ÇANAKKALE (YENİ MECMUANIN FEVKELADE SAYISINDAN ALINTILAR ) 8
HASAN MEVSUF TABYASI
Dardanos denilen yer, tam Boğazın medhaline karşıdır. Burada çelik kalkanlı kocaman toplar, toprak siperler arkasından Boğazı gözetler. Anadolu yakasında, Kumkale’den sonra en ehemmiyetli tabya burasıdır.
Daha düşman zırhlıları Boğaz’ın dışarısında dolaşırken bu tabyayı insan büyüklüğünde korkunç gülleleriyle ara sıra döverler, karşısındakini gözüne kestirebilmek için el yordamıyla okşayan dev gibi ateşli birer pehlivana benzerlerdi.
Dardanos’un yukarısında, kendisini daha uzun, daha büyük toplarla “Korkma, arkada ben varım!” diye koruyan Hamidiye Tabyası vardı. Karşıdaki Rumeli Mecidiyesi de vak’arlı bir heybetle aynı sözü fısıldardı. Onun için Dardanos boyunun küçüklüğüne bakmadan evvela Allahına, sonra da arkasındaki yüce ağabeylerine güvenirdi.
Düşmanın çelik toplu zırhlıları Boğazdan geçmeye savaşacak olurlarsa, ilkin Dardanos’u ezmeye çalışacaklardı. Zaten onun işini çabuk bitireceklerini zannediyorlardı. Bunu Dardanos da biliyor, ona göre hazırlanıyordu. Küçüklüğüne göre yüreğindeki cevher pek büyüktü.
Bin üç yüz otuz bir Martının beşinci günüydü. Düşmanın deniz üzerindeki çelik kaleleri, sağlarından, sollarından, önlerinden ateşler saçarak Boğaz’ın karşısında sıralandılar. Onların bilmem kaç saatlik yollara kadar uçup giden koca gülleleri tabyalarımızın üzerine bir demir yağmuru gibi düşüyordu. Şimdi bu ateş tufanı içinde Türk bataryalarını zebun bıraktıklarını zannederek onların da şeytan gibi yavrularıyla Boğazdan içeri girdiler. Karanlık Liman’dan karşılarına birer namus kalkanı gibi dikilen tabyalara meydan okumaya başladılar.
Bizimkiler vuracağı yumruğu düşmanın seçmez yerine indirmek istiyorcasına henüz kımıldanmıyordu. Sanki bu ardı arası kesilmeyen çelik sağanağı altında artık sersemleşmiş, kıpırdanacak hali kalmamıştı.
Korkunç zırhlılar buna aldanırlar mı? Bilmiyorum. Biraz daha ilerleyerek daha yakından karayı kasıp kavurmak, hatta bir hayat izi bile bırakmamak, sonra kollarını sallaya sallaya Boğaz’dan geçmek istiyorlardı. Fakat böyle yakınlaşmakla artık tesirli ateşimizin altına girmiştiler. Şimdi onlara oynadıkları oyunun kolay bir şaka ile bitemeyeceğini anlatmak sırası gelmişti.
O vakit birdenbire, Dardanos’dan Hamidiye’den, Rumeli Mecidiyesi’nden, Dardanos’un arkadaşı Baykuş Tabyasından biraz daha içerilerdeki gizli bataryalardan bir gümbürtüdür koptu. En dehşetli gök gürültülerine bile rahmet okutan bu demir fırtınası içinde tabyalarımızda kısa, metanetli seslerle verilen kumandalardan, yüreklerin derinliklerinden yanık bir dua sıcaklığıyla çıkarak göklere doğru yükselen tekbirlerden başka bir şey duyulmuyordu.
O küçücük Dardanos, karşısındaki bir sürü dünya cehennemlerine vak’arlı bir arslan kahramanlığıyla saldırıyor, onbeşlik güllelerini, mutlaka isabet ettirmek kasdıyla hesaplayarak savuruyordu.
