU

 

" CENNETE GİTMENİN TEK YOLU ALLAH'I(cc) VE HZ. PEYGAMBERİ(s.a.v.)  ÇOK SEVMEKTİR. "

ALLAH'I ÇOK SEVMEK İÇİN O'NUN SIFATLARINI BİLMEK, EMİR VE YASAKLARINA İTAAT GEREKİYOR.

HZ. PEYGAMBERİ(s.a.v.) ÇOK SEVMEK İÇİN, O'NUN HAYATINI ÖĞRENMEK VE O'NU KENDİMİZE BİR REHBER EDİNMEK GEREKİYOR. 

KISACASI " BİRŞEYİ SEVMENİN YOLU ONU TANIMAK ve  BİLMEKTİR... TANIMANIN ve BİLMENİN YOLU İSE OKUMAKTIR..."

 

 

ALINTIDIR

12/6/2007

BİR GENCİN TÖVBESİ

 

Allahü teâlâ, peygamberi Musa aleyhisselâma hitap edip
" (Ey Musa! Filân mahallede, bizim dostlarımızdan biri vefât etti. Git onun işini gör. Sen gitmezsen, bizim rahmetimiz onun işini görür) buyurdu.
Hazret-i Musa, emir olunduğu mahalleye gitti.
Oradakilere:
-Bu gece, burada, Allahü teâlânın dostlarından biri vefât etti mi? diye sorunca:
-Ey Allahın peygamberi! Allahü teâlânın dostlarından hiç kimse vefât etmedi. Ama, filân evde zamanını kötülüklerle geçiren fâsık bir genç öldü. Fıskının çokluğundan, hiç kimse onu defnetmeye yanaşmıyor, dediler.
Musa aleyhisselâm:
-Ben onu arıyorum, buyurdu. Gösterdiler.
Hazret-i Musa, o eve girdi. Rahmet meleklerini gördü.Ayakta durup, ellerinde rahmet tabakları olup, Allahü teâlânın rahmet ve lütfunu saçıyorlardı.Hazret-i Musa, yalvararak münacaat etti:
-Ey Rabbim! sen buyurdun ki, o''Benim dostumdur.'' İnsanlar ise fâsık olduğuna şahitlik ediyorlar. Hikmeti nedir?
Allahü teâlâ:
(Ey Musa! İnsanların onun için fâsık demeleri doğrudur. Ama, günahından haberleri var, tövbesinden haberleri yok. Benim bu kulum, seher vakti, toprağa yuvarlandı ve tövbe etti. Bizim huzurumuza sığındı. Ben ki, Allah'ım! Onun sözünü ve tövbesini kabul ettim. Ona rahmet ettim ki, bu dergâhın ümitsizlik kapısı olmadığı anlaşılsın!) buyurdu.

 

ALINTIDIR

12/6/2007

DOĞRULUK

 

*Tevil yapmaya, bir zalimin elinden bir mazlumu kurtarmak için, yalan
söylemeye ruhsatın olduğu yerler olsa bile, efdal olan, eğer Habib-i Acemi
Hazretleri gibi bir teslimiyetiniz varsa, doğruyu söylemektir.

Doğruluk

Zalim bir vali vardı. Bu vali bir gün adamlarını göndererek Hasan Basri
Hazretleri'ni yakalatmak istedi. O da bir vakit ders verdiği Habib-i Acemi
Hazretleri'nin kulübesine gelip saklandı. Valinin adamları geldi ve hışımla:

- Hasan Basri'yi (r.a.) gördün mü? diye sordular.

O gayet sakin:

- Evet, dedi.

- Nerede?

- İşte şu kulübemde...

Adamlar kulübeye daldı, fakat bir türlü Hasan Basri Hazretleri'ni
bulamadılar. Dışarı çıkınca tehdit edip:

- Ya şeyh, niçin yalan söylüyorsun? dediler.

- Ben yalan söylemedim, dedi. Siz göremedinizse, benim suçum ne?

Tekrar girdi, aradı, fakat bulamadılar. Onlar gidince, Hasan Basri
Hazretleri:

- Ey Habib! Biliyorum ki Rabb'im senin hürmetine beni onlara göstermedi.
Fakat yerimi niçin söyledin, hocalık hakkı yok mudur? dedi.

Hazreti Habib mahcub bir şekilde:

- Ey Üstadım! Sizi bulamamaları benim hürmetime değil, doğru
söylediğimizdendir. Çünkü bilirsiniz ki, Doğruların yardımcısı Allah'tır.
Eğer yalan söyleseydim, sizi de beni de götürürlerdi, dedi.