Dardanos’un tam karşısına düşen Bouvet zırhlısının yanına yattığı, yavaş yavaş Karanlık Liman’ın kaynayan dalgaları arasına gömülmeye başladığı görülmez mi? Ta Erenköy sırtlarından başlayarak Boğaz kıyılarındaki küçücük bataryalara kadar sirayetle şen bir alkış tufanıdır koptu. Fakat aynı zamanda Türkün arslan yürekliliği, âlicenablığı kendini gösterdi. Bouvet batarken bataryaların ateşi birden kesildi. Bir kıyıdaki Mehmetçiklerin Bouvet’den şıpır şıpır denize dökülen düşman askerlerini kurtarmak için suya atıldıkları görüldü. Bu halin büyüklüğü karşısında düşman da şaşaladı; birkaç dakika ateşini kesti. Bouvet’nin battığı yere koşuşan torpidolar, deniz üzerinde çırpınan askerlerini kurtarmaya çalışırken bizimkiler yine ses çıkarmadılar. Elinden silahı düşmüş mağlublara saldırmak Türkün ezeli kahramanlığına yakışmazdı.
Bu durgunluk çok sürmedi. İleriye atılan Ocean, İrrezistibıl, Bouvet’nin öcünü almak, mutlaka kendilerine yol açmak için daha fazla bir şiddetle gülle dolusunu yağdırmayabaşladılar. Tabii karşılığını almakta da gecikmediler.
Dardanos bataryasının genç kumandanı Hasan Bey, arkadaşı Mevsuf Beyle beraber bir saniye bile durmadan, oturmadan, toptan topa seğirtiyor, kendilerini toplarının başından, gözlerini düşman zırhlılarından ayıramıyorlardı. Toprak siperler üzerine düşen gülleler, toplarımıza bir zarar yapmıyordu.
Akşam yaklaştığı halde düşman hâlâ yerinde sayıyor, bir adım daha ilerlemeye cesaret edemiyordu. Bizim tam isabetli güllelerimiz, en öndeki bu iki zırhlıyı,belki geriye bile dönemeyecek derecede zedelemiş, en arkadan kızgın yanardağlar gibi ateşler kusan Quinn Elizabeth yılmazını sersemletmişti. Yanındaki Goluva dumanlar, alevler içinde kalarak sendeleye sendeleye gerilemişti. Artık zırhlılar akşamın alacakaranlığı içinde geldikleri gibi çekilip gidiyorlardı. Bu kahkarî geri dönüş Ocean ile İrrezistibıl’ın ne oldukları anlaşılamamış, savaş kızgınlığı içinde Boğaz’ın mavi suları arasına gömüldükleri bile görülememişti. O kadar umulmayan, beklenmeyen bir şeydi ki bu muvaffakiyetin sarhoşluğu altında gözler göremez, zihinler düşünemez olmuştu.
Niçin o korkunç seyyar kaleler Karanlık Liman içinde mıhlanmış kalmış, niçin bu toprak siperler arasında, yaptıkları işi benimsemeyen niçin o kadar cehennemler kustuktan sonra pısırık horozlar gibi kös kös geri gitmişti?
Tabyalarımız yine yerlerinde, toplarımız yine kundakları üzerinde duruyor. Ortadan biraz toprak sarsıntısından, beş on şehitten, yaralıdan başka bir zarar görülmüyordu.
Akşamın narin sisleri yavaş yavaş inerek her tarafı sükunetin siyah örtüsü içine sararken Dardanos Tabyası muzafferiyet duyguları arasında iki şerefli kumandanının matemini tutuyordu. Zırhlıların biri kaçarken korkak bir muşta gibi Dardanos’a son bir gülle savurmuştu. Bu kör tane, melun bir tesadüfe Dardanos’un sargı yerine düşmüş, orada bataryasının yaralılarını şefkatli, ihtimamlı bakışlarla, sözlerle teselli eden batarya kumandanı Hasan, arkadaşı Mevsuf Beyleri koca bir toprak yığını altına almış, ikisini de şehid eylemişti.
Biri Anadolu’nun, bu anayurdun tatlı güneşler altında gülen Aydın taraflarının, öteki Trablusgarb’ın, bu daha dün anavatana hasret giden türlü ülkenin yavruları idi. Onlar bir yürekle, bir imanla, birlikte çalışmış, en sonunda birlikte ölmüşlerdi. Haşa, ölmemişler, belki kahramanlıklarına gerçekten layık olan ebedî bir hayat kazanmışlar, pek eski zamanların pek meşhur o eski şöhreti tamamıyla silen, tamamıyla unutturan yeni bir isim bırakmışlardı: Hasan Mevsuf Tabyası.