Tevil yapmaya, bir zalimin elinden bir mazlumu kurtarmak için, yalan
söylemeye ruhsatın olduğu yerler olsa bile, efdal olan, eğer Habib-i Acemi
Hazretleri gibi bir teslimiyetiniz varsa, doğruyu söylemektir.

 

ALINTIDIR

9/6/2007

İNSAN PPT

ALINTIDIR

 

         

7/6/2007

TAŞKAFA-BOŞKAFA-HOŞKAFA

 

Taşkafa - Boşkafa - Hoşkafa

Behlül Dânâ, bir mezarlıkta bulduğu üç kurukafayı zembiline koymuş ve pazara getirip "Satıyorum" diye bağırmaya başlamış.

"Satıyorum, alan var mı?"

Meraklılar başına toplanıp fiyatını sormuşlar:

"Birincisi parasız,
ikincisi ise sudan ucuzdur", demiş.
"Ama üçüncüsünü hiç sormayın... O, ağırlığınca paradır."

Sebebini merak etmişler. Birincisini gösterip:

" Bu gördüğünüz "Taşkafa"dır demiş, nasihata bile yanaşmazdı. O yüzden beş para etmez.

İkincisi de "Boşkafa"dır, nasîhat istemesine rağmen onları tutmazdı; üç-beş kuruş verenin elinde kalır.

Üçüncüsü ise "Hoşkafa"dır ki, buna "Kâmil kafa" da diyebiliriz. Hem ameli, hem de ihlâsı vardı; hedefi ise Allah rızâsıydı. O yüzden kurusu bile Altın değerindedir.

 

ALINTIDIR

7/6/2007

AĞLAYAN ÇOCUK

 

Ağlayan Çocuk

Hazret-i Ömer in Halifeliği (Devlet Başkanlığı) zamanıydı. Başkent Medine ye yabancı bir kervan geldi. Develerini yıkıp, konakladılar... Halife her zaman olduğu gibi, gece şehri dolaşmaya çıktı. Yolda, Eshâb dan (Sevgili Peygamberimizin arkadaşlarından) Hazret-i Abdurrahman a rastladı. Ona dedi ki: - Ey Avfın oğlu! Gel, seninle bu gece misafirimiz olan kervanı bekleyelim.Onlar rahat uyusunlar. Çünkü yorgundurlar.Canları ve malları herhangi bir zarara uğramasın!... Hazret-i Ömer bu teklifte bulununca, Hazret-i Abdurrahman da seve seve kabul etti. Birlikte kervanın etrafında göz-kulak olmaya başladılar.

O sırada yakındaki bir evden çocuk ağlaması işitildi.Çocuğun sesi kesilmediği için, Halife evin kapısına gitti. İçeride bulunanlara, Küçüğü susturmalarını rica etti. Sonra dönüp geldi. Gece boyunca, çocuğun sesi işitildikçe, birkaç kere daha evin kapısına gitti.Çocuğun ağlaması bir türlü dinmiyordu. Seher vakti olunca, Hazret-i Ömer son defa oraya gitti. Çocuğun annesine:

- Sen ne biçim anasın! Bütün gece evlâdını ağlattın. Belli ki, açtı! diye çıkıştı. Kadıncağız cevap verdi:

- Halimi anlamadan niçin beni azarlıyorsun? Hazret-i Ömer, kendini tanıtmadan sordu:

- Haline ne olmuş?

- Çocuğu sütten kesmiştim..

- Sütün yoksa başka şeyler yedirseydin.

- Evde onun yiyeceği birşey yok ki, biz çok fakiriz...

- Çocuğun kaç yaşında?

- Daha yaşını doldurmadı. İşte bu cevap üzerine Hazret-i Ömer öfkelendi.

- Peki niçin bu kadar küçük bir yavruyu sütten kestin? Kadıncağız içini çekti:

- Halifemiz Hazret-i Ömer e Cenâb ı Hak insaflar versin.Çocuklar sütten kesilmeyince, bizim gibi bir fakire nafaka vermez.Fakirlik maaşı bağlamaz. Onun için yavrumu erkenden sütten kestim.Bunun üzerine Halife ağlayarak mescide girdi. Gözyaşları yüzünden namazı zorla kıldırdı. Selâm verdikten sonra cemâate döndü. Gene ağlayarak:

- Sizin Ömer inize yazıklar olsun!.. Sizin Ömer inize yazıklar olsun!.. diyerek kendini suçladı.Sonra bütün Medine halkına, tellallar (haberciler) çıkarttı. Onlar da bildirdiler ki:

- Hangi Müslümanın oğlu veya kızı dünyaya gelirse, hemen Halifeye bildirsin.Beytülmal dan (hazineden) nafaka (maaş) verilecektir. Hiç kimse nafaka yüzünden evladını vaktinden önce sütten kesmesin!.. O günden sonra artık Medine de, açlık sebebiyle ağlayan çocuk sesi işitilmedi. Bu hadiseden epeyce zaman sonra Medine de kıtlık baş gösterdi. Hazret-i Ömer, hemen bir deve kestirdi ve Etini fakirkere dağıtın! diye emretti. Görevli, etlerin güzel bir parçasını da Hazret-i Ömer e ayırdı. Yemek zamanı olunca, iyice pişirip Halifenin önüne getirdi.Hazret-i Ömer hayretle sordu:

- Bu yemek neredendir?

- Efendim, kesilmesini emir buyurduğunuz deveden size düşen paydır... Hazret-i Peygamberin sevgilisi Koca Ömer in rengi değişti:

- Devenin iyi yerlerini kendisi yiyip, artanı fakirlere vermek çok kötü bir şeydir,dedi. Hemen bu yemeği kaldır ve çocuk sahibi, fakir bir aileye götür. Az sonra önüne gelen Kuru arpa ekmeği ile zeytinyağını Bismillahirrahmanirrahim diyerek afiyetle ve gönül rahatlığıyla yedi. İşte bu yüzden bütün âlimler fikir birliği etmişlerdir ki:

Hazret-i Ömerin adâleti, kendinden önce ve sonrakilerden daha büyüktür

 

ALINTIDIR

7/6/2007

KURAN ÖĞRETİNİZ

Kuran Öğretiniz

Bedir savaşı sonrası bir sabah Ömer, kılıcının bağında tuttuğu bir adamla Allah Resulü nün yanına geldi.Bir grup insan da onlar takip ediyordu. Ömer : “Ey Allah ın Elçisi, Medine ye yeni gelmiş olan bu tehlikeli adamı tutarak senin yanına getirdim. Söyle, buna ne yapayım? Bu adamın ismi Umeyr b.Vehb dir.”

Allah Resulü, adamın yanına yaklaştırılmasını söyledi. Adam yaklaşınca, Allah Resulü ne, “Hayırlı sabahlar” dedi. Allah Resulü:”Allah biz cahiliye döneminde kullanılan bu ifadeden daha güzel bir ifadeyi, ”Selamun aleyküm ü öğretmiştir.” Buyurdu ve Umeyr in gözlerine dikatlice baktı. Umeyr,Allah Resulü nün bu bakışını ruhunun ta derinliklerinde hissetti.

Allah Resulü, “Neden Medine ye geldin? Diye sordu.

Umeyr:” Vehb in oğlunun kurtulması için geldi.”

Allah Resulü:”Bu bir bahanedir. Eğer sen gelişinin nedenini söylemezsen, ben söyleyeceğim.”
Umeyr in rengi soldu ve bir suskunluğa büründü. Bütün ashab olup biteni seyrediyordu.

Allah Resulü: “ Geliş nedenini hala söylemedin, ben söyleyeyim mi? Sen ve Safvan i Kabe avlusunda Kureyş ölülerinden konuşuyordunuz. Hayıflanarak, bundan sonra yaşamanın bizim için bir değeri yoktur.. diyordunuz, geri kalanını artık sen söyle..”

Umeyr.” Ben ne söyleyeyim, sen her şeyi biliyorsun, sen söyle..”

Allah Resulü: “ Sen : Benim oğlumu esir edip, götürmüşler. Borç bataklığına batmasaydım ve öldüğümden sonra ailemin açlıktan öleceği korkusu olmasaydı, bugün Medine ye gider, kendimin ve sizin intikamınızı alır, Muhammedi in hayatına son verir, zehirli hançerimin ucunu onun böğrüne batırırdım. Eğer senin hatırında kalmışsa, Safvan ın benim hatırımda olan cevabıda şöyledir: -Borcunu ben öderim, ailenede kendi ailem gibi bakarım. Sen hemen o günü yola koyuldun ve hançerinin ucunu zehre bulaştırarak beni öldürmek üzere buraya geldin. Ancak sen, Allah ın, benimle senin arana bir perde çektiğinden habersizdin.”