KAZIM NÂMÎ
HARB-İ UMUMİDEN SONRA ÇANAKKALE MESELESİ
Tarih-i siyasiyi az çok takip edenler pekala bilirler ki iki ikibuçuk asırdan beri Çanakkale meselesi siyasiyat aleminde demirbaş eşya hükmünde kalıyor. İkide birde devletler birbiriyle kapışıyor, dünyayı kan ve ateş kaplıyor; milletler, kavimler kaynaşıyor; her memlekette dahilî ve haricî buhranlar birbirini takib ediyor; yeryüzünde kıyametler kopuyor; her buharın akabinde kongreler, konferanslar, dahilî ve haricî buhranları tevlid eden meseleler iyi kötü hal ve tesviye olunarak niza ve ihtilaf sebebleri ortadan kalkıyor; yeni sebebler, yeni meseleler peyda oluncaya kadar dünya rahat ediyor. Halbuki Çanakkale meselesi öyle değil. İki iki buçuk asır müddet bütün Avrupa devletleri bu mesele ile uğraşmışlar, kan selleri akıtmışlar, yeşil çuhalı masalar etrafında toplanıp siyaset fenninin bütün inceliklerini ortaya koymuşlar, muahedeler teati eylemişlerdir. Lakin Çanakkale meselesi hiçbir vakit, bir an için olsun ortadan kalkmamıştır. İkide birde vuku bulan buhranlar neticesinde akd olunan muahedeler, meselenin şekil ve rengini değiştirmekten başka bir şey yapmamıştır. Sebeb-i niza her sulh muahedesini müteâkib vehametini bir kat daha arttırmış, alakadar devletlerin kah biri kah diğeri sulh konferansı salonundan bir cebinde sulh ahidnâmesi, diğerinde intikam planları olduğu halde ayrılmıştır!..
Bu halin hikmetini anlamak için uzun uzun zihin yormaya lüzum yoktur. Mesele pek basittir. Çanakkale mesele-i müebbedesini tevlid eden âmiller ârızî değildir. Bu emsalsiz boğazın vaziyet-i coğrafiyesinden, mahiyet-i hususiyesinden neş’et etmiştir. Halbuki birbirini velî ve takib eden kongreler, konferanslar bu vaziyet ve mahiyeti zerre kadar değiştirmediler. Galib olan tarafın hırsını teskin ve mağlub olanın gayz ve garazını teşdid etmekten başka neticeler vermemiştir... Bu meseleye ait ahidnâmelerin münderecatı değiştirebilir, renkten renge girebilir. Fakat dünyada hiçbir kuvvet Çanakkale Boğazı’ndan şark ve garbın nokta-i telâkîsi, Avrupa ve Asya gibi iki zıt alemin kapısı olmak hâssasını nez’ edemez. Dünyada hiçbir devlet bu kapının anahtarını rakibinin, düşmanın elinde veyahut nüfuzutahtında gördükçe asla rahat uyuyamaz.
Bu mütalaattan sonra mukadder bir sual pek tabiî bir sûrette hatıra gelir. Acaba harb-i umûmîden sonra da öyle mi olacak? Sulh-i umûmî bu meseleyi kat’i ve ebedî bir sûrette ortadan kaldırmayacak mı? İleride bu mesele yeni bir şekil ve kalıpta ortaya çıkamaz mı? Gözümüz önünde bulunan iki buçuk asırlık bir tarih bizi âti için bedbin olmaya sevk etmez mi?
Şurası muhakkaktır ki 5 Mart muzafferiyeti ve onu takib eden diğer parlak muzafferiyetler İtilafın planlarını altüst etmeseydi –Harb-i umûmî ne sûretle neticelenirse neticelensin- dünya asla rahat yüzü görmeyecekti. İhtimal ki İngiltere ilcâ-yı hal ile, şimdi ezelî düşmanı olan Rusya’nın Boğazda yerleşmesine ses çıkarmayacaktı. Fakat Boğazın yanıbaşındaki adalarda, Cebelültarık Boğazında pusu kuracak moskof kuvvetinin Akdeniz’e akın yapmasına bütün kuvvetiyle mani olmaya çalışacak ve bu sûretle Çanakkale mesele-i müebbedesi emsali nâmesbuk bir derecede had ve vahim bir safhaya girmiş olacaktı. Tarih tekerrürden ibaret değil mi? 1806 tarihinde dahi İngiltere, hain Albiyon, moskofların müttefiki olarak meydan-ı harbe atılmış, İngiliz donanması ilan-ı harb etmeden Çanakkale Boğazını geçmiş, İstanbul’un önüne kadar gelmiş, Rus âmâline hadim gibi görünmüş, fakat ondan sonra bir asır müddet Rusya’yı Karadeniz’de habs etmek, Avrupa ile Asya arasındaki kapının anahtarını Türkiye gibi Rusya’ya karşı kuvvetli, kendisine karşı zayıf bir muhalifin elinde bulundurmak için var kuvvetini sarf etmiş ve mükerreren rusya’nın semere-i zaferini elinden gasb eylemiştir. Çarlığın sukûtundan sonra hemen İstanbul’dan sarf-ı nazar etmiş olan Rus milleti dahi bu tehlikeyi tamamıyla görmüştür. Bir aralık Rusya’nın mukadderatını idare etmiş olan Kerenski’nin efkâr ve âmâline tercüman olan Dyen gazetesi ihtiras gözlerini asla içinden ayırmak istemeyen Milikof ve hempalarını tenkid için neşr ettiği bir makalede şu yolda lisan kullanmıştır: “Liberallerimiz İngiltere’nin İstanbul hakkındaki vaadine körü körüne inanıyorlar. Unutuyorlar ki İngiltere, İstanbul’u Rusya’ya verse bile kendi donanması için bir takım teminat almaktan geri durmayacaktır. İngiltere, donanması için, Boğazlar mürûr ve uburunu serbest tutmak isteyecek ve daima Karadeniz sevâhilini donanmasının topları altında bulunduracaktır. Unutmamalı ki Çanakkale Boğazı’nın arkasında Akdeniz var ve orada Cebelültarık Boğazı ve Süveyş Kanalı vardır ki ikisi de denizlerin hakim-i mutlakı olan İngiltere’nin elinde bulunuyor.” Binaenaleyh İstanbul’un Rusya’nın eline geçmesiyle Çanakkale meselesinin hal ve tesviye olunacağına itikad etmek sadedillikten başka bir şey olmaz.
Bu itibarla bugün olmasa bile yarın, hırs ve garazdan azade olacak olan tarih şunu kabul ve teslim etmeye mecbur olacaktır ki Beş Mart muzafferiyeti Türkiye’nin hayatını kurtarmakla kalmayıp, cihan sulhüne dahi fevkalade bir hizmet ifa etmiş ve bilhassa hasm-ı canları olan İngiltere ile Rusya’yı ilelebed birbiriyle çarpışıp boğazlaşmak gailesinden kurtarmıştır.
Ancak burası cay-i sualdir. Beş Mart muhârebesinde başlayan zafer silsilesi Harb-i umûmîden evvelki hali yerine getirmekten başka bir netice verdi mi? Bouvet, İrrezistibıl, Oşin zırhlılarını binlerce Fransız ve İngiliz askerinin kanını bel’ eden Boğazın suları Çanakkale mesele-i müebbedesini dahi mahv ve nâpedid edebildi mi?
Bu suallerin cevaplarını bittabi yine mazide aramak lazım gelir. Bu meseleyi iki buçuk seneden beri süründüren esbâb ve avâmili göz önüne alırsak, âtîyi keşf etmek pek kolay olur.
Tarih bize gösteriyor ki Çanakkale meselesinin açılıp kapanması hususunda vuku bulan münakaşalarda en büyük rolleri Türkiye değil, Karadeniz sevâhilini Çanakkale Boğazının himayesi altında görmekle beraber Akdeniz’e doğru serbestçe açılmak isteyen Rusya ile buna makûs emeller perverde eden Rus emperyalizmine mani olmak isteyen İngiltere ve diğer düvel-i muazzama tarafından oynanıyordu. Yoksa Türkiye için İngiliz, Rus, Fransız ve sair harb gemilerini lazım gelen kuyud-i ihtiraziye ve tedabir-i ihtiyatiye ile Boğazdan geçirtmek Türkiye için pek zor bir iş değildi. Bu nokta-i nazardan Çanakkale meselesi esas itibarıyla bir Türk meselesi olmayıp, bir taraftan şark yani Rusya ve diğer taraftan İngiltere, Fransa, Avusturya ve saire yani garb alemlerinin birbiriyle çarpışması meselesinden başka bir şey değildi.