Umeyr bu doğru ve açık ifadeler karşısında ister istemez Allah Resulü ne doğru gitti ve ayaklarına kapanarak titrek sesiyle:
“Artık yeter.. Sen her şeyi biliyorsun.. Sen Allah Resulü sün.. İlahi ilhamlar benim sırrımı ve içimdekileri sana bildirmiş ve okumuştur..” diyebildi.

Umeyr ağlamaya devam eder, “Kur an ı bana öğret.” Dedi ve başındaki sarığı çıkartarak başını Allah Resulü nün ayaklarına sürdü. Bu sırada başka şeylre de söylüyordu, ancak ne söylediği anlaşılmıyordu.. Allah Resulü kendine has sevecenliği ve şefkatiyle başını ona doğru eğdi. Eliyle, kulaklarının yanlarından sarkan saçlarını okşadı. Ashabtan birkaç kişi ileri çıkarak Umeyr i yerden kaldırmak istediler.

Allah Resulü onlara şöyle hitap etti:

“Bu din kardeşinize Kur an öğretiniz ve oğlunu da serbest bırakınız.”

 

ALINTIDIR

7/6/2007

KERAMET

 

 
Kategori: Dinihikayeler

 

Keramet

Birgün mürîdleri Şâh-ı Nakşibend Hazretleri nden kerâmet istemişlerdi. Buyurdular ki:
"- Bizim kerâmetimiz açıktır. İşte bakınız; omuzlarımızdaki bunca günah yüküne rağmen ayakta durabiliyor ve yeryüzünde yürüyebiliyoruz. Bundan daha büyük keramet mi olur?.."
Ardından tasavvufta mühim olan hususun kerâmet değil istikâmet olduğunu bir kez daha hatırlatarak şöyle buyurdular:
"- Bir kimse bir bahçeye girse ve orada her ağacın yaprak yaprak dile gelip: "Ey Allâh ın velîsi merhabâ!" diye seslendiğini duysa, zâhiren de bâtınen de bu sese aslâ iltifât etmemeli! Bilâkis kulluktaki gayret ve azmi daha da ziyâdeleşmelidir."
Bunun üzerine bazı müridleri:
"- Efendim, ne kadar üzerini örtseniz de sizden de zaman zaman kerâmet zâhir olmakta!.." dediler.
O büyük tevâzû âbidesi:
"- O müşâhede ettikleriniz, mürîdlerimin kerâmetleridir." buyurdu.
Çünkü o öyle bir mahfiyet (hâlini gizleme) içerisindeydi ki, hayatta iken söz ve kerâmetlerini yazmak isteyen mürîdi Hüsâmeddîn Hâce Yûsuf a müsâade etmemişti.

DÜSTUR:
İslâm büyükleri, Hak yolunda kendilerine dâimâ kerâmeti değil istikâmeti düstur edinerek nâil oldukları yüce makâmlara erişebilmişlerdir. Onlar, kerâmet sâyesinde havada uçan kuşun, suda yüzen balığın sahip olduklarından daha fazla bir değer kazanmadıklarını dile getirmişlerdir. Yine onlar, yegâne mârifetin, kuş ile balığın yaptığını taklide yönelmek değil, Hakk ın rızâsına râm olarak yüksek bir kulluk şuuru içinde istikâmet üzere yaşayabilmekte olduğunu, her vesîle ile ifâde etmişler ve bunu hâlleriyle de göstermişlerdir.

ALINTIDIR

 

7/6/2007

EBUL VEFA HAZLETLERİ

 

Ebul Vefa Hazretleri

İstanbul un alındığı, Bizans ın yıkıldığı yıllardır. Ama Akdeniz huzursuzdur hâlâ. Rodoslu çapulcular Bahr-ı Sefid in çıbanıdırlar. Evet bu adada güzel üzüm yetişir ve nefis zeytin olur. Ama ada sakinleri bağla bahçeyle uğraşmaz. Ticaretten ve sanattan da uzaktırlar. İyi bildikleri tek iş vardır: Yol kesmek!
O yıllarda Rodoslu haydutlar ticaret gemilerini yağmalar, sahil köylerini basarlar. Zahmetsiz kazandıklarını saza, şaraba yatırırlar. Liman kenarındaki batakhaneler eşkıya kaynar. Bu işrethanelere abone olabilmenin tek yolu vardır: Daha fazla soygun yapmak, daha fazla can yakmak.