Diğer bir nokta-i nazara göre ise Çanakkale meselesi bir Türk meselesidir. Hasta adamın tasfiye-i muamelatı daima karîbülvuku addolunduğu için düvel-i muazzama Çanakkale meselesine pek büyük bir ehemmiyet atf ederlerdi. Çünkü bu mesele Hasta adam mirasının mukasemesi hususunda pek mühim bir rol oynayacaktı. Halbuki harb-i hazır her iki nokta-i nazarı da hükümden düşürmüştür.
Şark ile garb alemlerinin çarpışmasına sebebiyet veren moskof tehlikesi İngiltere ile diğer düvel-i muazzamayı daima tetik davranmaya mevbur eden moskof istilacûluğu ortadan kalkmış, koca Türkiye imparatorluğuna göz dikmiş olan şimal ayısının pençesi Rus izmihlal-i dahilîsiyle hükümsüz kalmıştır. Bundan sonra Rusya’nın ahval-i dahiliyesi her ne şekil iktisab ederse etsin, siyasî nokta-i nazardan asla eski kuvve-i ittisâiyesini iktisab edemeyecektir. Rusya irfanen, iktisaden çabuk yükselebilir, en müterakki milletler sırasına geçebilir, Fakat Deli Petro’nun mecnunane siyaset-i istilacuyanesi hiçbir vakit yerine gelemez. Çünkü anasır-ı muhtelifeden mürekkeb bir devlet karşı ittisa şöyle dursun, hayat-ı dahiliyesini bile ancak büyük müşkülat ile idâme edebilir. Şimdiye kadar Çarlık milletten her nevi iradeyi selb ettiği için istilâculuk yapabilmiştir. Fakat çarlığın sukûtundan sonra Rus eyalatının cemâhir-i müttefika halinde toplanabileceğini farz etseler bile anasırın muhtelif olması dolayısıyla bir kuvve-i ittisaiyesi olamaz. Binaenaleyh ne Rus cemâhir-i müttefikası Akdeniz’e doğru açılmaya lüzum görecek, ne de düvel-i muazzama moskof tehlikesine karşı tetik davranmak mecburiyetinde bulunacaktır. Binaenaleyh Çanakkale meselesi bu nokta-i nazardan bertaraf olduktan sonra Rusya için meselenin iktisadi ciheti kalır ki âtide cihan siyasetini bîhuzur edebilecek bar mahiyeti haiz değildir ve olamaz.
Hiç şübhe yoktur ki Çanakkale Boğazı Rusya’nınticaret-i hariciyesi için hayatî bir ehemmiyeti haizdir. Rus ihracatının en mühim kısmını teşkil eden hububat ve sair mahsulat-ı arziye uzun münakalât-ı berriye mesarifine mütehammil değildir. Bundan dolayıdır ki son senelerde bütün Rus ihracatının yüzde 27 si Karadeniz yani Boğazlar tarikiyle icra olunmuştur. Fakat bu ihracatın hüsn-i cereyanını temin için İstanbul’un Rusya’nın eline geçmesine lüzum yoktur. Böyle olmuş olsaydı Sund Boğazı ile kanalın walmanya’ya verilmesi iktiza ederdi. Mavera-yı bahre giden Alman gemileri duver toplarının önünden geçmeye mecburdur. Almanya’nın bu ahvalden dolayı günün birinde arazi-yi mezkureyi işgale çalışacağı asla varid-i hatır olmamıştır. Rusya’nın kısm-ı şimalisi dahi Petersburg ile memâlik-i garbiye Bahr-i Muhit-i Atlasî ve kendi Karadeniz sevâhili arasında en mühim nokta-i iltisak Sund tarikinden ibarettir. Bunun için şimdiye kadar Rusya Sund hakkında bir gûna iddiada bulundu mu? Şunu da unutmamalıdır ki Çanakkale Boğazı tarikiyle vuku bulan münakalatta yalnız Rusya değil, diğer Avrupa devletleri dahi pek ziyade alakadar bulunuyor. Aşağıdaki istatistikten anlaşılacağı vechile 1911 senesinde Boğazın münakalatında Rusya dördüncü derecede geliyor.