İşte günün birinde, içinde Ebûl Vefa hazretlerininde bulunduğu hac kafilesi şakilerin saldırısına uğrar. Mübâreğin kaybedecek bir şeyi yoktur. Hepi topu üç beş ölçek hurma, birkaç testi zemzem. Ama korsanlar insan sarrafıdırlar. Müminlerin ona gösterdiği hürmeti gözden kaçırmazlar. Böylesi asil biri para etse gerekdir. Öyle ya, Osmanlı âliminin uğruna neler vermez ki?

ZİNDANI AYDINLATAN NUR

Mübârek kendisini hapise tıkan zalimlere kızmaz. Bunda da bir hayır olmalı der, büker boynunu. Hatta acıma duygusu ağır basar. Ah! der, Ah bir hakikatleri görebilseler! .
İnsan haydut da olsa insandır. Nitekim zindancı bu büyük velinin yüzündeki şefkati yakalar, veya o şefkate yakalanır. Cezayı göze alır, zincirlerini çözer, onu aydınlık bir koğuşa taşır. Uzun kış geceleri ocak başında sohbet ederler.
Mübarek kısa sürede Rumca öğrenir, muhafızlarla dost olur. Hastalarını tedavi eder, dertlerini dinler. Bir muhabbet köprüsüdür kurar gönüllere. Şövalyeler bu iltiması görmezden gelirler, zira bu rehineden yüklüce bir fidye beklerler.
Kahramanoğlu İbrahim Bey, bir Ebûl Vefa sevdalısıdır. Mübareğin Rodoslular ın elinde olduğunu öğrenince beyninden vurulmuşa döner. İstenen meblâğı tez günde denkleştirir, koşar adaya.

RUMLARLA KOMŞULUĞU SEÇEN VELİ

Ebûl Vefa Hazretlerinin ayrıldığı gün zindancı bir hoş olur. Bu küflü dehlize böylesi bir bilge gelmemişdir. Ve bundan böyle zor gelir. Hapiste geçirdiği günler Ebûl Vefa Hazretleri ne çok tesir eder. İstanbul da Rumların kesif olduğu bir semte (Vefa ya) dergahını kurar ve bu insanlara kapılarını açar. Bıkıp usanmadan hakkı tebliğ eder. Gülene de anlatır, sövene de. Kimi dergâha râm olur, kimi aleyhinde konuşur. Mübarek güler yüzlü ve nüktedandır. En çetrefil meseleleri basite indirger ve maharetle nakşeder zihinlere.
Ebûl Vefa nın Fatih e karşı hususi bir sevgisi vardır. Onu bir kere bile görmez ama geceler boyu dua eder. Genç Sultan ı güçlü tasarrufu ile kuşatır ve ona manevi zırh olur. Fatih bu himmeti iliklerine kadar hisseder. Rüyalarını nur yüzlü veli süsler. Günün birinde dayanamaz, dergahın kapısını tıkırdatır. Ancak Ebûl Vefa Hazretleri Hayır! der, Görüşmesek daha iyi.

Koca sultan yüzgeri giderken mübârek hıçkırmaktadır. Bir hüzündür çöker mekâna. Talebeleri muammayı çözemezler. Sıradan Rumlar ın bile kıymet verilip, buyur edildiği bir tekkenin kapısı cihan padişahına neden açılmaz? Nitekim içlerinden biri dayanamaz. Bağışlayın ama efendim der, Hem hünkârı üzdünüz, hem kendiniz üzüldünüz. Bunun bir hikmeti olsa gerek?
Mübârek Doğru söylüyorsun. der, Ama aramızdaki muhabbet vazifelerimizi unutturacak kadar fazla. Eğer o, sohbetin tadını alırsa sarayda duramaz, sultanlık çelik çomak oyunu gibi basit gelir gözüne. Korkarım tacı tahtı bırakır, dervişliğe kalkışır. (Hatırlayacaksınız Fatih in dervişliğe olan meylini ilk keşfeden ve yüz vermeyen Akşemseddin dir.)

ASIRLAR SONRA

Ebûl Vefa Hazretleri bulunduğu semtte çok sevilir. Mahalle halkı mübareğin naaşına sahip çıkar, dahası güzel bir camiyle adını yaşatırlar. İşte bu gün bile Unkapanı, Fatih, Süleymaniye arasında kalan muhit onun adıyla tanınır. Esnaf ona Fatiha okumadan dükkan açmaz, çocuklar okul yolunda bir lahza durur, mırıl mırıl dua okurlar.

ALINTIDIR



« Önceki::

Blogcu ile yapıldı