İngiltere 4831 vapur 8647189
Yunanistan 2908 vapur 3205842
Avusturya-Macaristan 1124 vapur 2194545
Rusya 1371 vapur 1286755
İtalya 698 vapur 990385
Türkiye 8158 vapur 864578
Almanya 442 vapur 770568
Fransa 491 vapur 678208
Romanya 406 vapur 399423
Hollanda 122 vapur 321025
Belçika 234 vapur 320766
Bulgaristan 181 vapur 91930
Filvaki İngiliz veya Avusturya bayrağı altındaolarak geçen vapurların büyük bir kısmı Rus münakalatına mahsus olup hatta İngiliz vapurlarının bir çoğu boş olarak Rusya’nın Karadeniz sevâhiline gidip oradan dolu avdet ediyor. Bu itibarla Çanakkale’nin serbesti-i seyr ü seferinde diğer memleketlerden biraz fazla bir derecede alakadar bulunduğu şübhesizdir. Lakin, bu alaka-i iktisadiye hiçbir vakit İstanbul’un işgaline sevk edemez.
Son zamanlarda Rus ricali bile bu hakikati kabul ve teslim etmekten hâlî kalmamışlardır. Kurupatkin her fırsat buldukça Çanakkale’nin zabtı Rusya için bir sebeb-i za’f olacağını ve Boğaz’ın muhafazasını fevkalade teslihata ve belki de kanlı muhârebelere girişmeyi icab ettireceğini tekrar etmiştir. Rus meşh rical-i siyasiyyunundan Sohanof dahi Çanakkale’da serbesti-i seyr ü sefer Boğaz’ın zabt ve işgaline mütevakkıf olmadığını ve Sund, Belt, Cebelüttarık, Süveyş ve Panama kanalının dahi mülkiyet-i arziyeden büsbütün haric meseleler teşkil ettiğini ve sulh zamanında bu turuk-i bahriyenin hiçbirinde serbesti-i seyr ü sefere halel gelmediğini irae ve isbat etmeye çalışıyor.
Şurası kabil-i inkar değildir ki Rus emperyalizmi yıkılmadan evvel bu alaka-i iktisadiye pek ziyade mevzu-i bahis oluyordu. Lakin alaka-i iktisadiye iddiaları gayeye vusul için bir vasıtadan ibaretti. Asıl gaye ise âmâl-i istilacûyaneden başka bir şey değildi...
Çanakkale meselesinin sûret-i kat’iyede hal ve tesviyesine yardım edecek âmillerden biri de şübhesiz ki 5 Mart muzafferiyetidir. Türkiye’nin ancak muvazene-i düveliye sayesinde yaşadığı ve bu sun’i hayatın ufak bir arıza ile mahvolacağı kanaatini perverde eden düvel-i muazzama Çanakkale meselesine temas ederken doğrudan doğruya Türkiye’nin er geç gelecek olan tasfiye muamelatını derpiş ederler. Onların nazarında Çanakkale meselesi ancak bir vasıta, bir vesile hükmünde kalıyordu. Şimdiye kadar Türkiye’nin filvaki bu mühim Boğazın muhafazası vazifesini ediyordu. Lakin bu vazifeyi bilasâle değil, muvazene-i düveliyeyi temin için Türkiye’yi yaşatan Avrupa’ya vekaleten ve daha doğrusu kendi kuvvetine değil, Avrupa manzume-i düveliyesine istinaden ifa ediyordu. Halbuki şimdi Türkiye 5 Mart muzafferiyetiyle bu vazifeyi bilasâle ve yalnız kendi kuvvetine dayanmak sûretiyle ifaya muktedir olduğunu parlak bir sûrette ifa etmiştir. Bundan sonra Türkiye Çanakkale muhafızlığını şunun bunun tezvir ve telakkiyatına tabi olmayıp sırf kendi hukûk ve menafiini gözetmek ve beynelmilel hukûk ve muahedata riayet etmek sûretiyle ifa edecek ve artık kimsenin bu işe karışmaya ne hakkı ne de arzusu olacaktır. Çanakkale bir Avrupa meselesi iken calib-i endişe bir mahiyeti haiz olabilirdi. Fakat Türk meselesi olduktan sonra Sund, Cebelüttarık ve Süveyş meselelerinden asla farklı olmayacaktır.
TEKİN ALP
ALINTIDIR
ALINTIDIR